AlsahBlog

AlsahBlog'da Ara

• 17/5/2009 - ÜSTÜME GELME İKİNDİ SERİNLİĞİ

Kategori: Siir

ÜSTÜME GELME İKİNDİ SERİNLİĞİ

 

üstüme gelme ikindi serinliği

eflatun gülüşün bende yok

karşı pencere gurbet

uzağımda avucum avucumda güvercin

masal sanmış gözlerini

uyusam uçacak

sizi de anlıyorum kızlar

yok sayarnam çapkın akşamları

sizin mi savrulan maviler

mevzi dışında nihayet

çoğalıp dağıldı yalnızlıklar

umudum tedirgin

kayboldu bildiğim kent

 

sana güzellik güneş kadar yakın

unutma ne olur unutursan utancım büyür

benim adımdı ışıkları yakan

karanlığa sığınan

günahlardı gün yanığı esmer

susunca isyanı inkara döner

 

deprem sonrası ağıtlar kapıları zorlar

adına göçmen demişler

döne döne ürkmesi acılardan

gözleri seğirir illa yavru

intihar erken değil mi

ayakları bir karış havada

ağzı karanlık çarmıh artığı mezar

sorsan da söylemezler yıkılır köprüler yeniden

sen miydin çoban yıldızı mıydı

ne yaptığım bile sorulmadı

filmin koptuğu yerde deniz vardı

yüreğim ağzımda üşümüş bunca akşamcı

sırtı bilenmiş bıçaklara dönük

kalbimi kalbine adadım

ayna tuttular korkuma birlikte güldük

unutur gibi oldum gözlerini

sahi yarım yamalak ellerin vardı

bir çığlığın içinden çıkmıştık

bacakların bacaklarıma değince

renkler alı al moru mor

utancı orda kalsa da kendi pişman

 

rengi gizemli bulutların

göçüp gitsen ne olacak

bu rüzgarlar estikçe

yaprakların mevsiminden önce

oturup düşününce neden kuruyordu

aşk ustaları tanrıyla pazarlıkta

serçe kadar yüreği

karardıkça kanadı yolunmuş

şehvet basıyor sokakları

kadınların sarhoşu da çekilmez

ilk kez sokağa çıkmış çocuk sayılır

uğultusu yeğin gecede genç

elleri memesinde kadının

fahişe demeye dilim varmıyor

düşlerime gülüyor üçü birden

ay çekilip gidiyor bıçağı belinde

birden mektuplar geliyor aklıma

çiçekli ezgili mektuplar

dağılıyor ayrılıklar

bu çocuk o, gülüşü süt liman

 

uzaklarda bir şarkı

dölyatağında gecenin

kime söylenir bilemem

ağıtlar bende nedense

yarım kalan tebessüm

 

öpememiş sevdiğini bile

kuşkulara yenik düşmüş

ay doğsa da olur doğmasa da

bilinmez bir zamandayım

sarışın bir ırmak gözlerin

ellerinin sıcaklığı yabancı değil

korkun çoğalmış yine

boğar aşkı bir kaşık suda

 

koparılmışsa dalında bir gül

aşk ihanete uğramıştır

 

aşk geldi eğildik

güvercin kondu dalımıza

kuşaktan kuşağa

acılara türkülendik

 

biri gelir biri gider

ölüm mü ihanet mi seçemedik

sevgi yüreğimize kazındı bir kez

koklanmış gülkurusuna döndük

uzak yakın farketmez

bize en yakın tanık sensin tarih

haksızlığa az mı direndik

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 28-31)

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 16/11/2008 - Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!

Kategori: Yorum
Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!
Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Özdemir Asaf’ın en meşhur şiiridir Lavinia. “Sana gitme demeyeceğim. / Ama gitme Lavinia. / Adını gizleyeceğim. / Sen de bilme, Lavinia” diye biter. Yazıldığı yıllarda da çok sevilmişti, aradan bu kadar zaman geçti hâlâ bilinir, okunur. Peki ama bu “adı gizlenen” ve Özdemir Asaf’ın deli gibi aşık olduğu Lavinia kimdir? Prof. Dr. Haluk Oral’ın geçtiğimiz günlerde İş Bankası Yayınlarından çıkan “Şiir Hikayeleri” kitabından öğreniyoruz ki güzelliği ve cana yakınlığıyla herkesin başını döndüren, herkesin aşık olduğu Mevhibe Beyat’mış. Yani Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Sana gitme demeyeceğim./ Üşüyorsun ceketimi al./
Günün en güzel saatleri bunlar./ Yanımda kal./
Sana gitme demeyeceğim./ Gene de sen bilirsin./
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim./ İncinirsin./
Sana gitme demeyeceğim./ Ama gitme Lavinia./
Adını gizleyeceğim./ Sen de bilme, Lavinia.


Ne güzel bir şiirdir Lavinia! Hiç şiir sevmem diyenlerin bile bayıldığı, bir şeyler bulabildiği bir şiir.
Lavinia’yı yıllar evvel okuduğum vakit, bunun olmayan bir sevgili için yazıldığını düşünmüştüm. Hayali bir sevgili için hayali bir şiir.
Meğer öyle değilmiş. Gerçek bir kadınmış. Üstelik herkesin aşık olmaktan kendini alamadığı çok da güzel bir kadınmış.
Son kitabı “Şiir Hikayeleri”nde şiirlerin izini bir dedektif gibi sürmüş olan Prof. Dr. Haluk Oral “Lavinia” yı bakın nasıl bulmuş:
“Lavinia’dan bahseden yazılarda cümleler yarım bırakılmış gibidir, gizli bir şeyler kalmıştır çoğunda: ya aşığının ismi yoktur ya da kendisinin. Mücap Ofluoğlu ondan bahsederken “Mevhibe, güzelliğiyle çevresini etkilemiş, sevgilileriyle, şiirlere yansıyan çekiciliğiyle ünlü bir şairimizin ‘Lavinia’sı olmuştu” der ama şairin yani Özdemir Asaf’ın adını vermez. İlhan Selçuk da bir yazısında Lavinia’nın iki aşığının ismini verirken, üçüncüyü yere bakan biri olarak tarif eder ve adını bizden gizler. En yakın arkadaşlarından Melda Kaptana da farklı değildir. O da Lavinia’yı anlatırken bir ismi saklayacaktır: “Bir 14 Şubat Sevgililer Günü’nde önemli bir köşe yazarının Lavinia başlıklı yazısında kahkahası bile ölümsüzleşti” der.
Bütün bunlar bir araya getirilince Lavinia’nin kim olduğu ortaya çıkar.
Kimdir peki “Lavinia” yani Mevhibe Beyat?
2 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğmuştur. Babası eski bir vali. Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra resim öğretmenliği ve stilistlik yapar. Güzelliği dillere destandır. Uzaktan akrabası Oktay Akbal bile ona aşıktır. Hikayelerinde ondan “Hisya” diye söz eder. Şair dünyası ile tanışması da böyle olmuştur zaten. Bir ara Servet-i Fünun dergisinin yöneticiliğini yapan Oktay Akbal sayesinde İlhan Berk, Cavit Yamaç, Naim Tirali ve Özdemir Asaf gibi genç şairlerle tanışır. Bu genç şairlerin şiirlerini ulaştırır Oktay Akbal Mevhibe’ye.
Özdemir Asaf, Mevhibe’ye fena halde aşık olmuştur. Ama Lavinia, Özdemir Asaf’a aşık değildir. İlk aşkı, ünlü ressam ve hocası Edip Hakkı Köseoğlu’dur. İkincisi ise İlhan Selçuk.
İlhan Selçuk’la 1952’de evlenir. İlhan Selçuk yıllar sonra Sevim Burak hakkında yazdığı bir yazıda şöyle der: “Kuzguncuk tepelerinde tahtaları kararmış bir ahşap evin alt kattaki odası Boğaz’a bakıyor. Odada dört kişi var: ...Birisi Orhan (Borar). Elinde içki kadehi, Sevim’le sözlü. Sedirde oturan genç kız Özdemir Asaf’ın ünlü şiirindeki Lavinia.
Açıkça yazmaz ama odadaki dördüncü kişi muhtemelen kendisidir. Bir yıl sonra Lavinia başlıklı başka bir yazı yazar ve olayı özetler. Ancak bu yazıda da Lavinia’nın gerçek ismini vermez ve kendisiyle bağlantısını yazmaz. “Lavinia’ya aşıktı Özdemir. Oysa o yıllarda Lavinia yere bakan birine tutulmuştu; fırtınalı bir ilişkinin tensel terinde köpüklenen dalgasını yaşarken, gönüllerde dolaşmanın çekiminden de vazgeçemiyordu; ileride bunun hesabının acıyla vereceğinden habersizdi.”
İlhan Selçuk’a büyük bir aşkla bağlı olduğunu yıllar sonra İlhan Koman’ın oğlu Ahmet Koman’a yazdığı bir notta da belirten Lavinia, İlhan Selçuk’tan muhtemelen “Gönüllerde dolaşmanın çekiminden vazgeçemediği” için ayrılır.
İkinci evliliğini daha da şaşırtıcı bir kişiyle yapar: Öztürk Serengil! Mücap Ofluoğlu’nun kurduğu oda tiyatrosunda kostüm tasarımcı olarak çalışan Mevhibe yine orada çalışan Öztürk Serengil ile evlenir fakat bu evlilik de uzun sürmez. Son evliliğini fotoğrafçı ve kameraman Muhlis Hasa ile yapar. Geçtiğimiz sene 11 Eylül 2007’de de vefat eder.


Haluk Oral kimdir?


Gerçek bir “edebiyat toplayıcısı” veya Doğan Hızlan’ın deyimiyle “edebiyat arkeoloğu” olan Haluk Oral, esasen bir matematikçi. Halen Boğaziçi ve Koç Üniversitelerinde hocalık hem de bölüm başkanlığı yapıyor. Sahaflarda bulduğu ne kadar imzalı kitap varsa topluyor. Şairlerin kendi el yazısıyla şiirlerini, romanlarını, hatta notlarını topluyor. İş Bankası yayınlarında çıkan “Şiir Hikayeleri” nde Lavinia’dan başka Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”, Ahmet Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri, Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiiri, Orhan Veli’in “Divan Çeşnisinde Bir Şiiri” şiiri ve Melih Cevdet Anday’ın “Tohum” şiirinin de perde arkaları da var. Dedektif gibi izini sürüyor bütün şiirlerin.


16.11.2008
Haber: Mutlu Tönbekici
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 16/11/2008 - Eşi onu anlattı

Kategori: Soylesi
Eşi onu anlattı
Ahmet Kaya’nın ölümünün üzerinden 8 yıl geçti. Eşi Gülten Kaya yaşadıklarını anlattı

12 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde bütün salon birden ayaklanmıştı. Çatallar ve bıçaklarla beraber küfürler de aynı yere yönelmişti. Bir tarafta garsonların kurduğu barikatı aşmak isteyen ve hep bir ağızdan 10. yıl marşını okuyan onlarca kişi, bir tarafta ise olanlara oturduğu masadan bakan bir ‘vatan haini...’ Ahmet Kaya “Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum...” sözleri yüzünden o gece linç edilmek istenmişti. Daha sonrasında hakkında çıkan, doğrulanmayan iddialar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Ama gittiği Paris’te fazla dayanamadı ve 16 Kasım 2000’de hayatını kaybetti. Ahmet Kaya’ya o gece küfür edenler unuttular belki o geceyi ama biri unutmadı. Gülten Kaya... Her geçen gün Ahmet Kaya’yı daha da özlediğini, boşluğun her geçen gün daha da arttığını belirten Gülten Kaya, kızgınlığının da asla geçmediğini söyledi. Kaya, NTVMSNBC’ye Ahmet Kaya’yı, o geceyi, Ahmet Kaya’sız 8 yılın nasıl geçtiğini, Türkiye’de Kürt olarak yaşamayı ve huzurla arkasına yaslanacağı günü anlattı.

ARAMIZDAYMIŞ GİBİ ÜRETKEN GEÇTİ
Ahmet Kaya’sız sekiz yıl geçti. Bu sekiz yılda neler yaptınız? Neler yapıyorsunuz?


Sekiz yıla çok yukarıdan bir yerden, kendimin de üzerinde bir yerden baktığım zaman çok üretken geçtiğini söyleyebilirim. Adeta o aramızdaymış gibi üretken geçti. O bakımdan süreç hiç kesintiye uğramadığı için huzur hissediyorum.



ZAMAN ONU DAHA DA ÖZLETİYOR

Ama kişisel düzeyde bakıldığında, ‘zaman iyileştiricidir’ sözlerinin de bir şey ifade etmediğini görüyorum. Aksine zaman boşluğu çok büyütüyor, çok özletiyor ve daha da çözümsüzleştiriyor. Belki sıcağı sıcağına bunu çok iyi algılayamıyorsunuz ama araya giren zaman size şunu düşündürtüyor: ‘Yok ve bir daha asla olmayacak...’ Bu çok daha net ve kesin bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Yani zaman asla iyileştirici değil. Ama iyileşmenin yollarını arıyor insan, nasıl dengeleyebilirim diye düşünüyor. Ben şu formülü buldum Empati yapmak... İçi boşaltılmış bir kavramdır ama doğru kullanıldığında çok değerlidir. Yıllarca Ahmet’in mutfağında çalışmış, hayatı paylaşmış, yol arkadaşı olmuş birisi olarak neler yapılmasını istediğini çok kurguluyorum. Empati orada çok işe yarıyor. Dolayısıyla kendimi iyileştirmenin yolunu biraz üretmek olarak buldum. O bana çok iyi geliyor.

KIZIM ‘BENİ FARK ET’ DEMEYE BAŞLADI

Günümün çoğu bu ofiste geçiyor. Yani hep fikir bulmak, yeni proje yapmak, bu süreci kesintiye uğratmamak, şarkıları hep hayatın ortasında tutmak... Bu öyle bir noktaya gelmiş ki kızım bir gün, “Beni de fark et, benimle de biraz zaman geçir... Babam olsa sana çok kızardı” demeye başladı. Ben bir fark ettim ki ona bile zaman ayıramıyorum. Böyle geçirmişim sekiz yılı ama bundan sonrasında nasıl olur, nasıl yürür bilemiyorum şimdi.

HAYAT BAZEN TARAF OLMAYI EMREDER

Geriye dönüp baktığınız zaman neler hissediyorsunuz? Bir röportajınızda “Artık bende savunma değil, saldırgan refleks gelişti. Mahvolan hayatımın hesabını sormak istiyorum. Çünkü ben eşimi kaybettim. Kızımın bir daha babası olmayacak. Bu mu medyanın sorumluluğu?” demiştiniz. Kızgınlığınız devam ediyor mu?
Dozunu hiç kıramadım. Ahmet’ten öğrendiğim, bağışlayıcı olma tavrını emrediyor ama kendimi bundan soyutladığımda bu kadar hoşgörülü ve bağışlayıcı olamıyorum. Kendimle kaldığım zaman da törpüleyemiyorum. Törpülemek de istemiyorum. Törpülediğim zaman kendi içimde büyüteceğim, başka türlü bir infilak yaşayacağım. Kendimle yüz yüze geldiğimde asla kimseyi bağışlamadığımı görüyorum. Bu kadar masum bir süreci, masum bir talebi bu noktalara getiren hiçkimseyi, küçücük paylara sahip olanları dahi bağışlamıyorum.


Zaten tarafsızlık çok daha kötüdür. Ben bu gri tavrı hiç sevmem. Tavrını net ortaya koyanlar benim tam karşımda dursalar da onu kendi içinde daha tutarlı bulurum. O tarafsızlık, nesnel durmak objektif kalmak değil, onunla karıştırmayalım. Yani hayat bazı olayları gözümüze sokar ve orada gerçekten taraf olmayı hayat emreder.

HAKSIZLIĞIN PARÇASI OLANLAR...
Kızgınlığınız var medyaya ama bir yandan da Ahmet Kaya’ya yapılanları unutturmak istemiyorsunuz. Bu sebeple medyaya kapınızı tam anlamıyla kapatmıyorsunuz.
Bu kapıyı açık tutmak benim için çok önemli. “Ahmet Kaya’yı Türkiye’ye getirecek misiniz?” sorusuna da buradan yola çıkarak cevap veririm. Getirmeyerek bu kapıyı açık tutuyorum zaten. Yeter ki bu haksızlığın parçası olanlar gelip benimle bunu gerçekten konuşma cüreti de bulabilseler. Böyle bir şey hiç olmadı. Özeleştirel bir olgunluk medyada, hayatın diğer alanlarında hiç olmadığı için zaten onlar o açık kapıdan içeri girmeye çok cüret edemiyorlar. Yoksa kapı her zaman açık ve açık tutmaya da devam edeceğim. Zaman zaman gizli dövüşmeye çalışanlar oluyor. “Ben o sürecin parçası değilim”, “O gece oradaydım ama şu amaçla yaptım”, “Doğru algılanmıyorum, Ahmet Kaya çok iyi insandı, bu beni üzüyor” gibi ifadeler çok tutarsız geliyor bana. Bunları sahici bulmadığım ve bu konuşmaları doğrudan benimle yapmadıkları için tutarsız geliyor. Mesela son bir yıl içerisinde bu olayla adı en çok geçen insanlardan bir olan Reha Muhtar, bunu yapmaya çalıştı. Onun gazetede bir köşesi var. Kamusal alanda herkese ulaşarak kendini aklama çabasına girebiliyor ki bana göre aklayamaz. Ben bunun tarafıyım ve ona cevap yazdığım zaman bana tekrar cevap veriyor ama bunu orada yayınlamıyor. Kamuoyu benim yanıtımı hiç bilemeden onu ikinci kez okumuş oluyor örneğin. Yani eşit şartlarda dövüşmemiş oluyoruz. Bu kaçak dövüş. Ben o gecenin, o gecedeki atmosferin, her şeyin tanığıyım. Gördüğünüz zaman bunu değiştiremezsiniz, bunu görmüşsünüzdür artık. O bakımdan benim asli derdim Ahmet Kaya’yı doğru algılatmak. Yoksa birazcık onların baktığı pencerden baksam ‘iyi çocuktu’ gibi algılanacak.


ASLA İYİ ÇOCUK OLMADI
Medyanın Ahmet Kaya’yı ve o geceyi görmezden geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Bu durum Ahmet Kaya yaşarken de böyleydi. Onu her zaman görmezden geldiler. Çünkü Ahmet Kaya ‘iyi bir çocuk’ değildi. Her zaman muhalifti. O yüzden her zaman görmezden gelindi. Onların ‘iyi çocuk’tan ne anladığı önemli. Bu ülkede 30 yıldır akan kanı, sosyal hayattaki çarpıklıkları, ayrımcılıkları görmeyerek varolmaksa ‘iyi çocuk’ olmak, Ahmet Kaya asla ‘iyi çocuk’ değildi. Mesela burada çok hoş, çok renkli bir çiçek var. Ahmet Kaya bu değil. O, kumlu ve sert topraklarda bir kaktüstü. Bu renkli çiçekler solup gider ama kaktüs her zaman kalır. Ahmet Kaya’nın dikenleri vardı ve o dikenleri devamlı birilerine batırıyordu. Ahmet Kaya hiçbir zaman pembe renkli bir çiçek değildi. Bu kadar sert bir hayatın içinde onun hissettikleri hiçbir zaman çiçek, böcek, kelebek olmadı. Keşke öyle olabilseydi ama bir sanatçının bunu seçme şansı yok. Sizi kuşatan, beyninizi kalbinizi saran ne varsa onu yansıtırsınız. Ne yazık ki son 30 yılda da hep sert şeyler yaşandı bu ülkede. O yüzden ne yazık ki kelebek şarkısı yapamadı hiç. Çok uzun yıllar bir insanla birlikte olduğunuz zaman onun genlerini bile öğreniyorsunuz. Ahmet Kaya kendi tavrı olan bir insandı. Tersine, hep tersineydi.

KÖTÜ BEDELLER ÖDENDİKTEN SONRA...
Ahmet Kaya hayatını kaybettikten sonra yazılanlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki çok değerli gelmiyor bana. Bununla ilgili sadece bireyler, gazeteciler değil bizim dolaysız ittifakımız olması gereken bir takım sivil toplum kuruluşları, partiler de özeleştirisini vermiş değiller kurum olarak. Ama ne yazık ki kötü bedeller ödendikten sonra bizlerin aklı başına geliyor ve ondan sonra topluca tavır almanın önemini kavrıyorlar. Bu o zaman yapılabilseydi, “Bir dakika, bu adam ne dedi?” denilseydi, en azından bu soru sorulabilseydi belki de bu akıbet yaşanmayacaktı. Ahmet Kaya belki şu anda bu ülkenin ‘haylaz çocuğu’ olarak kendi şarkılarını söyleyecekti.

BAŞBAKAN POMPALI TÜFEK İLİŞKİSİ
Ahmet Kaya tişörtü giyen birine linç girişimi oldu yakın zamanda. Siz böyle haberleri duyduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Aslında bunun açıklaması çok güncel Başbakan ile pompalı tüfek ilişkisi... Bir ülkenin başbakanı, pompalı tüfeği meşru gördüğü sürece, tişörtten dolayı da şarkıdan dolayı da insanlar birbirini boğazlamaya devam edecek. Bunun sorumlusu pompalı tüfeği de meşru görenlerdir. Sokaktaki ruh halinden kopuk değil ki bunlar. Hakikaten içim parçalanıyor. Hepsinin yaralarını sarmak istiyorum ama... Her birini kendi evladıma yapılmış gibi görüyorum, bu kadar sarsıyor beni ama aynı zamanda beni çok da aşıyor. Yurdun herhangi bir yerinde yaşanan bir olaya müdahale edebilme gibi bir durumum olmadığı için sadece acı duyuyorum.

O gece Ahmet Kaya’nın söylemek istediği sadece Kürtçe bir şarkı söylemek miydi? Yoksa bir şarkı söylemekten daha fazlası mı?
Tabii ki daha fazlası. O bir tavırdı. Bunun bir duruş olduğunu daha iyi gösteremezdi. Seçimler yaklaşıyordu. Ve baraj sistemi Kürt halkının önünde duruyordu. Oradaki amaçlardan bir tanesi yok sayılan bir dilde şarkı söyleyerek o dile selam göndermekse, diğer bir amaç da “Bu halk var ve seçimlere katılmak onların da hakkı. Ben tavrımı onlardan yana koyuyorum” demekti. Sanatçı bunu nasıl sembolize edebilir o dilde şarkı söyleyerek... Kaldı ki Ahmet Kaya Kürtçe bilmeyen bir insandı. Bir Kürt olduğu halde... Bu da o dili yok sayan sistemin ayıbı.

LOLİPOP ŞEKERİ GİBİ BİR ŞEY
‘Kürtçe şarkı söylemek’ konusunda bir şeylerin değiştiğini düşünüyor musunuz?

Hiçbir şey değişmedi, kimse kendini kandırmasın. Orada devasa bir mantık ve kararlılık var. Hiçbir şey değişmedi ve o mantık kendini koruduğu sürece değişmez de. Çünkü lolipop şekeri gibi bir şey o. Kimisi o şekeri alıp avunabilir, tatmin olabilir o onların sorunu ama ben asla o lolipopla tatmin olmam. TRT’nin bütün kanallarını 24 saat Kürtçe dilde yayına ayırsalar bile bu benim için yeterli değil. “Evet bir gelişme oldu” diyemem. Bu çünkü öyle bir sorun değil. Bununla çözülecek bir sorun değil. Bunu devlet kanalı üzerinden yaptığınız zaman kendi içinde iflas ediyor. Bırakın bütün kanallar yayın akışına koysunlar özgürce. Ne kadar yer vermek istiyorlarsa o kadar yer versinler. Dünyanın neresinde bu böyle? Cumhurbaşkanı Sarkozy’i milliyetçi buluyorlar ama o milliyetçi adam bile kendi anayasasına Fransa’da konuşulan 60 dili koydurdu. “Hepimiz kardeşiz” diyorlar. Kardeş kardeşi döver mi? Bu da eşimin lafıdır. Ben niye hiç onların kardeşiymişim gibi hissedemiyorum, bu bana niye hiç hissettirilmiyor?

DEĞİŞİME İNANMAKTAN BESLENİYORUM
Gelecekle ilgili umudunuz var mı?

Bir sosyalist olarak da bir insan olarak da diyalektiğin yasalarının işleyeceğine inanan birisiyim. Ve oradan besleniyorum. Değişime inanmaktan besleniyorum. Dolayısıyla o inancımı koruyorum, değişime inanıyorum. Bu değişim nasıl olur, o başka bir tartışma konusu. Ama bu değişimin mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Toplumların hayatındaki dönüşümler ne yazık ki birkaç yılı kapsamıyor. Hele bizimki gibi ülkelerde değişimin önünde duran dinamikler bu kadar katıyken, bu süre daha da uzuyor ama mutlaka olacak. Biz bunu yaşayamayabiliriz, o kısmıyla ilgilenmiyorum. Ama mutlaka olacak. Bırakın Ahmet Kaya olayını, o gazetenin köşesinde hala ‘Türkiye Türklerindir’ yazıyor. O zaman bu ülke bana niye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği veriyor? Ben Kürdüm. Ülke aynı zamanda benim mi, değil mi, bileyim. Benim değilse o kimliği niye veriyorlar? Asıl tutarsızlık orada. 50 yıl sonra bir doktora öğrencisi, sosyoloji tezi yazmak istediğinde bu kaynaklara bakacak. Belki bu röportaja da bakacak. O kendi sentezine kendisi ulaşacak. O Ahmet Kaya’nın açıklamasını kendisi görecek. O gazetenin dayanaksız savlarını görecek ve “Vay be!” diyecek. Bunun yapı taşlarını oluşturuyoruz biz aslında. Şu anda bile... Bunu önemsiyorum. Yoksa Ahmet Kaya’yı aklamak falan değil. Neye karşı kime karşı aklayacağım Ahmet Kaya’yı... Suçlu değil ki... Bence gazete kendini aklamalı. 1992 yılında bu konserin olduğunu söylüyorlar. 1999 yılına kadar saklıyor. Hatta 1994’te Ahmet Kaya’ya bir de ödül veriyor, taçlandırıyor, bu belgeye rağmen, onun ‘vatan haini ve bölücü’ olduğunu bilmesine rağmen ödül de veriyor. Sonra çıkıp “Bir de böyle resim vardı” diyor... Nedir bu ya?


GERÇEK DEMOKRASİLERDE BEDEL ÖDENMEZ
“Bazı şeylere sahip olmak ağır bedellerden geçiyor” demiştiniz. O bedellere rağmen bir ilerleme var mı?

Hâlâ bir ilerleme olduğunu düşünmüyorum. Hâlâ Hrant’ın katilleri Rakael’in gözünün içine baka baka dalga geçebiliyorlar. Ahmet Kaya’nın linçinin tarafları göğüslerini gere gere dolaşıyorlar. Hiç sorgulamıyorlar bile. O yüzden bana gelişmeden bahsetmeyin. Gerçek demokrasilerde bedel ödenmez ki.

AHMET’İ SEVENLERDEN ÖZÜR DİLEMELİLER
O gece Ahmet Kaya’ya küfür edenler sizinle hiç irtibat kurmak istediler mi?

O linçe ortak olanların sadece benden özür dilemesinin bir önemi yok ki. Ben sadece Ahmet Kaya’yı sevenlerden biriyim. Benim eş olma özelliğimi atalım bir tarafa. Serdar Ortaç’ın benden özür dilemesi benim için hiçbir şey ifade etmez. Hele onun bunu gizli kapaklı yapmasının hiç mi hiç anlamı yok. Korkakça, ürkekçe... Serdar Ortaç eğer samimiyse özründe, çıkacak herkesin gözünün önünde, Ahmet’i seven herkese karşı yapacak. Bu ülkede Ahmet Kaya’yı seven milyonlarca insan var. Onlardan dilesin özrünü. Bu hesaplaşmayı kamusal alanda yapsın. O zaman saygı duyarım.

O GÜZEL ÜÇGEN: MORRISON, GÜNEY VE KAYA
Bir gün Ahmet Kaya’yı nasıl bir başlıkla görmek istersiniz?

Bu konuya Ahmet Kaya açısından değil, Ahmet Kaya açısından bakmak isterim... Onun bir tanımlaması vardı “Ben gerçekten tam bağımsız demokratik bir ülkenin dürüst bir yurttaşı olarak yaşamak istiyorum, bunu özlüyorum” derdi. Bu tanımlama kelimesi kelimesine ona ait. Onun özlediği ülke böyle bir ülkeydi. Eğer bir gün bu ülke öyle bir ülke olursa ben Ahmet Kaya adına da, kendi adıma da “Şimdi kendimi iyi hissediyorum” diyebilirim. “Ahmet Kaya şahsında ne olur?” derseniz de bu tanımlamadan soyutlayamam onu. Çünkü, her şey bu tanımın içinde. Tam bağımsız ve demokratik bir ülkede herkes kendi dilinden şarkılar söylüyor olacak. Herkes kendi kültürünü, kendi siyasi tercihlerini yaşayacak olacak. Gerçekten şiddet çözümün dili olmayacak o zaman. “Ahmet Kaya getirilsin, Türkiye’de olsun” en son ilgilendiğim şey. Çünkü kendini dünya vatandaşı olarak da hisseden bir insan için bunun çok önemi olduğunu sanmıyorum. Yani toprak, topraktır sonuçta. Hele şu anda hiç böyle bir düşüncem yok. Bir kere o sayfayı açık tutmak adına öyle bir düşüncem yok. Ahmet, Père-Lachaise’de olmayı hak etmiş bir insan bence. Jim Morisson’un da komşusu olması Ahmet adına bana iyi geliyor. Roll dergisi bir yazı yazmıştı “O güzel üçgen” diye... Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya... O komşuluk bana daha güzel geliyor. Bunlar muhalif insanlar, Paris komünarlarının olduğu bir yerde olmanın onların ruhuna iyi geleceğini düşünüyorum.

HİÇBİR ZAMAN BAŞBAŞA KALAMIYORUZ
Son olarak 16 Kasım’dan bahsedebilir misiniz?

Her sene 16 Kasım’da Paris’te oluyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Père-Lachaise’de üç kişinin başı çok kalabalık oluyor. Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet... Görevliler en çok bu üç kişinin yattığı yeri tarif ediyor. Bu çok değerli geliyor bana. Hem 16 Kasım’da hem de diğer zamanlarda onların yalnız kalmaması beni çok sevindiriyor. Hiçbir zaman başbaşa kalamıyorum Ahmet’le, hep birileriyle paylaşıyorum. Onun için Père-Lachaise kapanmadan hemen önceki saati ya da sabahın erken saatlerini tercih ediyorum ki yalnız kalabileyim onunla. 16 Kasım’da her yerden geliyorlar sağ olsunlar. Paris’teki dostlarımız geliyor. Paris Kürt Enstitüsü anma toplantısı organize ediyor. Paris’te Kürtlerin açtığı Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi var. Onlar anma toplantısı yapıyor. Oradaki sivil toplum kuruluşları geliyor. Fransızlar geliyorlar, çok şiirsel buluyorlar o evini. Kalabalık oluyoruz ama sonrasında ben gidip onun çok sevdiği Barış Kahvesi’nde çok sevdiği şarabı içmeyi tercih ediyorum, o da bana iyi geliyor.

BİR KADIN SESİNDEN AHMET KAYA ŞARKILARI
Yeni albümler, yeni projeler var mı?

Ahmet’in bu ölüm yıldönümü için hazırladığımız albüm yeni çıktı. Ahmet Kaya şarkılarını Simge söylüyor. Simge, Ahmet’in yeğeni ve kamuoyu onu Popstar yarışmasından tanıyor. Çok iyi bir kadın vokal ve güçlü bir sesi var. Sesine, yorumuna güvendiğim, bizim şarkıların altından kalkabileceğini düşündüğüm için onu seçtim. Bir kadın sesinden Ahmet Kaya şarkıları projesi her zaman aklımızda olan bir şeydi. Ahmet yaşarken de böyle bir proje vardı aklımızda. Ahmet, çok hızlı üreten birisi olduğu için unuttuk bu projeyi. Bunu tekrar kendi gündemime aldığımda “O kadın sesi kim olabilir?” diye düşündüm. Çünkü bu şarkılar söylemesi çok zor şarkılar. O bakımdan bu şarkıların altından kalkabilecek, hem bu şarkılara inanabilecek hem Ahmet Kaya’yı algılamış olacak hem de güçlü bir yorumcu olacak. Bütün bunları düşündüğümde Simge’de karar kıldım. Ona bu teklifi yaptığımızda hem şaşırdığını hem de çok sevindiğini söyledi. Şarkıları çok iyi yorumladı. Albümün prodüktörlüğünü ben yaptım. Simge’yi çok özgür bırakmadığımızı söyleyebilirim. Çünkü Ahmet’in çok gelenekselci dinleyicisi var o konuda. Onların kulağı Ahmet Kaya’ya çok alıştığı için, dayısına paralel bir yol izledik ki “Şarkılar niye böyle oldu?” dedirtmeyelim.

ŞİMDİ BUNA GÜLÜYORDUR
‘Dinle Sevgili Ülkem’ gibi başka saygı albümleri olacak mı?

Böyle bir talep var ama bu bir saygı albümü zaten ne kadar yaparsanız eksik kalabilir. Çok sık yapılacak şeyler değil. Diyelim ki bir daha yapacak olsam Mor ve Ötesi söylesin isterim. Ama yakın zamanda düşünmüyorum. 10 yıl sonra süreci tekrar hatırlatmak adına tekrar yapılabilir belki. Ama bunu ticari bir yerden söylemiyorum. Bu şarkılara inandığım için söylüyorum. Çünkü bugün 10 yaşında olanlar 10 yıl sonra 20 yaşında olacaklar. Bu şarkılarla tanışmalarını istiyorum. Bunun da yolu artık başka mikrofonumuz olmadığı için taşıyıcı mikrofonlardan geçer. Ama bu sadece bir ihtimal. Ben o enerjiyi bulabilir miyim bilmiyorum. Yoruldum açıkçası. Bu sekiz yıl yorucu geçti. Ahmet de bana kızıyordur şimdi “Bir sakin ol, bir dur” diyordur. Dünyadan ayrılan çok az insanın, yokluğunda bu kadar kısa sürede, bu kadar şey üretilmiştir diye düşünüyorum. Belki de yoktur. Ölen yıldızların ardından yıllar sonra ortaya çıkan küçük bir kayıt bile müthiş heyecana sebep oluyor. Ama biz öyle yapmadık. Elimizde ne var ne yok hemen paylaştık sevenleriyle o bakımdan bir örneği yoktur. Her şeyi de sunamıyorsunuz. Empati duygum orada da devreye giriyor. Neyi yapmak ona iyi gelirdi diye düşünüyorum. “Şimdi buna gülüyordur”, “Şimdi huzur duyuyordur” diye düşünüyorum. Mesela bazı kayıtlar var ama tamamlanmamış şeyler. Onun da henüz tamamlanmamış gördüğü bir şeyi paylaşmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çok üreten biri olduğu için yapıp unuttuğu şeyler vardı. Dolayısıyla belki şöyle değerlendirilir: Tamamlanır ama bir başkası okur. Yeniden bestelenebilir, yarım kalan bestenin üzerine gidilebilir. Ona ruh katacak doğru bir mikrofon bulabilir miyiz bilmiyorum açıkçası. Bu sadece bir ihtimal. (NTVMSNBC)
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 30/10/2008 - Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

Kategori: Arastirma

Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

Pertev Naili Boratav

Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu, romanlarının sanırım bir tanesi Deniz Küstü dışında hepsi, Anadolu’nun göçebe, yarı göçebe ya da yerleşmiş köylü insanlarının yaşamlarını anlatır. Olaylar Çukurova’da, Toroslar’da geçer; Güneydoğu Anadolu sahnesinin değiştiği pek seyrek: Ağrı Dağı Efsanesi’nde Doğu, Çakırcalı’da Batı Anadolu.

Roman diyorum, ama Yaşar Kemal’in yazdıkları, beylik anlamı ile Roman’ın çerçevesi içine sığmayan şeyler; kimi kitaplarının başlıkları bile bunu haber veriyor: Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Köroğlu, Çakırcalı, Anadolu’nun efsane ve destan kahramanları olmuş kişileri; İnce Memed’in adını Yaşar Kemal, sanırım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ruhi Su’nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği,

“İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana?” diye başlayan ve
“Yüce dağ başında bir ulu kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur”
dizeleriyle tamamlanan ünlü “Dinar” türküsünden esinlenmiştir; konusunu işlerken de hikâyeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Toroslar’ın bir “eşkıya destanı”nın enginliğini vermiştir.

Yaşar Kemal (o zamanki adıyla Kemal Sadık Göğceli) ile tanışmamız, yanılmıyorsam, 1940 yıllarına çıkar. Adana’ya bir konferans vermeye gittiğimde ona rastlamıştım. O sıralarda okulu bırakmış, Çukurova’nın çeşitli yerlerinde ufak tefek işlerle (köy kâtipliği, arzuhalcilik... gibi) geçimini sağlıyor, bir yandan da Anadolu köylüsünün türlü sorunları ile haşır neşir olmuş duygularını, şiir diline dökmeyi deniyordu. Göğceli, köyden gelme delikanlı, hamuru köy geleneklerinin mayası ile yoğrulmuş... O yıllar Halkevleri, gençleri Anadolu gerçeğini öğrenmeye heveslendiriyor... Kemal Göğceli de, bu hevesin içinde, Çukurova ağıtlarını derliyor ve 1943’te Adana Halkevi’nin yayınları arasında bastırıyor... Daha sonra, 1945 sonunda –ya da 1948 başında– Ankara’ya uğradı. O sırada Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği adlı kitabım basılmakta. Bu konuda onunla uzun konuşuyoruz; onun Çukurova Hikayecilerinden sekiz tane türkülü büyük hikâye metni derlediğini, on iki tanesini de derlemeye hazırlandığını öğrenip seviniyorum1.

Göğceli bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’a geçti. Orada ilkin Elektrik –ya da Havagazı– Şirketi’nde bir işe girdi; sonra gazeteciliğe atladı; röportajlarını ve ilk hikâyelerini yayınlamaya başladı ve böylece Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal oldu.

Şair ve halkbilimi araştırmaları heveslisi Göğceli, gazeteci, hikâyeci, romancı Yaşar Kemal olduktan sonra da Anadolu köylü ve göçebe halkının yaşam düzeni ve sanat gelenekleri üzerine bilgilerini geliştirmekten geri kalmıyor. Bu konularda ilk birikimleri ta çocukluğuna ve ilk gençliğine çıkan yazar, bir yandan gazeteciliğin verdiği fırsatlarla Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak yeni gözlemler ediniyor, öte yandan başkalarının araştırma ve yayınlarından yararlanarak bilgi dağarcığını durmadan zenginleştiriyor.

“Yaşar Kemal’in Yörük kilimi” demekle onun romanları ile Yörük kilimleri arasında bir benzetme kuruyorum. Bu arada şuna da parmak basayım: Yaşar Kemal “Yörük” deyimini çok geniş anlamı ile kullanır: Onun “Yörük”ü göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe– Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile “kara-çadırlı Yörük”ün katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın. Yaşar Kemal’in yayınlarından kaynaklanmaya kalkışacak olan etnologları, onun romanlarının verdiği bilgiler er geç şaşırtacaktır.

Yörük kilimine dönelim: Yörük kadınları, kızları kilimlerinde analarından ninelerinden görüp öğrendikleri nakışları tekrarlar dururlar sanırız. Gerçekte, çevresinden ve kendi içgüdüsünden, dileklerinden, özlemlerinden esinlenmelerle eskilerine kattığı, ya da eskilerinin yerine koyduğu yeni nakışlarla, yepyeni renk ve nakış bileşimleriyle yeniden yaratması vardır her dokuyucunun. Bunu her göz kolay seçemez. Bir yerin kilimini başka bir yerinkinden ayırt ettiren motifler olduğu gibi bir dokuyucununkini –anlayan göze– ötekininkinden ayırt ettirenler de vardır kilimlerde. Bu katkılardan kimisi yeni yaratmayı yozlaştırır; kimisi ise güzelleştirir, yüceltir. Ve bu böyle sürer gider. Hikayeler, masallar, türküler de böyle oluşur...

Yaşar Kemal, Anadolu âşık-hikâyecilerinin geleneğine göbek bağıyla bağlı kalmış yazar. Onu ta çocukluğundan başlayarak Anadolu sözlü geleneğinin destansı türleri büyülemiş. Bu yolda çıraklık dönemini Çukurova’nın Türk âşıklarını ve Kürt “dengbej”lerini dinlemekle geçirmiş Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal olma kararına varınca da, Batı romancıları arasında Faulkner, Şolohov gibi, romana destanlık boyutlar verenlerden seçiyor ustalarını2. Kalfalık sınavını Anadolu aşıklarının anlatı geleneğini sürdüren yapıtlarla veriyor. Ama onun anlatmaları sıradan aşkların bir tekrarı değildir: O, âşıkların dağarcıklarını yeni konularla zenginleştirecek, eski konularda, olduğu gibi bıraktığı eski nakışlara (“motif”lere) kendi yaratması yeni nakışlar, yeni renk ve biçim bileşimleri katacaktır.

Yaşar Kemal’in gelenekten aldığı ile ona kattığı nelerdir? Aşağıda bunlardan birkaç örnek üzerinde duracağız. Ancak burada bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Yaşar Kemal’in “gelenekten aldığı şeyler” sözünün anlamı açık ama, onun “geleneğe katkısı olabilir mi?” sorusu akla gelir.

Âşıkların hikâye geleneği üzerinde durmuş olanlar bilirler ki halk sanatçıları ile aydın sanatçıların yaratmalarında bu iki yönde alışveriş olağandır. Rahmetli Âşık Müdami’nin anlattığı hikâyelerden birinin bir epizodu Tabari Tarihi’nin Türkçe çevirisinden alınmadır. Yine o âşık 1940-1941’lerde benim kendisine verip okuttuğum ve Ülkü dergisinde yayımlanmış eski bir “Ali-Şir ile Sultan Baykara” menkabesi metnini, kendi hikâyeci geleneğinin kurallarına uygun bir halk hikâyesi biçimine sokmuştu3. Konuyu sevdikten, beğendikten ve geleneğe aykırı düşmeyeceğini aklı kestikten sonra Âşıkhikâyeci, kaynağı ne olursa olsun onu alıp kendine mal etmekte hiçbir sakınca duymaz. Yaşar Kemal’in, Paris’ten son bir geçişinde bana anlattığına göre, Çukurova’da bir hikâyeci, İnce Memed’i kendi geleneğine uygun biçimde anlattığını söylemiş ona. Bu haber, hikâyecinin romancımıza “hulûs çakmak” için uydurduğu sevimli bir yalan da olabilir, gerçek de olabileceği gibi. Çukurova’da bu yönden bir araştırma yapmaya değer herhalde... Gerçek olan bir şey varsa Yaşar Kemal’in romanlarında anlattıklarını âşık-hikâyecilerin hiç de yadırgamayacaklarıdır. Çünkü Yaşar Kemal anlatıları ile âşık-hikâyecilerden farklı saymıyor kendini. Cengiz Tuncer’le “Köroğlu” üzerine yaptığı bir konuşmasında şu sözler bunu çok güzel kanıtlar: “Bu iş için büyülü bir dil gerek; yazarın dili hikâyenin gücünü, Köroğlu’nun gücünü aşmalı (...) Bunu başarmaya çalıştım. Başardım demek benim için değil zaten. (...) Üç sene, beş sene demek yanlış olur. Çocukluğumda Köroğlu hikâyesini dinlerdim de, bir de ben anlatsam, derdim; bir de ben anlatsam da cihan-âlem dinlese, derdim. (...) Bir yazarın bütün hayatını alır bu iş...”4

Aşık-hikâyecilerle onun ortak bir özelliği de, geleneğin hikâyecileri gibi anlattığı şeylere “inanma”sıdır. Azra Erhat’la konuşmasında5 ünlü Kürt “dengbej”i Abdalı Zyneki üzerine bir efsaneyi anlatıyor: Bu iki gözü kör destancı yolda bir yaralı turna bulmuş. Yüce bir dağın başına çıkmış ve günlerce gecelerce Allaha yalvarmış, “turnayı sağalt benim de gözlerimi aç” diye. Birden bir ışık patlamış. Gözünün önünde ve patlayan ışıkta turnayı görmüş. Turnaya elini uzatmış, turna uçmuş gitmiş... Azra Erhat’ın: “Abdalı Zeyneki’nin gözü açılmış mı?” sorusuna Yaşar Kemal: “Açılmış tabii ve gerçekten de açılmış. Altmış yaşından sonra açıldığı söyleniyor ve gören var” diyor. Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine.

Yaşar Kemal’in halk gelenekleriyle alışverişi üzerine daha somut örneklerle incelememizi sürdürelim.

Göçebelerin yerleşik köylü düzenine geçişlerindeki sarsıntılar, perişanlıklar, yerleştikten sonra da uğradıkları düş kırıklıkları, eski yaşamlarının özlemi Yaşar Kemal’in birçok romanlarında bir “leit-motiv” olarak belirir. Çukurova “İskân Türkmenleri”nin eski günlerini anan şu “Gündeşlioğlu türküsü” de aynı acıları dile getiriyordu:

Hani benim ak ekmeğim yiyenler
Kılıcım kuşanıp ata binenler?
“Gündeşlioğlu geç üst yana diyenler”
Şimdi benim yerim eşik olmuştur.
Evvel ben de yaylalara giderdim.
Koyunumu kırkıp keçe ederdim.
Üç beş güzel ile halay sekerdim.
Şimdi Gündeşlioğlu uşak olmuştur.
Bölük bölük davarlarım katardım.
Yârenime, yoldaşıma satardım.
Üstü karakuşlu çadır tutardım.
Şimdi gölgeliğim kaşak6 olmuştur.
Sürümün indiği çaylar kururdu.
Dostum güler, düşmanlarım erirdi
Üç beş katar mayalarım yürürdü.
Şimdi baş gölüğüm7 eşek olmuştur.

Binboğalar Efsanesi’nde göçebe düzeninin sona erişi bir simge ile anlatılmış; konacak yayla bulamayan Yörükler çaresizlik içinde çırpınırken, obadan bir çocuğun da uçup gitmiş doğanını ele geçirmek için dağ bayır kovalaması. Şu sıra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kimsecik”in bir yerinde de Yaşar Kemal aynı simgeyi kullanıyor. Sahne, eski yurdunu terk edip, Çukurova’ya göç eden Kürt Beyi ile Çukurovalı Yörük Koca Tanış arasında bir konuşmadır:

Yedi direkli ulu Yörük çadırının içi Cennet bahçesi gibiydi. Sedef kakmalı direkler, baştan sona işlemeli bir duvar gibi bir buçuk arşın boyunda çadırı çevirmiş, eğme8 tabandaki nakışlı keçeler, kilimler, atlas döşekler, yastıklar, çuvallar birdenbire insanı bambaşka güvenlikli, dinginlik dolu bir dünyanın içine itiveriyorlardı (...) Dışarıda her çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş bir acılı kuş vardı: Kimi doğan, kimi karakuş, kimi de şahindi. Koca Tanış: “Bunları hep uçuracağız yakında; uçacak gidecekler kendi dağlarına. (...) Onlar uçuncada bize de son, biz de köylü olacağız. Sizin kuşlar ne oldu?” İsmail Ağa: “Biz onları çoktan uçurmuştuk, Bey,” dedi. “Belki elli yıl oldu”. Tanış: “Bu kuşlar da uçup gidecekler.”9

Yaşar Kemal, hikâyelerinin bir bölüğünde, Yörük düzeninden köylü düzenine geçmeye zorlanmanın ve bu zorlanmaya direnmenin dramına paralel olarak Devlet denetiminin dışına itilmenin dramını işlemiştir. Köroğlu, Çakırcalı, İnce Memed bu dramın kişileri. (Kimi zaman, bu iki türden kişilerin aynı bir anlatı çerçevesinde iç içe yürüyen olaylar dizisinde yer aldıkları da oluyor.) Bunlar, XVI’ncı yüzyılın Celalilerinden tutun da geçen yüzyılın ve daha sonralarının İzmir, Aydın efelerine, asker kaçaklarına, ayınkacılara kadar, çeşit çeşit, boy boy... Alın yazıları, dağ başında dövüşürken öldürülmek, ya da Yörüklerinki gibi, devlet yasalarına boyun eğip “düze inmek”, köylü kaderine razı olmaktır. Yaşar Kemal bu gerçeği Köroğlu’nun babası Koca Yusuf’a şöyle söyletir: “Kır-At yanında oldukça hiçbir şeyden korkma. Ama bir gün baktım Kır-At yok, sen de dağları bırak, var bir köye yerleş, çiftçi ol.” Bu sözler, halk destanında Köroğlu’nun sonunu anlatan bölüme bir anıştırmadır. Bir bölük halk anlatmalarına göre “Ab-ı Hayat”tan içtikleri için Köroğlu da Kır-At da ölmemişlerdir. Kır-At o gün bugün her yıl bir başka fakir sakanın hizmetine girermiş. Üç dört ay kalır, ondan sonra sır olurmuş; ertesi yıl bir başka sakanın eline düşermiş... Köroğlu da birçok anlatmalara göre, Kır-At’ın gitmesiyle “son”un geldiğini anlayınca:

Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu
Eğri Kılıç kında paslanmalıdır

diyecek ve çekip gidecektir... Sonra anlaşılır ki o “Kırklar”a karışmıştır.10

Halk geleneğinde Köroğlu’nun çiftçi olduğu yolunda bir anlatma yok. Yaşar Kemal bir gün Köroğlu destanının devamını yazmaya girişirse sonunu nasıl getirecek hikâyesinin bilemem: Kahramanı, romanın başında babasının söylediği sözlere uyarak köylü olmaya mı razı olacak? Yoksa, geleneğe uyarak “Kırklar”a mı karışacak? Ama, dağlardan düzlere inip destanlık maceralardan vazgeçmek, çiftçi yaşamını seçmek, toprakla haşır neşir olan milyonların içinde eriyip sıradan bir kişi olmak da bir türlü “Kırklara karışmak” değil mi?

“Köroğlu”da Yaşar Kemal, aşağı yukarı, Alexandre Chodzko’nun İngilizce çevirisini 1842’de Londra’da yayımladığı Azerbaycan anlatmasının11 olaylar sırasını izlemiş: 1) Bolu Beyinin seyis başı Koca Yusuf’un ve Kır-At’ın soyları nereden gelir? 2) Koca Yusuf neden Bolu Beyinin zulmüne uğrar da gözleri kör edilir? 3) Ruşet Ali (Köroğlu)nin yiğitliği itten öğrenmesi; 4) Kır-At’ın bakımı ve denenmeleri; 5) Reyhan Arap’la Koca Yusuf’un ve Köroğlu’nun karşılaşmaları; 6) Düşünde görünen bir “Pir”in Koca Yusuf’a, gözlerini sağaltacak ve gençliğini geri verecek “Üç-Köpük”ün yerini haber vermesi, Köroğlu’nun köpükleri içmesi ve Koca Yusuf’un ölümü; 7) Köroğlu’nun Bolu Beyinin kızı Telli-Nigar’ı kaçırması; 8) Köroğlu’nun Çamlıbel’e yerleşmesi ve oranın eski sahibi Köse Kenan’ın “çıraklık” dönemi; Bezgar-Başı ile karşılaşması.

Bu epizotlarda birincisini Yaşar Kemal, halk anlatmalarına bakarak genişletmiş. Geleneklik anlatmalarda hikâye hep Koca Yusuf ile başlar, daha gerilere götürülemez; Yaşar Kemal, Ruşen Ali (Köroğlu)nin dedesinden başlamış; o, atları ile cihana ün salmış bir ülkede oğlu Yusuf ile yaşayan bir kişidir. Bu ülke, bir kuraklık ve kıtlık sonunda boşalır. İhtiyar yılkıcı da son atını azat edip deryaya salar ve ölür. Yusuf, Bolu Beyinin yurduna göç eder ve orada babasının mesleğini sürdürür, Beyin baş seyisi olur. Yaşar Kemal anlatmasında Kır-At’ın soyu da gerilere götürülmüştür: Vaktiyle, Köroğlu’nun dedesinin memleketinde denizin dalgalarına gömülüp giden at, bir gün, Bolu Beylerinin yurduna yakın bir denizden yeryüzüne tekrar çıkacak; Beyin yılkısındaki kısraklara aşıp döl bırakacaktır; Kır-At bu döllerden biridir. “Derya”dan (denizden, nehirden, gölden) çıkıp kısraklara döl bırakan atlar (“Deniz Aygırları”) efsanesi, Köroğlu destanı dışında da yaygındır; bir çeşitlenmesinde, Deniz Aygırının bir süre sonra tekrar sulardan çıktığında, kendi soyundan tayları da alıp sulara karıştığı anlatılır.12

Azerbaycan anlatmasında bulunmayan “Köroğlu’nun yiğitliği itten öğrenmesi” motifine Köroğlu halk rivayetlerinin başka çeşitlenmelerinde olduğu gibi bunlar dışında anlatılarda da rastlıyoruz13.

Azerbaycan anlatmasındaki olaylar sırası Yaşar Kemal’inkinde değişik: Reyhan Arap epizodu, “Üç-Köpükler”den sonra geliyor; Bezganla Köroğlu’nun boy ölçüşmesinden sonra bir kez daha Reyhan Arap’la Köroğlu’nun karşılaşması anlatılıyor. Yaşar Kemal âşık-hikâyecilerin ayrı kollar (epizotlar) biçiminde anlattıkları birkaç macera dizisini bir tek kolda toplamış, onlara kendine göre bir düzen vermiş. Anlatıda hikâyeciden hikâyeciye değişen yöntem ve bileşim özellikleri olağandır; halk hikâyelerinin eşitlenmeleri anlatıcının bu türlü biçimleme özgürlükleri sonucu oluşur.14 Yaşar Kemal’in kendine özgü biçimlemeleri de yadırganmıyor.

Halk anlatmalarında Köroğlu Çamlıbel’e yerleştiği zaman orada kimse yoktur; Yaşar Kemal orayı, Köse Kenan’ın yurdu diye nitelemiş ve Köroğlu’nun Köse Kenan yanında bir türlü “stage” dönemi yaşatmış: dağ başından inip yoldan geçen yolcuları, kervanları vurmayı Köroğlu onun denetimi altında öğrenecektir. Bu “çıraklık” dönemini başka anlatmalarda Köroğlu babasının yanında geçirir.

Köse Kenan’ı Yaşar Kemal, geleneğe uygun olarak ters, öfkeli, toksözlü, eşkıyalıkta pişmiş bir kişinin çizgileriyle canlandırıyor ve Köse’nin bir özelliği üzerinde duruyor:
“Çenesinin çukurunda bir tek tüy vardı. (...) Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar, dikilir, yere saplanırdı. (...) Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasa idi öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar, hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü... (...) Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. (...) Bu kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken bu arada da öfkesi geçiyordu.”15

Ben Köse Kenan’ın bu “kılıç gibi yere saplanan tüyü” motifine gördüğüm halk anlatmalarında rastladığımı hatırlamıyorum. Onun bu özelliğini Yaşar Kemal bir yerde dinlediği bir Köroğlu hikâyesinden mi (örneğin, benim bilmediğim ve Cengiz Tuncer’le konuşmasında sözünü ettiği Yusufeli anlatmasından mı) almıştır, kestiremiyorum. Belki de bu orijinal motif onun kendi buluşudur; öyle ise, o kadar yerinde bir buluş ki halk hikâyesi geleneğine ondan bir katkı olarak yerleşmesi beklenebilir.

Yaşar Kemal’in Köroğlu hikâyesini işleme yöntemiyle ilgili olarak bir de “Üç Köpük” motifi üzerinde duracağım. Bu motif de anlatmadan anlatmaya değişiklikler gösterir. Köpüklerin akıp geldiği suyun yeri, Üç Köpük yerine sadece bir pınarın, bir gölün suyu vb. ayrıntılar bir yana, motifin iki çeşitlenmesi var; 1) Köpükleri –ya da suyu– içmesi gereken Kör Babadır; içince gözleri sağalacak, vücudu gençleşecektir, ama, Köroğlu suyu babasına vermez, kendi içer; 2) Köroğlu’nun babasının da “Su”yun olağanüstü niteliğinden haberleri yoktur; Köroğlu ve Kır-At onu bir rastlantı ile içerler.16 Yaşar Kemal’in anlatması birinci çeşitlenmeye giriyor: Köroğlu babasının tarif ettiği yerden Üç Köpüğü avuçlarının içine doldurur, ama babasının yanına dönerken susuzluğa dayanamaz, ikinci ve üçüncüyü de içer. Bu anlatmada Köroğlu elinde olmadan, dışarıdan olağanüstü bir gücün zorlamasıyla babasını Üç Köpüğün getireceği şifadan yoksun bırakmıştır. Poshoflu Âşık Müdami anlatması da birinci çeşitlenmeye girer ama o, kahramanın bencilliğini vurgulamak isteyen daha gerçekçi bir anlatım taşıyor: ...Huruşan Ali Şat nehrine vardı; üç gün bekledi. Üçüncü gece sabaha iki saat kalarak ay ışığı gündüz gibi olmakla köpüklerin geçtiğini gördü. Sudan köpükleri tutup bir kap içine aldı. Yarısını kendi içti, yarısı kalınca dedi ki: “Babam zati iki gözden âmâ, aynı zamanda ihtiyardır; bunu ne yapacak içip?” Yarısını da Kır-At’a içirdi o köpüklerin. Döndü geldi. Babası sorduğunda dedi ki: “Sevgili pederim, köpükler geçmişti, tutamadım...”17

Yaşar Kemal halk hikâyecileri geleneğine uymuş, hikâyesini yer yer Köroğlu türküleriyle süslemiştir. Onun seçtiği beş türkünün hepsi Maraş anlatması metinlerinden alınmıştır18 Anlatı dilinde de Güneydoğu Anadolu ağızlarının özellikleri baskın görünüyor. Bu olgu onun anlatmasıyla Ferruh Arsunar’ın yayımladığı (Köroğlu, Ankara 1963) metin karşılaştırılınca göze çarpıyor. Bunu, Göğceli’nin yetiştiği yerin iliyle, Maraşlı hikâyecinin dili arasındaki yakınlıkla açıklamak gerekir.

Yaşar Kemal’in anlattığı “Karacaoğlan Hikayesi”ne gelince: Burada başka türden bir yaratma ile karşı karşıyayız.

Karacaoğlan konusunun kaderi, halk hikâyeciliği geleneğinde Köroğlu’nunkinden farklı. Bir hikâye bütünü olarak işlenmiş çok az metin var elimizde. Bunlardan biri halk geleneğinden alınmış gereçlerle çağdaş bir yazarın halk hikâyesi biçiminde düzenlediği bir metin.19 Tümüyle halk geleneğinden derlenmiş hikâye metni olarak tek Kırım anlatması gösterilebilir.20 Ama yine de Karacaoğlan efsaneleşmiş bir kişi. Onun biyografyası üzerine bilinenler şiirlerindeki ufak tefek, anıştırma türünden bilgilerle, sözlü gelenekte yaşayan dağınık menkabelerinden öteye gitmiyor21.

Yaşar Kemal anlatması “Karacaoğlan’ın aşık hikâyesi” ana çizgileriyle şöyle. (O, kahramanını “Karaca” diye adlandırmıştır.) Gurbete çıkmış Karaca göçmekte olan bir Türkmen obasına rastlar. Obadan Deli Hüseyin’le dost olur. Bey kızının çökmüş inatçı devesini, sazının ve sözünün büyülü gücüyle kaldırmayı başarması Bey kızı Elif’in ona vurulmasına vesile olur. Bey, kızının bir serseri aşıkla sevişmesinden gazaba gelir. Oba halkının Karaca’yı korumaları sayesinde, Karaca ile Elif bir zaman gizlenerek sevdalarını sürdürdükten sonra kaçmak ve Küçük-Alioğullarından bir Türkmen Beyine sığınmak zorunda kalırlar. Orada Bey onları evlendirir ve korur. Bir gün Karaca bir düğünde saz çalarken sazının teli kırılır. Bunda bir uğursuzluk, bir felaket işareti sezen Karaca hemen çadırına döner. Orada, Beyin yeğeni Halil’i Elif’in koynuna girmiş bulur. Gelişinden habersiz, yatakta uyuyanların üstlerine abasını örtüp çıkar, gider, bir daha da görünmez bir yerde. Karaca’yı, kardeşliği, vefalı dostu Deli Hüseyin çok arar, bulamaz. Karaca bir mağaraya girmiş, yitmiştir. Ama onun zaman zaman mağaradan çıktığı, ortalıkta görüldüğü söylentileri de duyulur. Deli Hüseyin bir gün öğrenir ki Sivas taraflarında bir yerde Han Mahmud adında bir aşık, sevgilisiyle suda boğulmuşlar; cesetleri birbirine sarılmış olarak bulunmuş; Karaca türküsüyle bunları diriltmiş. Deli Hüseyin kalkar, bu olayın geçtiği yere giderse de Karaca’sını bulamaz ve yollarda ölür. Elif artık ölüm döşeğine düşmüştür. Bir çerçiden Karaca’sının haberini alır. Son bir umutla, çerçiyi Karaca’ya gönderir. Karaca, Elif’i son bir kez görmek için obaya döner ama geç kalmıştır. Sazını Elif’in mezarı başındaki dut fidanına asar ve gider, kayıplara karışır.

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın sevgilisi Bey kızının adı Elif’tir. Başka Anadolu rivayetlerinde Elif’in yerini Karakız, Kırım anlatmasında da İsmikan Sultan alıyor; bu adlar Karacaoğlan’ın şiirlerinin hiçbirinde geçmez. Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın türkülerinde andığı kız, gelin adlarından Elif’i seçmiş sevgiliye, iyi de etmiş bence. Karacaoğlan iki güzel şiirinde anar Elif’i.

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye.
dizeleriyle başlayan birincisi, âşıkın sevgilisiyle geçen mutlu günlerinin bir türküsü olmalı. İkincisi, Karacaoğlan’ın kocalık çağında söylenmiş olacak; gezip dolandığı yerlerin (Antakya, Çukurova, Akçadeniz –yani Amik Gölü– Maraş, Göksün, Keferdiz, Erciyes...) geçit resmi içinde bu kez dinmeyen bir hasretin acısı ile anılıyor Elif’in adı:

Erciyes’te yağın karlar,
Seher ile göçen iller...
Zamanında Elif derler
Bir küçücük gelin gördüm.

Bu iki şiirden benim anladığım: Elif onun en büyük aşkı olmuştur. Yaşar Kemal, hepsi Karacaoğlan’ın yayınlanmış şiirlerinden seçilme 20 parça22 ile süslemiş hikâyesini. Bu iki türküyü yerleştirecek bir yer neden aramamış? Yazık...

Yaşar Kemal’in, Karaca ile Elif romanındaki eylem dizilerinin hemen hepsi halk geleneğinden alınma; kimisi olduğu gibi bırakılmış, kimisi üzerinde az çok oynanarak geliştirilmiş bunların. Karacaoğlan’ın zengin –ya da soylu bir Bey kızına aşık olması bütün anlatmalarda ortak. Murad Uraz’ın düzenlediği hikâyede Karakız, sevgilisi Karacaoğlan’dan uzaklaştırılır; hasta düşer, ölür. Karacaoğlan da bir mağaraya girer, sır olur. Bu son “kayıplara karışma” da Yaşar Kemal anlatmasıyla halk anlatmalarının ortak motiflerinden biri. Mağara, kimi anlatmalarda, “Kırklar Mağarası”, “Eshab-ı Kehf Mağarası” olarak çeşitlenir. Kimi anlatmalarda ise Karacaoğlan “Geyikler”e karışmıştır. Belki de onun adındaki “Karaca” kelimesi efsanenin bu biçime girmesini sonuçlandırmış.23 Türk halk inanışlarında geyiklerin “Pir”i (sahibi, koruyucusu) ve kimi zaman geyik, kimi de insan biçiminde görünen varlıklara rastlarız.

Karacaoğlan’ın, kendisi gibi zulme uğrayıp muratlarına ermeyen iki sevdalıyı birbirine kavuşturma motifi de sözlü gelenekten gelme. Bu “Mirze-i Mahmud” (Y. Kemal anlatmasında “Han Mahmud”) hikâyesinin başlı başına bir epizotunu oluşturur. Dursun Kılıç’ın Kars anlatması “Mirze-i Mahmud” hikâyesinde olay şöyle geçer: Mahmud’la Mısırlı Esad Paşa’nın kızı Nigar birbirine aşık. Bu ilişki Paşayı gazaplandırıyor; boyunlarını vurduracak iki sevgilinin. Ama, araya girenler, cezayı hafiflettiriyorlar: Paşa, kızı ile sevgilisini bir sandığa koyup deryaya attırıyor. Bütün davranışları ile Kerem’in Sofu’suna Yaşar Kemal’in Deli Hüseyin’ine benzeyen, Mahmud’un kardeşi Kanber kardeşini yitirmenin acısı ile dağlara düşüyor. Hızır ona Karacaoğlan’a başvurmasını öğütlüyor; Karacaoğlan geyiklere karışmış... Kanber Geyiklere sesleniyor; içlerinden biri, insan biçimine dönüşüp Kanber’in yanına geliyor. Bu Karacaoğlan’dır. Birlikte deniz kenarına varıyorlar.

Karacaoğlan sazını kıyıdaki kumlara gömmüş, sâzı orada bozulmadan kalmış; bunu hayra yoruyorlar. Nitekim Mahmud’la Nigarı Mansırlı Şahının adamları sandıkla bulmuşlar, karaya çıkarmışlar. Karacaoğlan, bir türkü ile Tanrıya yalvarıyor, onun sözleri ve o sırada beliren bir Dervişin de kerameti ile iki sevdalı diriliyorlar.24 Y. Kemal anlatmasında “sandık” motifi yok; Bey, Han Mahmud’u denizde boğdurur, Nigar da sevdiğinin ardından kendini sulara atar ve boğulur. Y. Kemal’in hikâyesinde bir başka çeşitlenme Derviş motifinin bir yana bırakılmış olasıdır, aşıkların dirilmeleri sadece Karacoğlan’ın türküsüne bağlanmıştır.

Karısını yabancı biriyle yatmış gören Karacaoğlan’ın yerini yurdunu terk edip bir daha görünmemek üzere çekip gitmesi Yaşar Kemal’in hikâyesinde önemli yeri olan bir epizottur. Bu eylemler dizisini de başka halk anlatmalarında buluruz. Kırım anlatmasında Karacaoğlan’ın aslı Belgrad’lı, adı İsmail’dir. Rüyasında İsmikan Sultan’a aşık olur. Onun yaşadığı şehre varır. Orada Murad Paşa adında kahve işleten biriyle dost olur. Zengin tüccar, Murad Paşa’nın araya girmesiyle kızı İsmikan’ı Karacaoğlan’a vermeye razı olur. Murad Paşa Karacaoğlan’a bir konak yaptırır. Bir gece, konaktaki Arap, İsmikan Sultan uyurken habersiz onun koynuna girer. Onları bu durumda gören Karacaoğlan, karısını Arab’ın suç ortağı bilerek, beddua eder, çıkıp gider. İsmikan Sultan, bu kargışın etkisiyle yatağa düşer, vücudunda onulmayan yaralar çıkar. Şifası, Karacaoğlan’ın hayır duasına bağlıdır. İsmikan’ın eski nişanlısı Karacaoğlan’ı arayıp bulur. Ona karısının günahsızlığı anlatılır, Karacaoğlan’ın Tanrıya yalvarmasıyla İsmikan iyileşir; ve iki aşık yeniden birbirine kavuşmuş olurlar.25

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın yerini yurdunu bırakıp gitmesine sebep, karısı Elif’in koynunda bir gece Küçük Alioğlu’nun yeğeni Halil’i bulmasıdır. Bu Karaca’yı yıkar, ama bunda Elif’in hiç suçu yoktur. O, şımarık, azgın Bey yeğeninin şantajına boyun eğmek zorunda kalmıştır; şöyle ki: Elif’i baştan çıkarmak için etmediğini koymamış; sonunda arzusuna erişemeyince kadına: “Bir şartla senden soğurum. Bir gece varır, senin yanında, sana dokunmadan yatarım. Sana elimi bile sürmem” diyor. Elif de, başka çaresi kalmayınca buna razı oluyor.

Kırım anlatmasında, hayin Arab’ın koynuna girdiğinden İsmikan Sultan’ın hiç haberi olmamıştır. Benim Çukurova’da –Ceyhan ilçesine bağlı İmren köyünde derlediğim anlatma daha gerçekçi bir biçim almış, Karacaoğlan’ın yeğeni Gök Yusuf dayısının karısına aşık. Karacaoğlan, bir düğünde saz çalmak üzere obadan ayrıldığı bir gece Gök Yusuf kadını kandırıyor; birlikte yatıyorlar. Düğünde birden sebepsiz, sazının teli kırılan Karacaoğlan bunda bir uğursuzluk bir felaket seziyor; evine dönüyor, karısı ile Yusuf’u boyun boyuna yatar görünce üstlerine kürkünü atıp düğün yerine dönüyor. Ertesi günü, karısına iki türkü ile içini döktükten sonra bırakıp gidiyor. Bu olaydan sonra o, kendisiyle “dokuza kadar hangi kız atışabilirse (yani, türküsüne dokuz bent bir türkü ile cevap verebilirse) ancak onunla evlenmeye ahd etmiş; böyle bir kıza rastlayamadığı için de bir daha hiç evlenmemiş.26

Bu son anlatmada Yaşar Kemal’inki ile ortak bazı öğeler seziliyor: Kadının oynaşı Karacaoğlan’ın yeğenidir; Y. Kemal anlatmasında Beyin yeğeni. İki anlatmada da, başına gelecek felaketi Karacaoğlan’a sazın telinin kırılması haber verir. Yaşar Kemal bu epizotu dinlediği bir rivayetten olduğu gibi mi almıştır, yoksa üzerinde oynamış mıdır kestiremiyorum.

Yaşar Kemal’in anlatmasında aşk hikâyesi, sevgilisinin mezarı başına gelen Karaca’nın sazını asıp gitmesiyle sona erer. Bu motif de halk geleneğinde değişik biçimler almış olarak yaşıyor. Akşehirli Ahmed Hamdi Efendi adında birinin bıraktığı 1292 H. (1875) tarihli bir defterde, Karacaoğlan’ın Maraş yöresinde Çezel yaylasında 96 yaşında öldüğü, tenha bir pınar başına gömülmüş ve sazının da çürüyünceye kadar mezarının başı ucundaki ağaçta asılı kalmış olduğu rivayeti aktarılmıştır.27 Mut ilçesine bağlı Çukurbağ köyü yakınında bir tepede Karacaoğlan’ın, karşı tepede de sevgilisi Karacakız’ın mezarları diye inanılan yerlerin gösterildiğini ben 1967’de bu köye gittiğim zaman öğrenmiştim. Cahit Öztelli de o yöre halkının ziyaret ve adak yerleri olarak kutsalladıkları bu iki tepe üzerine tamamlayıcı bilgiler vermiştir. Tepede bir mağara varmış; Karacaoğlan, sağ iken bu mağarada otururmuş; ölürken orada bir cönkünü bırakmış.28 Bu son anlatmada sazın yerini cönk alıyor. Yukarıda özetlediğim Mirze-i Mahmud hikâyesinde, Karacaoğlan’ın sazını deniz kıyısında kumlara gömdüğü anlatılır; “saz orada bozulmadan kalmış” denir. Yaşar Kemal, çeşitli biçimlere bürünmüş bu simgeyi örten perdeyi, örslemekten korkar gibi usulca aralayarak hikâyesini bağlıyor: “Karaca, mezarın başındaki o dut fidanına sazını astı. Başında bekleyen adama: ‘Bu saz burada kıyamete kadar kalacak’ dedi, oradan ayrıldı. Adam, Karacaoğlan’ın ne demek istediğini anlamıştı.”

Yaşar Kemal’in, yalnız Köroğlu ve Karacaoğlan hikâyelerinde değil, bütün yazdıklarında halk geleneğinin türlü konularına, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının, halk kültürünün çeşitli yönlerine ilişkin yığınla bilgi var: İnanışlar, töreler, törenler, atasözleri, deyimler, tekerlemeler, alkışlar, kargışlar, vb. Onun neleri, ne ölçüde gelenekten olduğu gibi aktardığı, bunlardan esinlenerek ve güçlenerek, kendi yazar ve sanatçı kimliği ile bu geleneği ne ölçüde, nasıl aştığı sorunları üzerinde araştırmalar çağdaş Türk edebiyatının bir yönünü öğrenme çabasında çok yararlı olur. Ben bu türden bir girişime birkaç örnek vermekle yetindim. Umarım ki, dilbilimi, edebiyat, etnoloji vb. alanlarından böyle bir girişimi yürütme heveslileri, örneğin doktora tezlerine konu arayan gençler çıkar da, benim bu küçük denemem bir işe yaramış olur.

NOTLAR

1 Bu hikâyelerin adları için bk. P.N. Boratav, Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği, Ankara 1946, s. 312
2 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi. İstanbul 1976, s. 256-257
3 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri... s. 34, 77, 329, v.d.
4 Akşam Gazetesi 28.1.1966
5 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi, s. 261-252
6 Kaşak: çalı gibi
7 Gölük: yük hayvanı.
8 Eğme: Kara çadıra bitişik, bükülmüş, eğilmiş dallardan yapılma, hayvanlar için, üstü çulla örtülü sığınak.
9 Yaşar Kemal, Kimsecik, Cumhuriyet gazetesi, 18.1.1980
10 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 262-263.
11 Pertev Naili (Boratav), Köroğlu Destanı, İstanbul 1931, s. 8 vd.
12 Bak: Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 8, 21, 23, 24, 58-60; Ali Özder, Artvin Folkloru, Ank. 1970, s. 18-19; Yusuf Gül, “Doğu Anadolu Efsaneleri” Türk Folklor Araştırmaları, sayı 339, 1977, Ali Rıza Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, V. Ankara 1935, s. 98
13 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 77
14 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 179 vd.
15 Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, İstanbul 1971, s. 96 vd.
16 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 24, 62, 84; P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251; Ferruh Arsunar, Köroğlu, Ankara 1963, s. 27-28
17 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251
18 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 159 v.d. Yaşar Kemal’in aldığı türküler bu kitapta şu numaralardadır: 2, 3, 7, 8, 131
19 M.U. (Murad Uraz), Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1939, Ayrıca bak.: P.N. Boratav, Halk Hikâyeleri, s. 174, not 187; Murad Uraz’ın bu ilk denemesinden sonra Karacaoğlan Hikayesi’nin aynı yöntemle düzenlenmiş birçok baskıları yapıldı: Murad Uraz-Selami Münir Yurdatap, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1941; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan, İstanbul 1952; Rasih Yukay, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1954; XXX, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1959, 1965, 1968; Fevzi Gürgen, Karacaoğlan ile Yayla Güzeli, İstanbul 1967, 1971; Murad Uraz, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1970; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan’ın Aşk Maceraları, İstanbul, 1959, 1966, 1968, 1970, 1972. Bunlara bir de Âşık Ali İzzet Özkan anlatması bir Karacaoğlan hikâyesini eklemeliyiz; “Karacaoğlan’ın Erzurum Seyahati” başlığını taşıyan bu metin Ahmed Adnan Saygun’un Karacaoğlan: Yeni Bilgiler Bir Rivayet (Ankara 1952) adlı kitabında yayımlanmıştır. Krş.: İlhan Başgöz, Ali İzzet Özkan Ankara 1979, s. 6, 39
20 W. Radloff, Proben der Volksliteratur der türkischen stamme VII.: Die Mund Halk Hikayeleri, s. 184, 185
21 Cahit Öztelli, Karacaoğlan: Bütün Şiirleri, İstanbul 1970, s. XVII v.d.
22 Bu şiirler Yaşar Kemal anlatmasındaki sıra ile Cahit Öztelli’nin kitabında Karacaoğlan Bütün Şiirleri şu numaralardadır: 175, 45, 288, 168, 31, 143, 440, 131, 417, 241, 224, 89, 63, 320, 386, 387, 342, 238, 171. Yaşar Kemal’in kitabına koyduğu (s. 197) ve “Han Mahmud” hikâyesinin bir anlatmasından alınmış olduğunu sandığım dörtlük bu listede yoktur.
23 Bk.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 168, not. 183
24 P. N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 41, 91, 93, 166, 168. Hikayenin Âşık Dursun Kılıç anlatması benim arşivimdeki yayınlanmamış metinler arasındadır. İlhan Başgöz’ün incelediği bir Türkmenistan anlatması “Karacaoğlan hikâyesi”nde Karacaoğlan, Mansur Padişahın oğlu görünüyor; bak.: Ulusal Kültür dergisi, sayı 4, 1974, s. 123, 134
25 Kırım anlatması Karacaoğlan hikâyesinde “İsmikan Sultan’ın vücudunu yaraların kaplaması” motifinin oluşmasını, Karacaoğlan’ın “sıracalar çıksın nazik teninde” dizesini içeren bir kargış şiirinin etkilemiş olacağı düşünülebilir. Bak.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 149, 150. Bu şiirin tam metni C. Öztelli, Karacaoğlan, No. 218
26 P.N. Boratav, “Çukurova’da folklor derlemeleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi V, 1947, sayı 3, s. 272-273
27 İ. Aczi Kendi, “Karacaoğlan” Konya dergisi, s. 46, 1942, C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XXIII-XVI; Ahmet Hamdi Efendi’nin bu notlarındaki bilgilerin Karacaoğlan anlatmaları ile ilişkileri üzerinde İlhan Başgöz 1949 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde savunduğu doktora tezinde (“Biyografik Halk Hikâyeleri”) durmuştur. Yayınlanmadan kalmış olan bu incelemenin bir özeti: “Turkish Folk Stories About the Lives of Minstrels” Journal of American Folklar, cilt 65, 1952,
s. 331-339; Karacaoğlan’la sevgilisi Karakız’ın muratlarına eremeden ölmüş ve karşılıklı iki tepeye gömülmüş oldukları üzerine bir anlatma da: İshak Refet (Işıtman), Karacaoğlan, Ankara 1932, s. 35
28 C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XV

Bilim ve Sanat, Şubat 1982, sayı 14, s. 9-15.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 16/10/2008 - 38 Olayları

38 Olayları

Rüştü Asyalı ile birlikte, Nâzım Hikmet üzerine 'Ben Bir İnsan' adıyla bir oyun düzenlemiştik. Nâzım Hikmet'in doğum günü 15 Ocak 1901 olarak benimsenmiştir. Doğumunun 100. yılında, 15 Ocak 2001'de, Ankara'da Şinasi Sahnesi'nde izleyicinin ilgisine sunulan oyun, üç yıl boyunca, Devlet Tiyatrosu'nun değişik sahnelerinde tam bir dolulukla oynandı. Rüştü Asyalı gibi bir karakter oyuncusu; bir yandan, masal kahramanı Keloğlan'la İsmail Dümbüllü ödülünü alırken, öte yandan, şiirlerini, yaşadığı dönemleri yorumlayarak Nâzım Hikmet'i yeniden yaşattı.

Mustafa Şerif Onaran

Cumhuriyet / Kitap- Ölümüne yakın insanın kendiyle ödeşmesi gerekir. Biz de böyle bir anlayıştan yola çıkıp Nâzım Hikmet'in yaşama serüvenindeki önemli dönemlere değindik.Gönül isterdi ki bu oyunun kitabı biraz geç basılmasın, 'Ben Bir İnsan...' oynarken izleyicinin ilgisine sunulsun (BEN BİR İNSAN, Nâzım Hikmet'e Armağan Oyun, Mustafa Şerif Onaran-Rüştü Asyalı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2004).

 

İiyi bir insandı o!

Kitabın 'Önyazı'sında söylediklerimi anımsatmak isterim:'Bir insan öleceği zaman hayatıyla hesaplaşmalı.Bu anlayıştan yola çıkarak Nâzım Hikmet'in geçmişine baktık. Hayatında sevdiği kadınlar vardı. Bir davaya inanmıştı. Haksızlıklara uğramış, yıllar yılı hapiste kalmıştı. Afla çıkınca da sürekli baskı altında tutulmuş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmıştı.Kendi sürgününde kocaman bir hapishane gibiydi dünya.Yurdunu, yurdunun insanlarını özledi. Şiire sığınmasa, yüreğine daha erken yenik düşebilirdi.Dostlarına hep inandı ama, dostlarının onu yalnız bıraktığını gördü. İnandığı görüşleri paylaşmayan yoldaşları da onu partiden dışladı. 'Muhalif tavır'la yaşamak zordur! Nâzım Hikmet'in hayatındaki küçük bir ayrıntı bile büyük bir oyun olur.Biz kimi özelliklerine değinerek geniş bir çerçeve çizdik. Oyunu tekdüze bir anlatıdan kurtarmak için hangi ayrıntıları dramatik öğelerle işleyeceğimizi saptadık.Bu büyük şaire dünya sahip çıkmasaydı unutulacak mıydı?Ona yapılan kötülüklerde hepimizin biraz payı olduğuna inanmalıyız. Susmak da, üzülmek de, öfkelenmek de bir anlam taşımıyor artık.Onun bizim sevgimize ihtiyacı var. Gözyaşı dökmemizi ya da yumruklarımızı sıkmamızı istemez.İyi bir insan o! Büyük bir şair. Anadolu'nun herhangi bir yerine değil, yüreğimize gömülmeli. Yeryüzüyle örtülmeli üstü..'

 

Kararı önce verilmiş bir yargı

''Muhalif tavır'la yaşamak zordur' diyordum.Şevket Süreyya Aydemir, hükümetle barışması için Nâzım Hikmet'i Ankara'ya çağırmıştı. Devrimci bir hükümetle uyumlu çalışmak uysallık sayılmazdı.Zamanın Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer böyle bir desteği istemenin ötesinde, onu, Kurtuluş Savaşı üzerinde destan yazmaya özendiriyordu.Bu davranışlar Nâzım Hikmet'i öfkelendirmişti. Kiralık bir kalem miydi o? Arkadaşı Şevket Süreyya Aydemir'e küstü. Kendi anlayışına çekilerek özgürlüğünü yaşamak istedi.İşte '38 Olayları' dediğimiz; Nâzım Hikmet'in 'Harp Okulu' ile 'Donanma'yı isyana kışkırttığı savlarıyla yargılanması, bu Ankara yolculuğundan sonraki dönemin gelişmeleridir.Olayın üzerinden 70 yıl geçmiş. 'Ben Bir İnsan' belgelere dayanan bir oyundu. O belgeleri anımsatarak 70 yıl sonra, Nâzım Hikmet'e oynanan oyunun günümüze de ışık tutacağını umuyoruz.Ömer Deniz adında bir Harp Okulu öğrencisine, Nâzım, 'Köylü erata komünizmi öğretin' diyesiymiş. Ön soruşturmada baskı altında tutulan öğrenci, yargılamada bunların yalan olduğunu 'Askeri talimatnameler neyi gerektiriyorsa, öyle yapılmasını' söylediğini belirtir.Haluk Şehsuvaroğlu ile Fahri Çoker savcı Şerif Budak'ın yardımcılarıdır.'Elde hiçbir kanıt yok. Her yerde satılıp okunan kitaplar suç unsuru olamaz. Elde kanıt olmadan Nâzım Hikmet nasıl yargılanacak?' diye sormalarına savcı Şerif Budak'ın yanıtı düşündürücüdür:'Biz bu davada kanıt arayacak kadar saf değiliz.'Nâzım Hikmet bir önyargılı davranışın kurbanı mıdır?'Donanma Davası' Erkin gemisinde görülmektedir.Fahri Çoker diyor ki:'Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için, devamlı hareket halinde. Böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali yok.'Nâzım Hikmet'e Harp Okulu Davası'ndan 15, Donanma Davası'ndan 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezası verildi. İndirimlerden sonra 28 yıl 4 ay...Atatürk ağır hastaydı. Nâzım Hikmet'in dayısı Ali Fuat Cebesoy'un Atatürk'le görüşmesine izin verilmiyordu. Ali Fuat Cebesoy'un; 'Milli Mücadele'deki şerefimi, hakkımı veriniz. Yeğenimi haksız yere mahkûm etmeyiniz' dediği söylenir.Belki Milli Mücadele kadroları arasında da bir temizleme eylemi söz konusuydu.'Ben Bir İnsan' oyununda Nâzım Hikmet şunları söyleyecektir:'Belki, ben, görmezden gelinmesi gereken bir ayrıntıydım. Ama Paşa Dayım Atatürk'ün sınıf arkadaşıydı. Selanik'te içtikleri rakının tadını unutmayan Mustafa Kemal, İzmir suikastının davası görülürken, sırf dayımın hatırı için, bazı paşaları bağışlamıştı. Milli Mücadele'de, Batı Cephesi'nin emanet edildiği bir komutandı dayım. Ama Atatürk'e yaklaşmasına bile engel olunuyordu.'Nâzım'ın hüküm giymesi Mareşal Fevzi Çakmak'ın inadı mıdır? Mustafa Kemal Ali Fuat Paşa'yı; 'Görüyorsun ne durumdayım. Mareşal'i darıltmadan siz bir çözüm bulun artık' mı demiştir?Yetmiş yıl önceki sağır toplum neden bu davaya duyarsız kalmıştır?

 

Bir mektup

Haluk Şehsuvaroğlu Nâzım Hikmet'in güvenini kazanan bir savcı yardımcısıydı. Nâzım Hikmet Erkin gemisinin sintinesinde, deniz ortasında, dünya ile ilişkisi kesik, Atatürk'e yazdığı mektubu Şehsuvaroğlu'nun ulaştıracağını umuyordu.Şehsuvaroğlu da pek umutlu görünmüyordu:'Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda ağır hasta. Eline ulaştırırlar mı, bilmem. Ama ben oraya götürür, kayıtlara geçiririm.' Nâzım Hikmet'in, daha Donanma Davası belli olmadan, Atatürk'e yazdığı söylenen mektup şöyledir:'Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına:Türk Ordusu'nu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla, 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanması'nı isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim.Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.Askeri isyana teşvik etmedim.Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında, seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu 'inkılap askerini isyana teşvik' damgasının, ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.Kemalizm'den ve senden adalet istiyorum.Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.'Nâzım Hikmet RanBu mektup Dolmabahçe Sarayı'na gitmiş, kayıtlara geçmiş, ama Atatürk'e verilememiş.Nâzım Hikmet'in 'muhalif' kişiliğini bilenler böyle bir mektubun hiçbir zaman yazılmadığını öne sürmektedir.

 

'Kuvayi Milliye'

Nâzım Hikmet, 'Benerci' ile giriştiği destan denemesinde, sömürgeci güçlerin, bir dönemin önderini işbirlikçi gibi göstererek devrimci eylemi nasıl bastırmak istediklerini anlatır.'Bedrettin'de 'Fetret Dönemi' Osmanlısının nasıl acımasız olduğunu, devlet ile halk arasındaki çelişkinin getirdiği yalnızlığı, kana bulanan umutların nasıl söndüğünü gösterir.Hapishanede zaman ağır geçer. Dilekçelere umut bağlanır. Dokumacılık oyalar insanı. Ama asıl 'şiir'dir insanı kurtaran.Atatürk'ün ölümünden çok sonra, Nâzım Hikmet'in 'Kuvayi Milliye'yi 'içerde' yazmaya başlaması, Anadolu insanının nasıl bir güç oluşturduğunu göstermek içindir. Paşaların adı yoktur o destanda. Mustafa Kemal Paşa bile 'O'dur. Ama 'O' dert anlayandır. Adı bilinmeyen kahramanların destanıdır 'Kuvayi Milliye'.Nâzım Hikmet 1951 affıyla özgürlüğüne kavuştuktan sonra, yurtdışında kendi sürgününü yaşamak zorunda kaldı. Dönemin Bakanlar Kurulu onu Türk vatandaşlığından çıkararak 'vatan haini' ilan etti.Türkiye'nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı'nda, 16 Ekim 2008'de, benim sunacağım 'Bir Destan Şairi Olarak Nâzım Hikmet' söyleşisinin şiirlerini Rüştü Asyalı yorumlayacak.Milli Kütüphane Başkanlığı ile VEKAM'ın (Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi) düzenlediği şiir söyleşilerinden birisidir bu!Nâzım Hikmet Türk vatandaşı değil ama Türkçe'nin ozanı. Onu yeniden vatandaşlığa almak olanaksız mı? Artık bunların önemi kalmadı. Frankfurt Kitap Fuarı'nda Nâzım Hikmet söyleşisini dinleyenler bir Türk ozanını alkışlayacak. Nâzım Hikmet Türk vatandaşlığına alınmasa da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın oraya gönderdiği ozan bir Türk ozanıdır.

 

70 yol sonra

'38 Olayları' üzerinden 70 yıl geçti. Asıl onu yargılayanların suçlu olduğu anlaşıldı.Nâzım Hikmet'in hiç mi suçu yoktu?Büyük bir ozan olmaktı onun suçu. Şiirlerinin etkisiyle toplumu bilinçlendirmesiydi. Yalnız Türk toplumu değil, başka toplumları da bilinçlendiren bir ozan!Bugün de öyle. Satılmayan, kiralanmayan kalem en güçlü silahtır. Tutuklamalar, gözdağı vermeler o kalemi daha da keskinleştirir.Kararı önce verilmiş yargı, bumerang gibi geri teper. Asıl yargılananların yargılayanlar olduğu anlaşılır.

9 Ekim 2008
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 11/10/2008 - KARADUT

Kategori: Siir Tahlilleri
KARADUT
 
Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
 
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.
 
Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
 
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
 
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.
 
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

 

 
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 11/10/2008 - Fahriye Abla

Kategori: Siir Tahlilleri
Fahriye Abla
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla,
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Kaynak: Modern Turk Siiri, Ahmet Necdet, Broy 1993

Ahmet Muhip Dranas
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 11/10/2008 - CAHİT SITKI TARANCI'NIN ÜNLÜ "35 YAŞ" ŞİİRİ

Kategori: Siir Tahlilleri
CAHİT SITKI TARANCI'NIN ÜNLÜ "35 YAŞ" ŞİİRİ
Kategori: Siir

        35 YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

 

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar
Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

 

Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misâli o musalla taşında.

                          CAHİT SITKI TARANCI

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 11/10/2008 - KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ

al_sah.jpg

___________________
*Ali ŞAHİN (alsah)
Kastamonu- Taşköprü
___________________

Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?). Halen Taşköprü ilçe merkezinde ikamet etmekteyim.
_____________
İletişim İçin / E-Postalarım:
_____________

asahin37@gmail.com
asahin37@hotmail.com
asahin37@msn.com
asahin37@mynet.com

Ali Sahin / Em.TDE Ogr.

ismim@sitemynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın

______________________________________________

Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesinde bir il; Kastamonu ve ilçeleri: Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya ile ilgili siteler...

_____________________________________________

Bu sayfada zaman zaman ziyaret edip beğendiğimiz yöremizle ilgili Web sitelerinin linkleri bulunmaktadır. Sitenize kolayca ulaşmayı sağlayacak linkin bu sayfada yer almasını istiyorsanız lütfen bize bildirin.

Esintiler
______________________________________________

KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ

_________
::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..."
___________________________________________

AZBUZ

DersimizEdebiyat (Azbuz) / Kasım '06

KaralamaDefteri / Şubat '07

Taşköprü'nünSesi (Azbuz) / Şubat '07

YeniDoğanGüneTürkü

BENİMBLOG

Alsah
Aylık Kültür Sanat Edebiyat Ve Eğitim Dergisi / Nisan '06

ÇocukVeEdebiyatı / Ocak '06

E'denZ'yeEdebiyat / Ekim '06

BLOGCU

AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07

AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07

EdebiyatGündemi / Kasım '05

Güldeste
EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05

GünDem / Haziran '07

Günden Güne / Haziran '06

Günlerin Getirdiği / Mayıs '06

ÖykülerÖykücüler / Aralık '05

KastamonuNet / Aralık '05

RomanYazıları / Aralık '05

SarıYazma
RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06

ŞiirlerŞairler / Aralık '05

Taşköprü'denBakış / Kasım '05

UmudaYolculuk / Mayıs '06

YedinciSanat / Aralık '05

YenidenDergi / Haziran '07

YeniDergi / Ocak '07

BLOGCU'da Yeniler

AyIşığı

GüneşeKarşıYürümek

İşte Öyle Bir Şey

Okudukça

YeniGüneTürkü / Ocak '07

MYNET

DersimizEdebiyat / Mayıs '06

E - Edebiyat / Ağustos '06

Edebiy@t / Kasım '05

Edebiy@t 2005 / Eylül '05

EdebiyatDünyası / Aralık '05

Esintiler / Haziran '05

GerçeğinSesi / Eylül '05

Gökırmak / Temmuz '05

Güncem'den / Temmuz '05

KastamonuNet / Eylül '05

Öykü / Ocak '06

SanatVeToplum / Mayıs '06

Taşköprü'denEsintiler / Ağustos '05

Taşköprü'nünSesi / Temmuz '05

TaşköprüYazıhamitKöyü / Ekim '05

YenidenDergi / Kasım'05

YenidenKastamonuNet / Ağustos '06

YeniEdebiyat / Ocak '06

DİĞERLERİ

AlsahGünlüğü / Temmuz '07

Esintiler (Blogosfer) / Ağustos '06

Yeniden
Aylık Kültür Sanat Edebiyat ve Eğitim Dergisi / Kasım '07

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
AlsahBlog'da Ara

• 28/9/2008 - Şiir sever misiniz?

Kategori: Siir Tahlilleri
 

Şiir sever misiniz?


 
RADİKAL KİTAP / 26/09/2008

Şiirle ilgiliyseniz şairlerle de az çok ilgilisiniz demektir. Şairler dışarıdan nasıl görünürlerse görünsünler duygusaldırlar; kiminin fırtınası içindedir kimininki dışında. Kabul, klişe bir açıklama oldu bu ama daha klişesi de var: Şairler hassastır. Kapıldıkları mevzuyu uçlarına kadar götürme eğilimindedirler. Dolayısıyla vukuatları çoktur. Yazdıkları kadar, dedikleri ve yaptıklarıyla da şaşırtırlar. Bakalım sizi testimizle de şaşırtabilecek miyiz?

1) 1935 yılında kalem kavgasına giriştiği Peyami Safa’ya içinde “Sen bu kavgada/ bir nokta bile değil,/ bir küçük, eğri virgül,/ bir zavallı vesilesin!..” dizelerinin bulunduğu “Bir Provokatör Üstüne Hiciv Denemeleri” isimli şiiri yazan şairimiz...
a) Attilâ İlhan
b) İlhan Berk
c) Bedirhan Gökçe
d) Nâzım Hikmet

2) Anektodun yalancısıyız: Kilolarıyla başı belada olan şairimiz, bir yokuşun sonundaki lokantanın önünde dinlenirken içeriden çıkan garson:
- Buyrun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız? Şarimiz tebessüm edip:
- Evlat, demiş. Müsaade edersen biraz nefes alacağım.
Kimdir bu tombik şairimiz?

a) Yahya Kemal
b) Ahmet Haşim
c) Behçet Necatigil
d) İbrahim Sadri

3) Aşağıdaki şairlerden hangisi “Türk şiiri içinden Yahya Kemal’den hatta daha da ileri gidelim Servet-i Fünun’dan bugüne gelinceye kadar Türkiye’de şiir yazmış olan herkesten çok daha fazla iyi şiirim var” demiştir?
a) Yılmaz Erdoğan
b) Hilmi Yavuz
c) Ece Ayhan
d) İsmet Özel

4) Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Ahmet Haşim, Cahit Külebi, Tahsin Saraç, Ahmet Muhip Dranas, Hasan İzzettin Dinamo gibi şairleri aramızdan alan uğursuz ay...
a) Ekim
b) Mart
c) Haziran
d) Mayıs

5) Askerde şiir yazabilmek için dişlerini çektirip istirahat alan şairimiz...
a) Yusuf Hayaloğlu
b) Nihat Behram
c) İsmet Özel
d) Enver Gökçe

6_ Türkiye İşçi Partisi’nin bir kongresinde hararetli tüzük tartışmaları yapılırken kürsüye çıkıp “Bu ülkede sosyalist olmak için tüzük değil büzük lazım büzük!” diyen şairimiz hangisidir?
a) Can Yücel
b) Ataol
Behramoğlu
c) Cahit
Zarifoğlu
d) Metin Altıok

7) Yıllar önce Ankara’da kapı kapı dolaşıp kendi adını anarak “Ünlü şair .... burada mı oturuyor?” diye soran nev’i şahsına münhasır şairimiz kimdir, yahut boşluğu doldurunuz...
a) Murathan Mungan
b) Enis Batur
c) Attilâ İlhan
d) İlhan Berk

8) Bir arkadaşıyla girdiği iddiayı kaybederek adından bir harf atan şair kimdir? Not: İddia neydi, artık bilmek istiyoruz...
a) Süreyyya Evren
b) Cemal Süreya
c) Turgut Uyar
d) Ahmet Selçuk İlkan

9) Mülkiye’de okurken, âşık olduğu sınıf arkadaşı için “Monna Rosa” isimli
destansı bir şiir yazan şairimiz kimdir?

a) Özdemir İnce
b) Haydar Ergülen
c) Cemal Süreya
d) Sezai Karakoç

10) Tek şiir kitabı Türkiye’nin en çok baskı yapan şiir kitaplarından biridir. Tek kitapla şair olunur mu eleştirilerine “Tek kitapla peygamber olunuyor da şair niye olunmasın” diye cevap vermiştir. Kimdir bu güzel şairimiz?
a) Hasan Hüseyin
b) Edip Cansever
c) Orhan Veli
d) Ahmed Arif
Değerlendirme: Her doğru ceva bın karşılığı 10 puandır.
 Cevap anahtarı:
1d, 2-a, 3-b, 4-c, 5-c, 6-a, 7-d,
8-b, 9-d, 10-d

0-30 İlgilenmiyorum
Öncelikle kopya çekmediğiniz için sizi kutlarız. Şiirle ilginiz ergenlik ve askerlik yılları arasına sıkışıp kalmış. Yani okumadan yazmaya başlamışsınız. Güllü kartpostallar üzerine döşenmiş aşk şiirlerini ve kamuflaj desenli kahramanlık şiirlerini gördünüz mü içiniz titriyor. Şu aralar şiirle ilişkiniz radyodaki şiir programlarını dinlemekle sınırlı. Yine de fazla dert edip bünyeyi zorlamayın, yukarıdaki sorular biraz kazıktı zaten.

30-50 Platonikim
Sizin de kopya çekmediğiniz aşikar. Kafadan atarak bu kadar puan toplama ihtimaliniz de düşük olduğuna göre belli ki şiire ve şairlere bir aşinalığınız var. Belki lise edebiyat hocanız, belki şiir yazmadan önce okumaya başlamanız... İşi lise düzeyinde bırakmayıp bir iki adım daha atmanın vakti gelmedi mi sizce? 
 
50-80 Seviyorum
Helal olsun! Sorular kazıktı, biz bile bir kısmını testi hazırlarken öğrendik. Eğer birilerinden yardım almadıysanız iyi bir şiir seversiniz demektir. Niye mi? İşin anektod kısmıyla, sapıyla çöpüyle bu kadar ilgilenen biri şiirle haydi haydi ilgileniyordur demektir.
Geniş bir genelleme oldu ama test hazırlamak böyle bir şey. Tanıştığımıza memnun olduk.

80-100 Şairim
İki buçuk ihtimal var: Ya kopya çektiniz, ya şairsiniz! Kopya çektiyseniz teessüf ederiz. Şaka şaka! Kopya verimli bir öğrenme yolu olabilir. İkinci ihtimale gelince: Şair olma ihtimaliniz hakikaten büyük. Çünkü edebiyat loncasında kulağı başkalarının vukuatlarına en çok kesik olanlar şairlerdir. Bu yüzden diğer şairler hakkında kulaktan kulağa anlatılan pek çok hikâyeye aşina olmanız doğal. Buçukuncu ihtimal de iyi bir edebiyatsever olmanız.

Test hazırlayıp testler@gayet.net adresine gönderin 50 YTL kazanın.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Kültür, Sanat, Edebiyat, Briç ve Matematik Oyunları

Son yazılar

ÜSTÜME GELME İKİNDİ SERİNLİĞİ
Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!
Eşi onu anlattı
Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar
38 Olayları
KARADUT
Fahriye Abla
CAHİT SITKI TARANCI'NIN ÜNLÜ "35 YAŞ" ŞİİRİ
KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ
Şiir sever misiniz?
edebiyat ve sanat ödülleri
tutunamayanlar'da karnaval
12 Eylül'ün inanılmaz işkence yöntemleri 12 Eylül 2008
2050'de bunlar hayatımızda olmayacak
Evrensel Kültür, ‘Barışı Anlatın’ Öykü Yarışması’nda dereceye giren öykülere ve sahiplerine yer veriyor
'Çirkin Kral' Yılmaz Güney Türkiye'den Nasıl Kaçtı?
'Hükümet kulpları' hep kaybediyor
Nuri Bilge Ceylan en iyi yönetmen
44. Sait Faik Hikâye Armağanı Behçet Çelik’in…
Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a: 2005 Yılı
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”
“İyi romancı ahlâk dışı biridir”
Leyla’nın Rengi
Çisenti
İLHAN SELÇUK YAZILARI

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Gazeteler
Hangi Sinemada Hangi Film
Günlük Gazetelerin ilk Sayfaları
Güncel Türkçe Sözlük'te Söz Arama
İngilizce-Türkçe Sözlükte Arama
Google'de Ara
T.C Kimlik Sorgulama
Vergi Kimlik Numarası Sorgulama
Seçim Kütükleri İçin Seçmen Sorgulama
T.C Emekli Sandığı
Türk Dili Dergisi
YazınSanatı
Zeynep Oral- Esintiler
Orhan Kemal Sitesi
Bia.Net
Sinema / Nerde Ne Var?
Milliyet- Kitap
Radikal- Kitap
Cumhuriyet- Kitap
Kitap-lık Dergisi
Yeni Asır Gazetesi
Çağdaş Türk Dili
Atatürkçü Düşünce Derneği
Dost Linkler
İlhan SELÇUK- "Pencere"den
Edebiyat Gündemi
Güldeste / En Güzel Atatürk Şiirleri Seçkisi
Yedinci Sanat
Öyküler/Öykücüler
Şiirler/Şairler
Roman Yazıları
Katamonu Net
Çocuk Ve Edebiyatı
SarıYazma / Rıfat Ilgaz Arşivi
AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07
AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07
GünDem / Haziran '07
Günden Güne / Haziran '06
Günlerin Getirdiği / Mayıs '06
GüneşeKarşıYürümek
İşte Öyle Bir Şey
Okudukça
YeniGüneTürkü / Ocak '07
Taşköprü'denBakış / Kasım '05
UmudaYolculuk / Mayıs '06
YenidenDergi / Haziran '07
YeniDergi / Ocak '07
YeniGüneTürkü / Ocak '07
ALİ ŞAHİN (a.alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..."

Kategoriler

  • Ali ŞAHİN (a.alsah) Yazilari
  • Arastirma
  • Bric
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Egitim
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap Ozetleri
  • Masal
  • Matematik Oyunlari
  • Odul
  • Oyku
  • Oyku Inceleme
  • Roman Inceleme
  • Siir
  • Siir Tahlilleri
  • Soylesi
  • Yorum
  • Arkadaşlar

    AlsahIndex
    AlsahBloglariIndeksi
    BenimEserlerim
    ayseliden
    Aykiz
    astroakademi
    ahmetyazar
    AR
    alperence
    aakif
    siiryarismasi
    akiks
    aylinkircali
    fatoscb
    edakeskin
    gazikemal
    muzaffererdem
    senpazarli
    aysunsay
    berrinsulari
    gorseldil
    Guldeste
    yedincisanat
    siirlersairler
    ahmetturanaltunsu
    alisahin37
    ANDAY
    begonya35
    benhaladeliyim
    canandansiirler
    cocukca
    derlemeler
    dertligarip
    dilsizmutercim
    ehicran
    emeginsanati
    esevcanca
    eyferu
    ferideozmat
    geda
    hamitakcay
    HandanGokcek2
    Hasan37
    hazanmevsimi
    huznunyuzueylul
    ideadersler
    ilhanM
    inky
    iremnur
    kastamonuluyuz
    kastamonum
    kastamonunet
    kaylule
    korgul07
    kunar
    lalecik
    lepidoptera
    Mansur
    maviadam
    muratkulcuoglu
    nehir35
    NEVAAY
    nimo
    ogretbensen
    oya
    oyhanhasan
    oykuleroykuculer
    ozcanozturk
    passions00
    poem
    POLYANNA
    rumpeltsiskin
    sabahYILDIZI
    sahinsah
    senpazarinsesi
    sevdasiirleri
    sophia
    spil
    TheLostHighway
    tulaybilgin
    vedat1987
    yagmurtuana
    yesilim
    yildizagaci
    yildizca
    yildizim
    yildizlarvegece
    yust
    yeniedebiyat
    UmitZeynep
    SariYazma
    sudem
    Adaa54
    emelsen
    turkeyLOVE
    saraykoy
    sanategitimi
    kahta
    bicem
    bbblogum
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:7
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa http://alsahblog.blogcu.com/