15/10/2009 · Kategori: Inceleme
Cemal Süreya’nın çocukluğuna inmek
GONCA ÖZMEN
Yapıtı bağımsız bir nesne olarak gören “yeni eleştiri” anlayışına karşın; psikanalitik yaklaşım, eleştiriyi sanatçı ile yapıtı arasındaki ilişki üzerine odaklandırır. Freud’a göre bu ilişki doğrudandır ve yazarın/şairin fantezileriyle metni özdeştir; ancak bunlar metinde örtülü bir biçimde ortaya konur.
Bu bağlamda yazarın/şairin yaşamı, kişiliği, iç dünyası ya da bilinçaltı anlaşılmaya ve onun hangi iç dinamiklerle neyi, nasıl ve neden öyle yazdığından yola çıkılarak yapıtı bu doğrultuda çözümlenmeye/yorumlanmaya çalışılır.
Yusuf Alper de Psikodinamik Açıdan Cemal Süreya ve Şiiri – Annem Çok Küçükken Öldü adlı kitabında “şairin hayatı şiire dahil”, “insan anılarıdır” diyen ve şiirlerinde otobiyografik özellikler bulunan Süreya’nın şiirine psikodinamik açıdan yaklaşmış. Çünkü Alper, Octavio Paz dahil birçok yazar gibi, bir şairin biyografisinin onun şiirini anlayabilmek bağlamında önemli ipuçları verdiğini düşünenlerden. Şairin yaşantısından şiirine yansıyanları incelerken onun günlüklerini, mektuplarını, denemelerini de dikkate almış ve yakınlarının, dostlarının tanıklıklarına başvurmuş. Şairle tanışıklığına ve söyleşiler yapmış olmasına ek olarak Alper’in hem psikiyatr hem de bir şair olması yorumlarını güçlendirmiş.
Şiirle yaşam arasındaki bağ
1950’li yıllarda Freud düşüncesi ve Varoluşçuluk felsefesinin ülkemizde yaygınlık kazanmasıyla, bilinçdışının II. Yeni şiirinde yoğun bir biçimde kullanılmaya başlandığına değinen Alper; bu nedenle II. Yeni şairlerini psikodinamik açıdan değerlendirilmeye en uygun şairler olarak görür. Ayrıca Ahmet Haşim’den başlayarak Didem Madak ve Nilay Özer’e Türk şiirinde psikanalitik yaklaşıma uygun bulduğu şairlerin adlarını sayar. Şiiri otobiyografik özellikler içerse bile bir “sanatçıyı bire bir yansıtması”nın söz konusu olmadığını da belirtir.
Cemal Süreya şiirinin daha derinlikli anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlayan Alper; şairin yaşamı ile şiirlerini inceleyerek, ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışır. Ona göre, şairin benliğini anlayabilirsek, şiirlerinde okuyana kapalı, zor ya da belirsiz gelen kimi noktaları kavrayabiliriz. Şair, narsizmini nasıl şiirsel yaratıya dönüştürmüş? İmgeleri, gerçekleşmeyen/doyurulmayan hangi isteklere, fantezilere dayanmakta? Şiirlerinin izlekleri, kullanılan dil ile şairin yaşantı ve kişiliği arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Psikanalizin, görünen davranışların derinlerinde yatan nedenleri bulmaya ve anlamaya çalışması gibi; bir şiirin anlaşılabilmesi için de yan anlamlardan mecazlara, uzak çağrışımlara, doğrudan söylenmemekle birlikte dolaylı olarak sezinlettiklerine ya da söylemediklerine uzanmak ve şiirin derinliklerine sinmiş duygu ve düşünceleri dikkate almak gerekir. Çünkü şiirde çoğu zaman soyutlama, dolaylı ve sembolik anlatım söz konusudur.
Alper, klasik Freudyen bakışın eksiklikleriyle ilgili bilgiler verir, bunları eleştirir ve çağdaş psikanalitik yaklaşımları dikkate alarak, daha geniş açılı bir bakışla ele alır Süreya’nın şiirini. Örneğin, klasik psikiyatrinin yaratıcılığı sanki psikopatolojik bir süreçmiş gibi yanlış anladığını ve bunun normalle nevrotik arasında yeterli bir ayrım yapılamamasından kaynaklandığını vurgular. Sanatçıları mutsuz insanlar sayan ve fantezileri doyumsuzluğa bağlayan Freud’un aksine; o, mutlu insanların da fantezi kurduğunu ve sanatçılara büyük saygı duymasına karşın Freud’un yaklaşımının estetik değerlendirmeden yoksun olduğunu belirtir.
Alper’in belli kavramlardan, yaklaşımlardan ve düşünürlerin görüşlerinden doğrudan alıntılar yapmak yerine; onları bir-iki cümleyle, daha kolay anlaşılabilecek bir biçimde özetleyip ilgili kaynağı belirtmesi, okuyucu için büyük kolaylık sağlıyor. Yine de okuyucunun, az da olsa, psikoloji, psikiyatri ve psikanalizin çeşitli terim, kavram ve yaklaşımlarıyla ilgili ön bilgi sahibi olması gerekiyor. Kitapta verbal, somatik, epigenetik, odipal, intrapsişik çatışma, borderline örgütlenme, Kohutçul yaklaşım, nesne ilişkileri kuramı, benlik/kendilik psikolojisi benzeri kavram ve terimlere, kuram ya da yaklaşımlara ve H. Kohut, G. O. Gobard, D. W. Winnicott gibi düşünür adlarına sıkça rastlanıyor. Örneğin şairin kişilik gelişimi, Freud’un id-ego-superego; psikoseksüel gelişim dönemleri oral, anal, odipal terimleriyle açıklanıyor.
Altı yaşında bir çocukken çok sevdiği ve genç bir kadın olan annesinin ölümüyle sarsılan Cemal Süreya; bunun ardından gelen sürgün (ailesi, 1938’de Yasak Bölgeler Kanunu’na muhalefet suçundan Bilecik’e sürülerek, orada zorunlu iskan cezasına çarptırılmıştır), üvey annesinin zalimce tutumu, etnik kökeni (Kürt oluşu) nedeniyle okul arkadaşlarınca hor görülmesi benzeri olay ve tutumlarla iyice örselenmiştir. Utangaçlık, kırılganlık ve alıngan duyarlılık, kişilik özellikleri arasında yer etmiştir. Ortak mallarını üstüne geçirerek ailesini yoksul bırakan çok güvendiği amcası ve yakın dostlarından gördüğü ihanetler onda büyük düş kırıklıkları yaratmış; bu depresif süreçte nevroz kısır döngüsüne girmekten, edebiyata ve şiire yönelerek kurtulmuştur. Alper, şairin yaşantısının bu yönünü “sanatçı oluşunun temel güdüleyicisi” sayar. Cemal Süreya şiirindeki erotizm, ironi ya da humoru da onun utangaçlığını ve aşağılanmasını ödünleme; şairliğini de savunma düzeneklerinden yüceltmeyi kullanması olarak görür.
Şairin küçük yaşta annesini kaybetmesi, Alper’e göre, onun için “en önemli yaşam olayı”dır; “temel örselenim (travma)” nedenidir. Bu yüzden “Cemal Süreya’nın da tüm yazdıklarının aslında baştan sona anne kaybına yakılan ağıt olduğu düşünülebilir.” der. “Şiir Süreya’nın annesidir. Onun annesi yerine geçmiş”tir yorumunu getirir. Yayımlanan ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” onun anne sevgisini ve bu ölümden duyduğu üzüntüyü dışa vurur: “Saçlarını koynumda saklıyorum / Arada bir ağlamak için”. Anne kaybı, “acıları hep içimde taşıdım” diyen şairde, depresif duygulanımlar yaratmış, yaşamını öylesine etkilemiştir ve bu konuda öylesine duyarlıdır ki, sevgilisinin terk etmesi dahil her türlü kayıp ve yitirmeler annesini çağrıştırdığı için onu çok sarsmıştır. Doyurulmamış anne sevgisi ve ölümünden sonra içine saplanan yalnızlık duygusu sonucu kendisine ilgi/sevgi gösteren, “düğmesini diken bütün kadınlarla” evlenmesinde etkili olmuştur. Anne yoksunluğu nedeniyle ödipal duyguların ön plana geçmiş olabileceğine değinen Alper, Süreya’da Oidipus kompleksinin olup olmadığı, babasının ölümünden dört yıl önce yazmış olduğu “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü” şiirinin klasik Freudyen bakışla açıklanıp açıklanamayacağı üzerinde durur.
Yaratıcılıkla ruhsal bozukluklar (deha ile delilik) arasında ilişki kurmak, İtalyan psikiyatrist Cesare Lombrasso’dan bu yana devam etmiş; Freud da yaratıcılığın kişinin içsel çatışmalarından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Alper ise kitabın “Cemal Süreya ve Depresyon” adlı son bölümünde, zaman zaman depresif yaşantıları olsa da şairi bir depresyon hastası olarak ele almaz. Yaşamının son dönemlerinde alkole yönelip onu bir yatıştırıcı, kaygı giderici olarak kullanmasında, son dönem şiirlerinde ölüm ve intihar gibi izlekleri daha sık işlemesinde; özellikle oğlunun davranışları nedeniyle onunla çatışmalarının, üzüntü ve kendini sorumlu tutmasının yarattığı depresyonun etkisi üzerinde durur. Özellikle anlamın duyumsatmalara, çağrışımlara, yan anlamlara ve söylenmeyenlere de uzandığı şiirde, gösteren ile gösterilen arasında birebir anlamsal bağlantı kurma olanağı olmamakla birlikte Alper’in kitabı, Cemal Süreya şiirini daha derinden anlama ve çok yönlü, geniş açılı yorumlar için yeni açılımlar getirmesi bakımından dikkate değer bir çalışma.
Kitap Zamanı/Sayı: 39
MEHMET H. DOĞAN'DAN SON OKUMALAR'IM Gonca Özmen
(Virgül Sayı:122 Eylül)
Eleştiri, geçmişten günümüze yazınımızın önemli bir sorunu/eksikliği olarak görülmektedir. Bu alanda yazan değerli adlardan biri olan Mehmet H. Doğan’ı, 17 Şubat 2008’de kaybettik. Onun eksikliğinin şiir dünyamızda yarattığı boşluk, ölümünden kısa bir süre sonra, Mayıs 2008’de İkaros Yayınları arasında çıkan iki kitabıyla giderilmeye çalışıldı: Türk Şiirinden Son Okumalar ve İkinci Yeni Şiir.
Türk Şiirinden Son Okumalar’da Mehmet H. Doğan’ın daha önce yayımlanmış kitaplarına girmeyen yazıları bir araya getirilmiş. Üç bölümden oluşan kitabın “Şiir Defteri” adlı ilk bölümünde çağdaş şiirimiz üzerine; adı, Haşim Çatış’ın ölümünü konu alan denemeye dayandırılan ikinci bölümünde -“Bir Şair Ölmüş Diyeler”- Nazım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Edip Cansever, Haydar Ergülen, Metin Altıok, Behçet Aysan ve şiirleri üzerine yazılara yer verilmiş. Son bölümde ise Nurullah Ataç, Orhan Burian, Eser Gürson ile ilgili denemeleri, şair ve yazarlarla onların metinlerini/yapıtlarını değerlendirip yargılayan eleştirmenlerin düşmanlığına gönderme yapan aynı adlı bir yazının da bulunduğu “Düşman Kardeşler” başlığı altında toplanmış.
ŞİİR ELEŞTİRMENİ
Başlangıçta, sanat sorunları, yazın kuramı, bazı düzyazı yapıtlar üzerine yazdıkları bir yana bırakılırsa Mehmet H. Doğan, şiir üzerine DE yazan bir eleştirmen değil; son yıllarda ağırlıklı olarak, yalnızca şiirle ve özellikle GÜNÜN ŞİİRİ ile ilgili eleştiri, inceleme ve eleştirel denemeler yazan biriydi.“Şiir Eleştirmeni Ataç” başlıklı yazısından yola çıkarak, onun için de “Şiir Eleştirmeni Doğan” diyebiliriz. Yüzlerce derginin yayımlandığı, binlerce kişinin şiir yazdığı bir ortamda günün şiirini yakından izlemek, büyük bir özveri, çaba ve dikkati gerektirir. Ayrıca, genç şairlerin şiirlerini değerlendirmek, yazılmakta olan güncel şiirin geleceğini, gelişim ve değişiminin yönünü görebilmek/kestirebilmek; derin şiir bilgisi yanında, gelişmiş bir estetik beğeniyi de zorunlu kılar. Çünkü, Füsun Akatlı’nın dediği gibi, “Şiir üzerine yazmak, Rus ruleti oynamak gibidir.” (Yaz Başına Neler Gelir, Ada Yay., İst., 1980, s. 83.) Memet Fuat’ın 1985’te yayımlanan ve çağdaş şiirimizle ilgili, ilk akla gelen antolojilerden olan Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde bile 1970 sonrası şiirine yer verilmemiştir. Doğan ise 2001’de yayımlanan üç ciltlik Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisinde güncel şiiri dışarıda bırakmaz. 1993’ten 2003’e (2001 hariç) hazırladığı on Şiir Yıllığı, onun on yıl boyunca, şiiri günü gününe izlediğinin, bu nedenle de yazdıklarının/seçtiklerinin çok yoğun okumalara ve titiz incelemelere dayandığının göstergeleridir. Yıllıkları, aynı zamanda diğer yıllık hazırlayanlar için kaynak/örnek oluşturmuştur. Bu bağlamda Doğan’ın değerlendirme ve eleştirileriyle günümüz şiiri ve şairleri üzerindeki etkisi yadsınamaz.
ŞİİR İÇİN / ŞİİRDEN YANA
Toplumumuzdaki genel eğilime paralel olarak, sanatçılarımız eleştiriye pek açık değillerdir. Özellikle de edebiyatçılarımız ve şairlerimiz... Başta yıllıkları ve Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisi olmak üzere, çoğu eleştirisi/eleştirel denemesi; yıllıklarına/antolojisine şiirlerini almadığı ya da yazılarında şiirlerini övmeyip eleştirdiği şairlerce kaba, kırıcı hatta hakaret ve saldırı sayılabilecek büyük tepkiler almasına karşın o; ilkelerinden, iyi bulduğunu/doğru bildiğini seçmekten/yazmaktan çekinmemiştir. “Nasıl hoyrattır bu edebiyat dünyası!” (s. 117) diyen Doğan, edebiyatın/şiirin sorunlarını ele alırken, “iyi şiir”i seçerken ve değerlendirirken estetik ölçütü önceleyerek, şiirin politik/ideolojik sanat dışı yönsemelerini önemli görmemesi, güdümlü edebiyata karşı tutumu nedeniyle eleştirilmiş; toplumcu şair ve şiirleri yok saymak, onlara göz yummakla ya da sırtını dönmekle suçlanmıştır. Bu konuda, kısaca şöyle der: “Benim ölçütüm şiirin kendisi.” (s. 50) O, şiir yazmayı bırakışı konusunda bile, “şiire duyduğum saygıdandır,” (Birikime Dayanmak, Aydın Yayınevi, İzmir, Eylül 1979, s. 2.) diyen bir eleştirmendir. Yazdıklarında daima tarafsız kalma kaygısı taşıyan Doğan, “Eleştirmenliğin yazılı olmayan, olmazsa olmaz yasalarından en başta geleni, yansızlığı, hatır-gönül dinlemezliği olmak gerekir,” (s. 155) vurgusunu yapar. Bir başka yazısında da doğru bildiği çizgiden hiç şaşmadığını dile getirir: “Tek ölçümün, her zaman olduğu gibi, şiir olmasına büyük özen gösterdim. Dost-ahbap ilişkisinden etkilenmemeye çalıştım. (…) Sanata, yazına karşı sanatdışı dayatmalara hep direndim.” (Şiir ve Eleştiri, YKY, İst., Şubat 1998, s. 124-220.) Ona göre, eleştirmenin sorumluluğu yazarlara/şairlere, ideolojilere/politik …izm’lere karşı değil; yazınsal metinlere/yapıtlara karşıdır. Örneğin, bazı toplumcu yazar ve şairlerin yaptığı eleştirilere aldırmaksızın, İkinci Yeni’nin şiirimiz için önemini toplumsal, ekonomik, kültürel yapımızdaki değişimlerle, tarihsel bağlantıları içinde -yalnızca teknik ve biçimiyle ya da özüyle değil, çağıyla, içinde yeşerdiği toplumla ilişkilendirerek- ele alıp değerlendirmiştir. 70’li yılların politik/slogancı şiirine ise soğuk ve uzak durmuştur. Kısaca, Doğan daima estetik değer taşıyan gerçek sanatsal metinlerin/yapıtların yanında yer almış, onları savunmuştur.
ZOR ZANAAT/SANAT: ELEŞTİRMENLİK
“Eleştirmen: O Sefil Yaratık”, “Yazınımızın Günah Keçisi: Eleştirmen” adlı denemeler de yazan Doğan, yazının “en belalı dalı” olarak gördüğü şiir üzerine yazmanın, şair/yazarın hep övgü beklentisinin, “kimsenin övgücüsü olmadan” eleştiren kendisine karşı saldırıları da getirdiğini söylüyor Feridun Andaç’la yaptığı bir söyleşide. Günümüzün önemli şiir eleştirmenlerinden Sabit Kemal Bayıldıran ise bu nedenle kendisinin güncel şiir üzerine yazmaktan kaçındığını belirtir: “birçok dostu kırmamak için kaçındım güncel şiirden. (…) genellemelerle yetindim. (…) Şairlerimiz, demokrat olamıyorlar çoğunca. Hep beğenilsin istiyorlar. (…) Peki şiir üzerine yazarsan ne olur. (…) Bol bol düşman kazanırsın.” (Günümüz Şiiri Üzerine Yazılar, Can Yay., İst., 2004, s. 11-12) Memet Fuat da bu yönde davrandığını/yazdığını vurgular: “Yapıta/yazara dönük eleştiriden genellikle kaçıyorum. (…) Sanatçılar, … eleştiriye pek açık değiller; … değerlendirmelere, övgü nitelikli olmadıkça, hiç katlanamıyorlar. Tepkileri de çok ağır oluyor. En iyisi söyleyeceklerinizi ortadan söylemek” (Biçemden Biçeme, YKY, İst. Ocak 1999, s. 292). Böyle bir ortamda, günümüz şiiri üzerine eleştiriler/eleştirel denemeler yazan ve seçkiler hazırlayan Mehmet H. Doğan, örneğin Necati Cumalı ile ilgili olarak, onun son kitaplarındaki şiirlerinde bir yenilenme yerine “yineleme” ve “çoğalmayı” gördüğünü söyler. Cumalı için 1960’lardan sonra “şiirdeki köklü değişime sonuna kadar sağır kalmış, hiçbir şey olmamış gibi eski şiirini sürdürmüştür,” dedikten sonra, “Sağlığında böyle bir yazı yazamazdım, bütün alıngan şairler gibi küserdi bana. Acı sitemler ederdi. Eleştirinin yazgısı bu,” (s. 91-93) cümleleriyle, bizde, eleştirmenliğin en önemli sorunlarından birini açıkyüreklilikle ortaya koymuştur.
ŞU 80’LER ŞİİRİ VE SONRASI
Doğan, son yıllarda sıkça dillendirilen, 80’ sonrası yazılan şiirin çıkmazda olduğu ve “tasfiyesi” gerektiği görüşlerine de katılmaz. Aksine bu dönemin şiirine umutla yaklaşır. 2002 Şiir Yıllığı’nı hazırlarken, dergilerde okuduğu şiirler, şiir üzerine yazı ve söyleşilerle ilgili uğradığı hayal kırıklığından söz eder. “Sayfalar dolusu şiir: imzaları, başlıkları silinip art arda okunsa hiçbir şey fark etmeyecek; buz üzerine yazılmış gibi daha sonuna gelmeden bellekte hiçbir iz bırakmadan silinen şiirler.” (s. 44) diyerek günümüz şiiriyle ilgili zaman zaman karamsarlığa kapılmakla birlikte, şiirimizin geleceğini aydınlık görür. O, şiirin “bunalımda” ve “ölmekte olduğu” yolundaki yorumları da benimsemez. Asıl bunalımı, yeni şiiri gereğince izlemeyen şiir okurunda, bazı şairlerde ve bu tür yorumları yapanların algılamasında bulur. Genç şairleri umutsuzluğa düşüren ve genç okuru yeni şiirden uzaklaştıran bu anlayışın şiirimize zarar verdiğini vurgular. “Bir zamanlar İkinci Yeni de hep kötü örneklere -ayrıkotlarına- dayandırılarak yerin dibine batırıldı,” (s. 37) diyerek, bu tür yüzeysel ve mekanik değerlendirmelerin ne kadar “sağlıklı” olduğunu sorar. Garip şiirinden bu yana yinelenen benzer yakınmalarda gerçek payı varsa, “bunalım üstüne bunalım geçiren bu şiirin kökü niye kurumuyor kırk yıldır, elli yıldır?” (s. 34) sorusuyla da karşıt görüşünü ortaya koyup “1980’den sonra ise köklü bir değişim geçirmekte olan, gerçekten zengin, açılımlara gebe bir şiirimiz var.” (s. 35) der. Bu iyimserliğinin de “geleceğe ve gençliğe güven”inden (Şiir, Bugün, YKY, İst., Ağustos 2001, s. 171) geldiğini söyler.
“Çağdaş Türk Şiirinde Dönüşümler ve Dönemeçler” yazısında Garip ve İkinci Yeni gibi çağdaş şiirimizdeki köklü değişim, kırılma ya da dönemeçler üzerinde durduktan sonra, Nazım Hikmet şiirinden günümüze uzanan bir değerlendirme yapar ve sözünü “Şiir, her zaman sorulagelen ‘Şiir Ölüyor mu?’ sorularına aldırış etmeden, bir gizil güç olarak varlığını sürdürüyor,” (s. 17) diyerek bitirir. “Şiirimizde ‘Sapmalar’, Saptırmalar Üzerine” yazısında ise Yücel Kayıran’ın iki yazısına dayandırarak, toptancı yargı ve genellemelere, “Müslüman şair” gibi ötekileştiren, ayrımcı nitelemelere karşı düşüncelerini ortaya koyar.
Doğan’ın, bazılarınca görmezden gelinen ya da küçümsenen, genç şairlerin yenilik arayışlarını ve girişimlerini desteklemesi; hoşgörülü, sıcak, önyargısız yaklaşımı ve iyimser, yapıcı eleştirileri günümüz şiiri için önemli kazanımlar sağlamıştır. Belli bir ideoloji/politik görüşe, egemen ya da popüler olana değil; genç kuşağı yeniliklere, iyi şiire yönlendirmesi, birçok şairin ilk şiirleri ve ilk kitapları üzerine ilk yazan eleştirmenlerden biri oluşu, onları yüreklendirip kendilerine güvenmeleri yolunda desteklemesi de dikkate değerdir.
“BELKİ”LER, “KİM BİLİR” VE KESİNLEMELER
Bir akıma ya da bir ideolojiye dayandırılan önyargılara körü körüne bağlanıp kendince değişmez ilkeler belirleyerek, hazır kalıp ya da reçetelere göre katı, mekanik değerlendirmeler yapan bir eleştirmen değildir Doğan. Araştıran ve sorgulayan bir anlayışı benimsemiş; saptama ve yorumlamalarında zaman zaman “belki”, “sanıyorum”, “kim bilir”, “acaba?” diyebilmiştir. O, yoğunlaştırılmış, kapalı anlatım, dil oyunları ve boşluklarıyla çoklu yorumlara açık bazı şiirler üzerine değerlendirmeler yaparken kesinlemelerden kaçınmak gerektiğinin bilincindedir. Örneğin, Metin Altıok’un şiirlerinde anlattığı, göstermek istediği ya da seslendirdiği “ben” için; “günümüz insanıydı belki de. Kim bilir!” (s. 133) der. Buna karşın, “Şair Necati Cumalı Üzerine” denemesinde, “Güzel Aydınlık (1951) kitabının en güzel şiiri hiç kuşkusuz Karabatak’tır,” (s. 90) gibi, “bence”, “sanıyorum” ve benzeri sözcüklere bile gerek görmeden, üstelik “güzellikle” ilgili yargılarına rastladığımız da olur. Yine, Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiiri için, “Cansever şiirine bir milat aranacaksa, kesinkes bu şiirdir,” (s. 106) yargısında bulunur. Eleştirilerinde nesnel olmaya büyük bir özen gösterdiği, bazı eleştirmenlerin yukarıdan bakan, ahkam kesen, çatık kaşlı yargılama tutumundan uzaklığı ile dikkati çeker Doğan. Kimi akademisyenlerin alıntılara, dipnotlara ve yabancı terimlere boğulmuş, karmaşık yazma biçiminin tersine o; deneme tadında, yalın ve anlaşılır yazmıştır eleştirilerini.
ÇEŞİTLEMELER, SOMUTLAMALAR
Şiirine harcamak istediği zamanın çoğunu “hoca”lığına ayırdığı için yakınan A. H. Tanpınar’dan yola çıkarak şöyle der: “Tanpınar’ın yaşamı, yurdumuzda gerçek aydının ve gerçek sanatçının hangi koşullarda yaşadığının ve çalıştığının somut örneğidir.” (s. 127) Behçet Necatigil’den, yazdığı hikayenin/romanın telif ücreti peşinde koşan Orhan Kemal’e kadar daha nicelerini anımsatır bu cümle. Edip Cansever’i “toplumsala sırt çevirmiş bir şair” olarak suçlayanların yaptığını “gülünçlük sınırında bir aymazlık” (s. 113) olarak niteler Doğan. “Şiir Eleştirmeni Ataç” yazısında, Ataç’ın en güçlü yönünün denemeciliği olduğunu, şiire verdiği önemi, yenilikleri desteklediğini, örneğin “Garip şiirini daha ilk günlerinden başlayarak ilk savunan kişi” (s. 146) olduğunu ve Nazım Hikmet’ten Dağlarca’ya bazı şairleri yenilik düşmanlarına karşı savunduğunu vurgular. Bütün yazılarında fazla öznel yargılarda bulunduğu yönündeki genelleme ve üstünkörü değerlendirmelere karşı Ataç’ı savunur. Tıpkı, İkinci Yeni şiirini, bazı toplumcu şair ve eleştirmenlerin yüzeysel, toptancı yargılarına karşı savunduğu gibi.
“Şiir Yazmak Zorlaşıyor mu?” başlıklı yazısında, şiirimizin son elli-altmış yıllık gelişimini özetledikten ve geçmiş şiir birikiminden/gelenekten yararlanmanın önemini vurguladıktan sonra, yeni yazmaya başlayan şairlerin özellikle İkinci Yeni şiirini özümsemeleri gerektiğini belirten Doğan, şöyle sürdürür: “Bugün yazmaya başlayan bir şair, öğrenmesi, özümsemesi ve sonuçta aşması gereken zengin deneyimlerle dolu büyük bir şiir birikimiyle karşı karşıyadır. Gerçekten yeni ve özgün bir şiir yaratacak şairin bu geleneği bilmesi, ondan hız alması, ama bunu yaparken onu aşması da kaçınılmazdır. (…) İkinci Yeni deneyiminden sonra onu özümsemeden, aşmadan şiir yazmak da olanaksızdır.” (s. 42)
ŞİİR 2000’Lİ YILLARDA DAHA NELER GÖRECEK!
Doğan, şiirdeki popülerleşme ya da arabeskleşme eğilimine karşı tutumunu ise “okuru ‘velinimet’ sayıp onun suyuna gitmenin teslimiyetten başka bir anlama gelmediği” (s. 25) sözleriyle ortaya koyar. “Menager” kullanan Murathan Mungan’dan yola çıkarak, reklam kampanyalarına, çok satmaya; kitle kültürüne geçişle sanatın ve şiirin de metalaşmasına değinir. Bu kampanyalarda niteliğin değil, para kazanma amacının öne çıkmasından yakınır. Öfke, isyan ve alayı da içeren bir çaresizlikle: “Belki doğru olan budur, kim bilir!” (s. 27) der.
Doğan’a göre şiirden, yalnızca kendi sınırları içinde bir akım ya da kuşağa karşı değil, diğer yaşam alanlarına, dünya görüşlerine vb. karşı da toptan, yıkıcı bir başkaldırı beklenebilir. Çünkü o, XX. yüzyılın sonundaki koşulların hiç de I. Dünya Savaşı sonrası koşullarından aşağı kalmadığını düşünür.
UNUTULMAK/UNUTULMAMAK
Mehmet H. Doğan, 1936-1953 yılları arasında yayımlanan yazılarında, 1940’ların yazınını, özellikle de şiirini değerlendiren Orhan Burian’ın “unutulan, unutturulan,” ama unutulmaması gereken bir eleştirmen olduğunun altını çizer. 1960’lı yıllarda yazan eleştirmen Eser Gürson’la ilgili yazısında da o dönemin dergilerinin, yazar ve şairlerinin adını anarak, genç kuşaklardan “kimbilir kaç ışık yılı uzak”ta olduklarına, “her şeyin günübirlik yaşandığı ülkemizde” edebiyat ve edebiyatçıların da kısa sürede belleklerden silindiğine değinir. Zamanımızın bütün değerbilmezliğine, unutma ve unutturma eğilimine karşın, umarız ki Türk şiiri üzerine hatırı sayılır bir birikim ortaya koyan Mehmet H. Doğan, yazıları ve yapıtlarıyla uzun yıllar şiirimizin yolunu aydınlatmaya devam eder.
15/10/2009 · Kategori: Soylesi
1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (2004) ve yüksek lisansını tamamladı. (2008) Halen aynı bölümde doktora öğrencisidir.
1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı.
Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı.
Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Yasak Meyve, Adam Sanat, Ç. N., Özgür Edebiyat, Palto, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi, Düşlem, Bahçe gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor.
Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrilmiştir. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapmaktadır. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinin yazı kurulunda yer almaktadır. Ocak 2009’da yayımlanmaya başlayan Palto dergisinin genel yayın yönetmenidir.
Gonca Özmen ile Söyleşi
Genç Şair Gonca Özmen: Türkçe ve edebiyat eğitimi şiiri sevdirmekten çok uzak
Sizi bilmem ama ben şiirin, edebiyatın en zor türü olduğuna inanırım. İhtisas alanı yapmadan, imgelerin sözcüklerle harmanlaşması gerçeğini es geçerek tekerleme maharetiyle(!) bu edebi türü seviyesizleştirdik ne yazık ki. Güya cümlenin son yüklemi/kelimesi kafiyeli ise yurdum insanı şair olmuştur kendi diliyle… Neyse, söz konusu şiir olunca söyleyecek çok sözüm yok, zira pek ilgi alanımın olmadığını itiraf etmeliyim. Ancak Gonca Özmen gibi şiiristanın prensesi ile tanışmamla biraz olsun şiire olan sempatim arttı diyebilirim. İlk buluşmamızdaki sıcaklığı ve şairliğin verdiği olgunluğu/dinginliği ise beni imrendirdi doğrusu. İstanbul’un kaosundan uzak bir yaşam sürdüğü için de… Kendisi 27 yaşında. Ve yayınladığı kitaplarıyla şiir dünyasına büyük ses getiren şair olmayı başarmış. Benim başarım ise, kendisi ile tanışmam…
• Öncelikle Gonca Özmen’i Başarılı Gençler okuyucularına kısaca tanıtabilir misiniz?
Yaşasın 3. tekil şahıs! Gonca Özmen 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İlkokulu Tefenni’de, ortaokul ve liseyi ise Burdur Anadolu Lisesi’nde bitirdi. 2004 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu ve yüksek lisansını 2008’de tamamladı. Şu anda aynı bölümde doktora öğrencisi. İlk şiiri 1997 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. 1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı. Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı. Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Adam Sanat, Yasak Meyve, Özgür Edebiyat, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor. Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrildi. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapıyor. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinde Şeref Bilsel, Gökçenur Ç., Dilek Değerli, Sabri Gürses ve Nur Peri ile birlikte yazı kurulunda yer almakta. İlk sayısı 15 Ocak 2009’da yayımlanan aylık edebiyat ve şiir dergisi Palto’nun yayın yönetmeni.
Yaşasın 1. tekil şahıs! Nev’izâde Atâyi “Kendimizden yeni efsâneler icâd edelim.” der. Ben de kendimden yeni efsaneler icat etmeye çalışan biriyim. Belki de hepsi bu.
• İlk şiiriniz siz 15 yaşında iken yayınlanmış ve bu, benim için şaşırtıcıydı açıkçası. Hemen sormak istiyorum, şiiristana giriş hikayeniz nasıl oldu?
Üretmek ve yazmak anlamında sözcüklerle ilk kez karşı karşıya geldiğim zaman, edebiyat dünyası kocaman bir boşluktu benim için. Merkezden uzak, küçük, kapalı ve sessizin içinde bir kent olan Burdur’da edinebildiğim holding dergileri dışında yayımlanan pek çok dergiyi bile bilmiyordum. Burdur’a bir dinleti için gelen Şükrü Erbaş’ın sonradan gönderdiği bir mektupla birçok edebiyat ve şiir dergisinin adresleri ulaştı elime. Birçoğuna abone oldum ki dergiler en önemli sınav salonlarıdır genç şairlerin. Edebiyatın kalbi dergilerde atar. Özellikle şiir için bu böyle. İlk şiirim 1997’de Varlık dergisinde Arif Damar’ın seçimiyle Ustaların Seçtikleri bölümünde yayımlandı fakat İzmir’de Veysel Çolak tarafından yayımlanan Dize dergisinde büyüdüm diyebilirim. Yani ben, edebiyat dünyasına mektuplar ve telefonlarla girdim. Tanışıklıklarım ve sohbetlerim 2000 yılında İstanbul’a gelmemle başladı.
• Hep sorulur “şiir nedir, ne değildir” diye. Bu konuda Nurullah Ataç, “şiir sadece seste ya da manadadır” diyenlere katılmıyor. Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz?
Evet, hep sorulur bu soru ama tek bir yanıt verilemez. Her şair kendi şiir algısı ve estetik beğenisi ölçüsünde kendi yanıtını üretir.
Şiirsel yapıda ses ve anlamı birbirinden ayıramayız. Teknolojik gelişim ve değişimlerin de etkisiyle, son yıllarda, şiiri yalnızca ses ya da biçime (görsele) indirgeyerek şiirde içerik ya da anlamı göz ardı eden yönsemeler olmakla birlikte; şiir sözcüklerle yazıldığına ve her sözcük de hem bir ses hem de bir anlam taşıdığına göre bunlardan birini dışlayamayız. Şiirde sesi dikkate almazsak ritim, armoni ya da müzikten uzaklaşmış oluruz. Anlamı dikkate almazsak da şiiri bir biçim, bir dil oyunu ya da görsel bir nesneye indirgemiş oluruz. Şiir, her türlü sınırlama, indirgeme ya da verili olana karşı dili yeniden kuran bir yazınsal tür olarak tanımlanamamakta ya da yapılan tanımlar şiirin yalnızca belirli bir yönüne/özelliğine vurgu yaptıkları için hep bazı eksiklikleri taşımaktadır.
• Gonca Özmen şiir dünyasında kendini nasıl konumlandırmayı yeğliyor?
Örneğin, ikinci kitabınızın 8 sene sonra yayımlanmasını neye bağlayabiliriz?
Gonca Özmen kendini konumlandırmıyor; onu şiir bir yerlerde ağırlıyor ya da ağırlamıyor. Yol uzun, söz derin, zaman bilge. Yürüyor Gonca Özmen ve sözünü derinleştirmeye çalışıyor.
Az yazan, yazdıklarını uzun süreler bekleten, yazdıkları üzerinde titizlikle çalışan biri olmama bağlayabiliriz bu uzunca süreyi.
• Son kitabınız ‘Belki Sessiz’de de okuduğum birçok şiirinizde doğadan sık sık bahsediyorsunuz. Şiirde düş dünyasına en güzel yakışan imge midir doğa ya da doğayla içiçe geçen çocukluk hatıraları mı baskın?
Kitaplık dergisinin Şubat 2009 sayısında yayımlanan Beşir Sevim’le yaptığımız söyleşideki cevabımdır: “Evet, şiirlerimdeki doğaya yakınlık ve doğal ayrıntılar yaşantımdan kaynaklanıyor. Çocukluğum, Anadolu’da küçük bir ilçede, doğanın kucağında, bahçelere yakın bir evde geçti. Tarlalarda koşuşturan, ağaçlara tırmanan, meyveleri dalından kopararak yiyebilen, böceklerin seslerini ayırt edebilen, çekirgelerin zıplayışını da sümüklüböceklerin gümüşten yollarını da izleyen, çiçeği de dikeni de, koşmayı da düşmeyi de bilen bir çocuktum. Dut yemişliğim, dut sevincim, dut ağacı sallamışlığım çoktur mesela; “Dutluk” şiiri biraz da o yüzden kendini yazdırdı. Çok örnek var buna benzer. Doğa güçlü bir metafor bende, büyük bir okul. Bir yazımın adı “Ben Doğanın Okulundan Hiç Mezun Olmadım.” idi. Orada, doğanın kucağında kendimi duydum ben hep. Doğanın öğreticiliği ve dönüştürücü etkisi ile şiirin dönüştürücülüğü arasında da büyük bir bağ var diye düşünüyorum. Bir yaprağı anlamaya çalışmakla bir dizeyi anlamlandırmak aynı gibi geliyor bana.”
• Cemil Meriç “Batıda roman, doğuda şiir inkişaf etmiştir.” der; lakin gördüğüm kadarıyla bu söz biz de geçerli değil. Duygusal bir millet olduğumuza göre nedir bu paradoks?
Şiirin tarihi toplumların yazıya geçmediği dönemlere uzanır. Binlerce yıl sözlü kültürün, folklorün içinde gelişen şiir başlangıçta müzikle, dansla, tiyatroyla iç içe var olmuştur. İlk medeniyetler doğuda kurulmuş, ilk yazılı eserler doğu toplumlarında yaratılmıştır. Roman ise toplumlar yazılı kültüre geçtikten yüzyıllarca sonra endüstri devrimi ve onun ortaya çıkardığı yeni sınıf burjuvazininkine paralel bir gelişim göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu saray çevresinde yazılı divan şiirini oluşturmuşken Anadolu’da sözlü kültür ve folklor içinde türkülerden manilere halk şiiri ayrı bir kol olarak varlığını sürdürmüştür. Bize roman Tanzimat’la girmiş, kapitalistleşme ve burjuvaziye bağlı olarak gelişmiştir. Cemil Meriç’in sözü tarihsel süreç içinde ve Türkiye’yi bir doğu toplumu sayarsak – ki öyledir, Türk-İslam kültürü doğunun kültürüdür- doğrudur. Sizin Meriç’in sözünü bizde geçerli saymamanız ya Türkiye’yi batı toplumları içinde görmeniz ya da şiir ve romanın gelişimine tarihsel süreç içinde bakmamanızla ilgili sanırım. Çünkü şiir, genellikle yazılı kültüre geçmemiş olanlarla az gelişmiş toplumlarda romana göre daha gelişmiş ve daha yaygın bir tür. Günümüz açısından bakarsak, örneğin çok satarlık/okunurluk yönünden roman tabi ki şiirin önünde. “Duygusal bir millet” oluşumuza vurgu yaparak Meriç’in sözüne göre bir paradokstan söz etmeniz ise şiirin yalnızca duyguyla yazıldığını, duygusal olduğu gibi bir varsayımı içeriyor ki romanlar içinde de nice duygusal olanları vardır. Bir dönemlerin Kerime Nadir ya da Muazzez Tahsin Berkant romanlarını düşünün.
• Gençlerin çoğunun şiirden kopukluğu malum. Nasıl kucaklaştırabiliriz ikisini sizce?
Şiir ki yazılan, dergilerde, kitaplarda yayımlanan şiir, eskiden günümüze toplum içinde pek fazla okunma yaygınlığı kazanamamış, çok satanlar listelerine girememiş bir türdür. Edebiyat/şiir dergilerine şiir gönderenlerin sayısıyla o dergilerin satışını karşılaştırmak şiir yazanların bazılarının bile şiir okumadığını gösterir. Günümüzde gençlerin şiirden kopukluğunda öncelikle televizyon, bilgisayar, internet gibi teknolojik gelişimin dolaşıma soktuğu yeniliklerin etkisi var. Başta televizyon yüzeysel, yoz, eğlenceye yönelik, görsel, kolaycı bir popüler kültür oluşumunda etkili olarak gençleri okumaktan uzaklaştırmış, bilgisayar ve internet de bunu pekiştirmiştir. Gençlerin şiirden kopukluğunda ezbere, sınav kazanmaya, test çözmeye yönelik eğitim sistemimizin de etkisi var. Türkçe ve edebiyat eğitimi çocuklara/gençlere okuma alışkanlığı kazandırmaktan, edebiyatı/şiiri sevdirmekten çok uzak. Çünkü öncelikle güncel edebiyattan kopuk. Gençlerle şiiri kucaklaştırmak için atılması gereken ilk adım ilkokuldan başlayarak öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmak, edebiyatı ve şiiri sevdirebilmektir. İkinci olarak, bazılarında yayımlanan şiirler çok kötü olmakla birlikte, internetteki şiir siteleri de şiire ilgi yaratabilir.
• Gelişmiş ülkelerde şiire karşı tutum nasıl peki? Özellikle genç nesilin…
Gelişmiş ülkelerde durumun nasıl olduğuna ilişkin yeterli bilgiye, şiir kitapları ve dergilerinin satışlarıyla ilgili sayısal verilere sahip değilim ama bazı dergilerde bazı gelişmiş batı ülkelerinde çok satan kitaplara bakmak bile bir fikir veriyor. Bu kitaplar arasında ne yazık ki şiir kitapları oralarda da yok. Değişen toplumsal yaşam koşulları, televizyonun, internetin etkisi, gençlerin çoğu konuda daha özgür olmaları, içki, uyuşturucu kullanımının yaygınlığı gibi faktörler gençlerin şiire ilgisi bağlamında oralarda da durumun bizden farklı olmadığını düşünmeme yol açıyor. Eğlence kültürünü, görselliği, konformizmi körükleyen popüler kültür gençlerin okumasını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. İnternetin gelecekte dergi, kitap yayınını da iyice azaltacağını sanıyorum.
• Seçkin bir şair olarak genç arkadaşlarımıza buradan ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunursunuz?
Çoğunun bir şarkısı, bir filmi, bir tablosu vardır. Bir şiirleri de olsun derim.
Şiir adına öğretmenlik yapmak ya da “şiir şöyle yazılır” benzeri reçeteler vermek taraftarı değilim. Amacım şiir yazmaya başladığım ilk yılları ve deneyimlerimi dikkate alarak bazı düşüncelerimi paylaşmak. Şiir yazmak için yalnızca şiiri sevmek, yazmayı istemek yetmez. Çünkü bir yetenek gerektirmesinin yanı sıra şiir bilgisi de ister. Şiir bilgisine sahip olmak için de öncelikle çok şiir okumak, şiir birikiminden ve gelenekten yani yazılmış olan ve yazılan şiirden haberdar olunmalıdır. Bunun için de öncelikle dergilerde yayımlanan şiirler, şiir ve şiir kitapları üzerine deneme, eleştiri, inceleme, tanıtım yazıları ve şairlerle yapılan söyleşiler dikkatlice okunmalıdır. Bu bağlamda Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar, Max Jacob’un Genç Bir Şaire Öğütler, Mayakovski’nin Şiir Nasıl Yazılır? kitapları yanında Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a, Oktay Rifat’tan Ahmet Oktay’a, Orhan Koçak, Özdemir İnce, Gülten Akın, Metin Altıok, Veysel Çolak, Metin Celal’e birçok şairin ve eleştirmenin yazdıklarını önermek isterim. En az üç-dört edebiyat–şiir dergisi izlenmelidir. Çünkü dergiler şiirin okulu, laboratuarı, mutfağı, atardamarı, yeni yazanlar için sınav yeridir. Bu nedenle yazılan şiirler dergilerde yayımlanmaya çalışılmalıdır. Şiirin yalnızca esinle, duygularla bir çırpıda yazılamayacağının, şiirde kolaycılıktan, gerek yazma gerek yayımlama için acelecilikten, şairanelikten, iç dökmecilikten vb. kaçınmalıdır. Bir başka tehlike de ortalama duyarlık ve arabesk yönelimden etkilenmek, gelip geçici modalara kapılmak olabilir. Aşk gibi yüzyıllardır binlerce şair tarafından yazılmış olan konu ya da izleklerde yeni/farklı şeyler söylemenin zorluğu ve her şeyin şiir konusu edilebileceği unutulmamalıdır. Şiir yalnızca ilginç imgelerle, sözcük oyunları ve biçim denemeleriyle de yazılmaz. İmge, şiirin vazgeçilmez ögeleri arasındadır. Ancak bu imgelerin sağlam bir yapı içinde örgütlenmesi yapılamazsa, yani bir bütünselliğe kavuşturulamazsa, nesnel bağlılaşıklığı olmazsa şiir yapaylıktan, mekanik söz yığını olmaktan öteye gidemez. Şiirin var olanın yani gerçekliğin birebir yansıması olmadığı, dilden başlayarak bir dönüştürme/yeniden üretme olduğu da unutulmamalıdır. Şiirde duygu ve düşünce kaynaştırılabilmeli, bir bütünselliğe kavuşturulabilmelidir. Ayrıca dilin bütün inceliklerinin, olanaklarının farkında olmak gerekir.
Yazılmış/yazılmakta olanı yinelememek için de okumak ve öğrenmek oldukça önemli. Aksi halde sıradanlaşmış sözcük ve imgelerden hüzün, acı, gül, bülbül benzeri eskitilmiş, eskiden günümüze birçok şiirde kullanılmış izlekler, imgeler, bağdaştırmalarda yeniyi, yepyeni olanı, alışılmadık olanı bulabilmek zorlaşacaktır.
Şiirde gereksiz sözcük ve dizelere yer verilmemeli. Şiir, fazlalıklarından arındırılmalıdır, şiirde yoğunluk olmalı yani kısa ve öz söyleme, fazla sözcüklerden, dizelerden ve açıklamalardan kaçınmalıdır. Bu arada şiirin müziği de oldukça önemlidir. Söyleyişi düzyazıdan kurtaran temel ögelerden biri ondaki müziktir. Dizeleri alt alta getirmek bir metni şiir yapamıyor. Diğerlerine benzeme yerine onlardan ayrışma ve kendi olabilme ancak bir mimar gibi çalışmakla gerçekleştirilebilir. Çünkü bir çırpıda yazılıveren şiirler çok azdır. Çoğu şiir üzerinde sözcük sözcük, dize dize yapı, söyleyiş, biçim ve ses yönlerinden uzun uzun çalışılmalı, emek sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki iki kişi arasındaki aşk bile bir takım özveriler, bir emek gerektirir. Şiir de böyledir.
Şunu da belirtmekte yarar var ki yeni yazmaya başlayan şair adayı, usta şairlerin kimi önerilerini, kimi eleştirilerini bazen belki de dinlememelidir. Çünkü bu, egemen sanat anlayışı ve beğenisinin dışına çıkamaması gibi bir sakınca yaratabilir. O, kendi yolunu, kendi sesini kendi çabasıyla zaman içinde bulacaktır şiirde ısrar ederse eğer.
• Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyim?
Sözcükler… Sözcükler… Sözcükler… Bizi olduran, büyüten, kucaklayan, derinleştiren, acıtan, güzelleştiren sözcükler… Onlarla olmaya, onları fark etmeye, onları büyütmeye devam… Çoğalma buradan başlayacak.
Röportaj: İbrahim Eryiğit / www.basariligencler.com
30/10/2008 · Kategori: Arastirma
Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar
Pertev Naili Boratav
Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu, romanlarının sanırım bir tanesi Deniz Küstü dışında hepsi, Anadolu’nun göçebe, yarı göçebe ya da yerleşmiş köylü insanlarının yaşamlarını anlatır. Olaylar Çukurova’da, Toroslar’da geçer; Güneydoğu Anadolu sahnesinin değiştiği pek seyrek: Ağrı Dağı Efsanesi’nde Doğu, Çakırcalı’da Batı Anadolu.
Roman diyorum, ama Yaşar Kemal’in yazdıkları, beylik anlamı ile Roman’ın çerçevesi içine sığmayan şeyler; kimi kitaplarının başlıkları bile bunu haber veriyor: Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Köroğlu, Çakırcalı, Anadolu’nun efsane ve destan kahramanları olmuş kişileri; İnce Memed’in adını Yaşar Kemal, sanırım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ruhi Su’nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği,
“İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana?” diye başlayan ve
“Yüce dağ başında bir ulu kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur”
dizeleriyle tamamlanan ünlü “Dinar” türküsünden esinlenmiştir; konusunu işlerken de hikâyeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Toroslar’ın bir “eşkıya destanı”nın enginliğini vermiştir.
Yaşar Kemal (o zamanki adıyla Kemal Sadık Göğceli) ile tanışmamız, yanılmıyorsam, 1940 yıllarına çıkar. Adana’ya bir konferans vermeye gittiğimde ona rastlamıştım. O sıralarda okulu bırakmış, Çukurova’nın çeşitli yerlerinde ufak tefek işlerle (köy kâtipliği, arzuhalcilik... gibi) geçimini sağlıyor, bir yandan da Anadolu köylüsünün türlü sorunları ile haşır neşir olmuş duygularını, şiir diline dökmeyi deniyordu. Göğceli, köyden gelme delikanlı, hamuru köy geleneklerinin mayası ile yoğrulmuş... O yıllar Halkevleri, gençleri Anadolu gerçeğini öğrenmeye heveslendiriyor... Kemal Göğceli de, bu hevesin içinde, Çukurova ağıtlarını derliyor ve 1943’te Adana Halkevi’nin yayınları arasında bastırıyor... Daha sonra, 1945 sonunda –ya da 1948 başında– Ankara’ya uğradı. O sırada Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği adlı kitabım basılmakta. Bu konuda onunla uzun konuşuyoruz; onun Çukurova Hikayecilerinden sekiz tane türkülü büyük hikâye metni derlediğini, on iki tanesini de derlemeye hazırlandığını öğrenip seviniyorum1.
Göğceli bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’a geçti. Orada ilkin Elektrik –ya da Havagazı– Şirketi’nde bir işe girdi; sonra gazeteciliğe atladı; röportajlarını ve ilk hikâyelerini yayınlamaya başladı ve böylece Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal oldu.
Şair ve halkbilimi araştırmaları heveslisi Göğceli, gazeteci, hikâyeci, romancı Yaşar Kemal olduktan sonra da Anadolu köylü ve göçebe halkının yaşam düzeni ve sanat gelenekleri üzerine bilgilerini geliştirmekten geri kalmıyor. Bu konularda ilk birikimleri ta çocukluğuna ve ilk gençliğine çıkan yazar, bir yandan gazeteciliğin verdiği fırsatlarla Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak yeni gözlemler ediniyor, öte yandan başkalarının araştırma ve yayınlarından yararlanarak bilgi dağarcığını durmadan zenginleştiriyor.
“Yaşar Kemal’in Yörük kilimi” demekle onun romanları ile Yörük kilimleri arasında bir benzetme kuruyorum. Bu arada şuna da parmak basayım: Yaşar Kemal “Yörük” deyimini çok geniş anlamı ile kullanır: Onun “Yörük”ü göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe– Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile “kara-çadırlı Yörük”ün katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın. Yaşar Kemal’in yayınlarından kaynaklanmaya kalkışacak olan etnologları, onun romanlarının verdiği bilgiler er geç şaşırtacaktır.
Yörük kilimine dönelim: Yörük kadınları, kızları kilimlerinde analarından ninelerinden görüp öğrendikleri nakışları tekrarlar dururlar sanırız. Gerçekte, çevresinden ve kendi içgüdüsünden, dileklerinden, özlemlerinden esinlenmelerle eskilerine kattığı, ya da eskilerinin yerine koyduğu yeni nakışlarla, yepyeni renk ve nakış bileşimleriyle yeniden yaratması vardır her dokuyucunun. Bunu her göz kolay seçemez. Bir yerin kilimini başka bir yerinkinden ayırt ettiren motifler olduğu gibi bir dokuyucununkini –anlayan göze– ötekininkinden ayırt ettirenler de vardır kilimlerde. Bu katkılardan kimisi yeni yaratmayı yozlaştırır; kimisi ise güzelleştirir, yüceltir. Ve bu böyle sürer gider. Hikayeler, masallar, türküler de böyle oluşur...
Yaşar Kemal, Anadolu âşık-hikâyecilerinin geleneğine göbek bağıyla bağlı kalmış yazar. Onu ta çocukluğundan başlayarak Anadolu sözlü geleneğinin destansı türleri büyülemiş. Bu yolda çıraklık dönemini Çukurova’nın Türk âşıklarını ve Kürt “dengbej”lerini dinlemekle geçirmiş Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal olma kararına varınca da, Batı romancıları arasında Faulkner, Şolohov gibi, romana destanlık boyutlar verenlerden seçiyor ustalarını2. Kalfalık sınavını Anadolu aşıklarının anlatı geleneğini sürdüren yapıtlarla veriyor. Ama onun anlatmaları sıradan aşkların bir tekrarı değildir: O, âşıkların dağarcıklarını yeni konularla zenginleştirecek, eski konularda, olduğu gibi bıraktığı eski nakışlara (“motif”lere) kendi yaratması yeni nakışlar, yeni renk ve biçim bileşimleri katacaktır.
Yaşar Kemal’in gelenekten aldığı ile ona kattığı nelerdir? Aşağıda bunlardan birkaç örnek üzerinde duracağız. Ancak burada bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Yaşar Kemal’in “gelenekten aldığı şeyler” sözünün anlamı açık ama, onun “geleneğe katkısı olabilir mi?” sorusu akla gelir.
Âşıkların hikâye geleneği üzerinde durmuş olanlar bilirler ki halk sanatçıları ile aydın sanatçıların yaratmalarında bu iki yönde alışveriş olağandır. Rahmetli Âşık Müdami’nin anlattığı hikâyelerden birinin bir epizodu Tabari Tarihi’nin Türkçe çevirisinden alınmadır. Yine o âşık 1940-1941’lerde benim kendisine verip okuttuğum ve Ülkü dergisinde yayımlanmış eski bir “Ali-Şir ile Sultan Baykara” menkabesi metnini, kendi hikâyeci geleneğinin kurallarına uygun bir halk hikâyesi biçimine sokmuştu3. Konuyu sevdikten, beğendikten ve geleneğe aykırı düşmeyeceğini aklı kestikten sonra Âşıkhikâyeci, kaynağı ne olursa olsun onu alıp kendine mal etmekte hiçbir sakınca duymaz. Yaşar Kemal’in, Paris’ten son bir geçişinde bana anlattığına göre, Çukurova’da bir hikâyeci, İnce Memed’i kendi geleneğine uygun biçimde anlattığını söylemiş ona. Bu haber, hikâyecinin romancımıza “hulûs çakmak” için uydurduğu sevimli bir yalan da olabilir, gerçek de olabileceği gibi. Çukurova’da bu yönden bir araştırma yapmaya değer herhalde... Gerçek olan bir şey varsa Yaşar Kemal’in romanlarında anlattıklarını âşık-hikâyecilerin hiç de yadırgamayacaklarıdır. Çünkü Yaşar Kemal anlatıları ile âşık-hikâyecilerden farklı saymıyor kendini. Cengiz Tuncer’le “Köroğlu” üzerine yaptığı bir konuşmasında şu sözler bunu çok güzel kanıtlar: “Bu iş için büyülü bir dil gerek; yazarın dili hikâyenin gücünü, Köroğlu’nun gücünü aşmalı (...) Bunu başarmaya çalıştım. Başardım demek benim için değil zaten. (...) Üç sene, beş sene demek yanlış olur. Çocukluğumda Köroğlu hikâyesini dinlerdim de, bir de ben anlatsam, derdim; bir de ben anlatsam da cihan-âlem dinlese, derdim. (...) Bir yazarın bütün hayatını alır bu iş...”4
Aşık-hikâyecilerle onun ortak bir özelliği de, geleneğin hikâyecileri gibi anlattığı şeylere “inanma”sıdır. Azra Erhat’la konuşmasında5 ünlü Kürt “dengbej”i Abdalı Zyneki üzerine bir efsaneyi anlatıyor: Bu iki gözü kör destancı yolda bir yaralı turna bulmuş. Yüce bir dağın başına çıkmış ve günlerce gecelerce Allaha yalvarmış, “turnayı sağalt benim de gözlerimi aç” diye. Birden bir ışık patlamış. Gözünün önünde ve patlayan ışıkta turnayı görmüş. Turnaya elini uzatmış, turna uçmuş gitmiş... Azra Erhat’ın: “Abdalı Zeyneki’nin gözü açılmış mı?” sorusuna Yaşar Kemal: “Açılmış tabii ve gerçekten de açılmış. Altmış yaşından sonra açıldığı söyleniyor ve gören var” diyor. Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine.
Yaşar Kemal’in halk gelenekleriyle alışverişi üzerine daha somut örneklerle incelememizi sürdürelim.
Göçebelerin yerleşik köylü düzenine geçişlerindeki sarsıntılar, perişanlıklar, yerleştikten sonra da uğradıkları düş kırıklıkları, eski yaşamlarının özlemi Yaşar Kemal’in birçok romanlarında bir “leit-motiv” olarak belirir. Çukurova “İskân Türkmenleri”nin eski günlerini anan şu “Gündeşlioğlu türküsü” de aynı acıları dile getiriyordu:
Hani benim ak ekmeğim yiyenler
Kılıcım kuşanıp ata binenler?
“Gündeşlioğlu geç üst yana diyenler”
Şimdi benim yerim eşik olmuştur.
Evvel ben de yaylalara giderdim.
Koyunumu kırkıp keçe ederdim.
Üç beş güzel ile halay sekerdim.
Şimdi Gündeşlioğlu uşak olmuştur.
Bölük bölük davarlarım katardım.
Yârenime, yoldaşıma satardım.
Üstü karakuşlu çadır tutardım.
Şimdi gölgeliğim kaşak6 olmuştur.
Sürümün indiği çaylar kururdu.
Dostum güler, düşmanlarım erirdi
Üç beş katar mayalarım yürürdü.
Şimdi baş gölüğüm7 eşek olmuştur.
Binboğalar Efsanesi’nde göçebe düzeninin sona erişi bir simge ile anlatılmış; konacak yayla bulamayan Yörükler çaresizlik içinde çırpınırken, obadan bir çocuğun da uçup gitmiş doğanını ele geçirmek için dağ bayır kovalaması. Şu sıra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kimsecik”in bir yerinde de Yaşar Kemal aynı simgeyi kullanıyor. Sahne, eski yurdunu terk edip, Çukurova’ya göç eden Kürt Beyi ile Çukurovalı Yörük Koca Tanış arasında bir konuşmadır:
Yedi direkli ulu Yörük çadırının içi Cennet bahçesi gibiydi. Sedef kakmalı direkler, baştan sona işlemeli bir duvar gibi bir buçuk arşın boyunda çadırı çevirmiş, eğme8 tabandaki nakışlı keçeler, kilimler, atlas döşekler, yastıklar, çuvallar birdenbire insanı bambaşka güvenlikli, dinginlik dolu bir dünyanın içine itiveriyorlardı (...) Dışarıda her çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş bir acılı kuş vardı: Kimi doğan, kimi karakuş, kimi de şahindi. Koca Tanış: “Bunları hep uçuracağız yakında; uçacak gidecekler kendi dağlarına. (...) Onlar uçuncada bize de son, biz de köylü olacağız. Sizin kuşlar ne oldu?” İsmail Ağa: “Biz onları çoktan uçurmuştuk, Bey,” dedi. “Belki elli yıl oldu”. Tanış: “Bu kuşlar da uçup gidecekler.”9
Yaşar Kemal, hikâyelerinin bir bölüğünde, Yörük düzeninden köylü düzenine geçmeye zorlanmanın ve bu zorlanmaya direnmenin dramına paralel olarak Devlet denetiminin dışına itilmenin dramını işlemiştir. Köroğlu, Çakırcalı, İnce Memed bu dramın kişileri. (Kimi zaman, bu iki türden kişilerin aynı bir anlatı çerçevesinde iç içe yürüyen olaylar dizisinde yer aldıkları da oluyor.) Bunlar, XVI’ncı yüzyılın Celalilerinden tutun da geçen yüzyılın ve daha sonralarının İzmir, Aydın efelerine, asker kaçaklarına, ayınkacılara kadar, çeşit çeşit, boy boy... Alın yazıları, dağ başında dövüşürken öldürülmek, ya da Yörüklerinki gibi, devlet yasalarına boyun eğip “düze inmek”, köylü kaderine razı olmaktır. Yaşar Kemal bu gerçeği Köroğlu’nun babası Koca Yusuf’a şöyle söyletir: “Kır-At yanında oldukça hiçbir şeyden korkma. Ama bir gün baktım Kır-At yok, sen de dağları bırak, var bir köye yerleş, çiftçi ol.” Bu sözler, halk destanında Köroğlu’nun sonunu anlatan bölüme bir anıştırmadır. Bir bölük halk anlatmalarına göre “Ab-ı Hayat”tan içtikleri için Köroğlu da Kır-At da ölmemişlerdir. Kır-At o gün bugün her yıl bir başka fakir sakanın hizmetine girermiş. Üç dört ay kalır, ondan sonra sır olurmuş; ertesi yıl bir başka sakanın eline düşermiş... Köroğlu da birçok anlatmalara göre, Kır-At’ın gitmesiyle “son”un geldiğini anlayınca:
Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu
Eğri Kılıç kında paslanmalıdır
diyecek ve çekip gidecektir... Sonra anlaşılır ki o “Kırklar”a karışmıştır.10
Halk geleneğinde Köroğlu’nun çiftçi olduğu yolunda bir anlatma yok. Yaşar Kemal bir gün Köroğlu destanının devamını yazmaya girişirse sonunu nasıl getirecek hikâyesinin bilemem: Kahramanı, romanın başında babasının söylediği sözlere uyarak köylü olmaya mı razı olacak? Yoksa, geleneğe uyarak “Kırklar”a mı karışacak? Ama, dağlardan düzlere inip destanlık maceralardan vazgeçmek, çiftçi yaşamını seçmek, toprakla haşır neşir olan milyonların içinde eriyip sıradan bir kişi olmak da bir türlü “Kırklara karışmak” değil mi?
“Köroğlu”da Yaşar Kemal, aşağı yukarı, Alexandre Chodzko’nun İngilizce çevirisini 1842’de Londra’da yayımladığı Azerbaycan anlatmasının11 olaylar sırasını izlemiş: 1) Bolu Beyinin seyis başı Koca Yusuf’un ve Kır-At’ın soyları nereden gelir? 2) Koca Yusuf neden Bolu Beyinin zulmüne uğrar da gözleri kör edilir? 3) Ruşet Ali (Köroğlu)nin yiğitliği itten öğrenmesi; 4) Kır-At’ın bakımı ve denenmeleri; 5) Reyhan Arap’la Koca Yusuf’un ve Köroğlu’nun karşılaşmaları; 6) Düşünde görünen bir “Pir”in Koca Yusuf’a, gözlerini sağaltacak ve gençliğini geri verecek “Üç-Köpük”ün yerini haber vermesi, Köroğlu’nun köpükleri içmesi ve Koca Yusuf’un ölümü; 7) Köroğlu’nun Bolu Beyinin kızı Telli-Nigar’ı kaçırması; 8) Köroğlu’nun Çamlıbel’e yerleşmesi ve oranın eski sahibi Köse Kenan’ın “çıraklık” dönemi; Bezgar-Başı ile karşılaşması.
Bu epizotlarda birincisini Yaşar Kemal, halk anlatmalarına bakarak genişletmiş. Geleneklik anlatmalarda hikâye hep Koca Yusuf ile başlar, daha gerilere götürülemez; Yaşar Kemal, Ruşen Ali (Köroğlu)nin dedesinden başlamış; o, atları ile cihana ün salmış bir ülkede oğlu Yusuf ile yaşayan bir kişidir. Bu ülke, bir kuraklık ve kıtlık sonunda boşalır. İhtiyar yılkıcı da son atını azat edip deryaya salar ve ölür. Yusuf, Bolu Beyinin yurduna göç eder ve orada babasının mesleğini sürdürür, Beyin baş seyisi olur. Yaşar Kemal anlatmasında Kır-At’ın soyu da gerilere götürülmüştür: Vaktiyle, Köroğlu’nun dedesinin memleketinde denizin dalgalarına gömülüp giden at, bir gün, Bolu Beylerinin yurduna yakın bir denizden yeryüzüne tekrar çıkacak; Beyin yılkısındaki kısraklara aşıp döl bırakacaktır; Kır-At bu döllerden biridir. “Derya”dan (denizden, nehirden, gölden) çıkıp kısraklara döl bırakan atlar (“Deniz Aygırları”) efsanesi, Köroğlu destanı dışında da yaygındır; bir çeşitlenmesinde, Deniz Aygırının bir süre sonra tekrar sulardan çıktığında, kendi soyundan tayları da alıp sulara karıştığı anlatılır.12
Azerbaycan anlatmasında bulunmayan “Köroğlu’nun yiğitliği itten öğrenmesi” motifine Köroğlu halk rivayetlerinin başka çeşitlenmelerinde olduğu gibi bunlar dışında anlatılarda da rastlıyoruz13.
Azerbaycan anlatmasındaki olaylar sırası Yaşar Kemal’inkinde değişik: Reyhan Arap epizodu, “Üç-Köpükler”den sonra geliyor; Bezganla Köroğlu’nun boy ölçüşmesinden sonra bir kez daha Reyhan Arap’la Köroğlu’nun karşılaşması anlatılıyor. Yaşar Kemal âşık-hikâyecilerin ayrı kollar (epizotlar) biçiminde anlattıkları birkaç macera dizisini bir tek kolda toplamış, onlara kendine göre bir düzen vermiş. Anlatıda hikâyeciden hikâyeciye değişen yöntem ve bileşim özellikleri olağandır; halk hikâyelerinin eşitlenmeleri anlatıcının bu türlü biçimleme özgürlükleri sonucu oluşur.14 Yaşar Kemal’in kendine özgü biçimlemeleri de yadırganmıyor.
Halk anlatmalarında Köroğlu Çamlıbel’e yerleştiği zaman orada kimse yoktur; Yaşar Kemal orayı, Köse Kenan’ın yurdu diye nitelemiş ve Köroğlu’nun Köse Kenan yanında bir türlü “stage” dönemi yaşatmış: dağ başından inip yoldan geçen yolcuları, kervanları vurmayı Köroğlu onun denetimi altında öğrenecektir. Bu “çıraklık” dönemini başka anlatmalarda Köroğlu babasının yanında geçirir.
Köse Kenan’ı Yaşar Kemal, geleneğe uygun olarak ters, öfkeli, toksözlü, eşkıyalıkta pişmiş bir kişinin çizgileriyle canlandırıyor ve Köse’nin bir özelliği üzerinde duruyor:
“Çenesinin çukurunda bir tek tüy vardı. (...) Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar, dikilir, yere saplanırdı. (...) Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasa idi öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar, hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü... (...) Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. (...) Bu kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken bu arada da öfkesi geçiyordu.”15
Ben Köse Kenan’ın bu “kılıç gibi yere saplanan tüyü” motifine gördüğüm halk anlatmalarında rastladığımı hatırlamıyorum. Onun bu özelliğini Yaşar Kemal bir yerde dinlediği bir Köroğlu hikâyesinden mi (örneğin, benim bilmediğim ve Cengiz Tuncer’le konuşmasında sözünü ettiği Yusufeli anlatmasından mı) almıştır, kestiremiyorum. Belki de bu orijinal motif onun kendi buluşudur; öyle ise, o kadar yerinde bir buluş ki halk hikâyesi geleneğine ondan bir katkı olarak yerleşmesi beklenebilir.
Yaşar Kemal’in Köroğlu hikâyesini işleme yöntemiyle ilgili olarak bir de “Üç Köpük” motifi üzerinde duracağım. Bu motif de anlatmadan anlatmaya değişiklikler gösterir. Köpüklerin akıp geldiği suyun yeri, Üç Köpük yerine sadece bir pınarın, bir gölün suyu vb. ayrıntılar bir yana, motifin iki çeşitlenmesi var; 1) Köpükleri –ya da suyu– içmesi gereken Kör Babadır; içince gözleri sağalacak, vücudu gençleşecektir, ama, Köroğlu suyu babasına vermez, kendi içer; 2) Köroğlu’nun babasının da “Su”yun olağanüstü niteliğinden haberleri yoktur; Köroğlu ve Kır-At onu bir rastlantı ile içerler.16 Yaşar Kemal’in anlatması birinci çeşitlenmeye giriyor: Köroğlu babasının tarif ettiği yerden Üç Köpüğü avuçlarının içine doldurur, ama babasının yanına dönerken susuzluğa dayanamaz, ikinci ve üçüncüyü de içer. Bu anlatmada Köroğlu elinde olmadan, dışarıdan olağanüstü bir gücün zorlamasıyla babasını Üç Köpüğün getireceği şifadan yoksun bırakmıştır. Poshoflu Âşık Müdami anlatması da birinci çeşitlenmeye girer ama o, kahramanın bencilliğini vurgulamak isteyen daha gerçekçi bir anlatım taşıyor: ...Huruşan Ali Şat nehrine vardı; üç gün bekledi. Üçüncü gece sabaha iki saat kalarak ay ışığı gündüz gibi olmakla köpüklerin geçtiğini gördü. Sudan köpükleri tutup bir kap içine aldı. Yarısını kendi içti, yarısı kalınca dedi ki: “Babam zati iki gözden âmâ, aynı zamanda ihtiyardır; bunu ne yapacak içip?” Yarısını da Kır-At’a içirdi o köpüklerin. Döndü geldi. Babası sorduğunda dedi ki: “Sevgili pederim, köpükler geçmişti, tutamadım...”17
Yaşar Kemal halk hikâyecileri geleneğine uymuş, hikâyesini yer yer Köroğlu türküleriyle süslemiştir. Onun seçtiği beş türkünün hepsi Maraş anlatması metinlerinden alınmıştır18 Anlatı dilinde de Güneydoğu Anadolu ağızlarının özellikleri baskın görünüyor. Bu olgu onun anlatmasıyla Ferruh Arsunar’ın yayımladığı (Köroğlu, Ankara 1963) metin karşılaştırılınca göze çarpıyor. Bunu, Göğceli’nin yetiştiği yerin iliyle, Maraşlı hikâyecinin dili arasındaki yakınlıkla açıklamak gerekir.
Yaşar Kemal’in anlattığı “Karacaoğlan Hikayesi”ne gelince: Burada başka türden bir yaratma ile karşı karşıyayız.
Karacaoğlan konusunun kaderi, halk hikâyeciliği geleneğinde Köroğlu’nunkinden farklı. Bir hikâye bütünü olarak işlenmiş çok az metin var elimizde. Bunlardan biri halk geleneğinden alınmış gereçlerle çağdaş bir yazarın halk hikâyesi biçiminde düzenlediği bir metin.19 Tümüyle halk geleneğinden derlenmiş hikâye metni olarak tek Kırım anlatması gösterilebilir.20 Ama yine de Karacaoğlan efsaneleşmiş bir kişi. Onun biyografyası üzerine bilinenler şiirlerindeki ufak tefek, anıştırma türünden bilgilerle, sözlü gelenekte yaşayan dağınık menkabelerinden öteye gitmiyor21.
Yaşar Kemal anlatması “Karacaoğlan’ın aşık hikâyesi” ana çizgileriyle şöyle. (O, kahramanını “Karaca” diye adlandırmıştır.) Gurbete çıkmış Karaca göçmekte olan bir Türkmen obasına rastlar. Obadan Deli Hüseyin’le dost olur. Bey kızının çökmüş inatçı devesini, sazının ve sözünün büyülü gücüyle kaldırmayı başarması Bey kızı Elif’in ona vurulmasına vesile olur. Bey, kızının bir serseri aşıkla sevişmesinden gazaba gelir. Oba halkının Karaca’yı korumaları sayesinde, Karaca ile Elif bir zaman gizlenerek sevdalarını sürdürdükten sonra kaçmak ve Küçük-Alioğullarından bir Türkmen Beyine sığınmak zorunda kalırlar. Orada Bey onları evlendirir ve korur. Bir gün Karaca bir düğünde saz çalarken sazının teli kırılır. Bunda bir uğursuzluk, bir felaket işareti sezen Karaca hemen çadırına döner. Orada, Beyin yeğeni Halil’i Elif’in koynuna girmiş bulur. Gelişinden habersiz, yatakta uyuyanların üstlerine abasını örtüp çıkar, gider, bir daha da görünmez bir yerde. Karaca’yı, kardeşliği, vefalı dostu Deli Hüseyin çok arar, bulamaz. Karaca bir mağaraya girmiş, yitmiştir. Ama onun zaman zaman mağaradan çıktığı, ortalıkta görüldüğü söylentileri de duyulur. Deli Hüseyin bir gün öğrenir ki Sivas taraflarında bir yerde Han Mahmud adında bir aşık, sevgilisiyle suda boğulmuşlar; cesetleri birbirine sarılmış olarak bulunmuş; Karaca türküsüyle bunları diriltmiş. Deli Hüseyin kalkar, bu olayın geçtiği yere giderse de Karaca’sını bulamaz ve yollarda ölür. Elif artık ölüm döşeğine düşmüştür. Bir çerçiden Karaca’sının haberini alır. Son bir umutla, çerçiyi Karaca’ya gönderir. Karaca, Elif’i son bir kez görmek için obaya döner ama geç kalmıştır. Sazını Elif’in mezarı başındaki dut fidanına asar ve gider, kayıplara karışır.
Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın sevgilisi Bey kızının adı Elif’tir. Başka Anadolu rivayetlerinde Elif’in yerini Karakız, Kırım anlatmasında da İsmikan Sultan alıyor; bu adlar Karacaoğlan’ın şiirlerinin hiçbirinde geçmez. Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın türkülerinde andığı kız, gelin adlarından Elif’i seçmiş sevgiliye, iyi de etmiş bence. Karacaoğlan iki güzel şiirinde anar Elif’i.
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye.
dizeleriyle başlayan birincisi, âşıkın sevgilisiyle geçen mutlu günlerinin bir türküsü olmalı. İkincisi, Karacaoğlan’ın kocalık çağında söylenmiş olacak; gezip dolandığı yerlerin (Antakya, Çukurova, Akçadeniz –yani Amik Gölü– Maraş, Göksün, Keferdiz, Erciyes...) geçit resmi içinde bu kez dinmeyen bir hasretin acısı ile anılıyor Elif’in adı:
Erciyes’te yağın karlar,
Seher ile göçen iller...
Zamanında Elif derler
Bir küçücük gelin gördüm.
Bu iki şiirden benim anladığım: Elif onun en büyük aşkı olmuştur. Yaşar Kemal, hepsi Karacaoğlan’ın yayınlanmış şiirlerinden seçilme 20 parça22 ile süslemiş hikâyesini. Bu iki türküyü yerleştirecek bir yer neden aramamış? Yazık...
Yaşar Kemal’in, Karaca ile Elif romanındaki eylem dizilerinin hemen hepsi halk geleneğinden alınma; kimisi olduğu gibi bırakılmış, kimisi üzerinde az çok oynanarak geliştirilmiş bunların. Karacaoğlan’ın zengin –ya da soylu bir Bey kızına aşık olması bütün anlatmalarda ortak. Murad Uraz’ın düzenlediği hikâyede Karakız, sevgilisi Karacaoğlan’dan uzaklaştırılır; hasta düşer, ölür. Karacaoğlan da bir mağaraya girer, sır olur. Bu son “kayıplara karışma” da Yaşar Kemal anlatmasıyla halk anlatmalarının ortak motiflerinden biri. Mağara, kimi anlatmalarda, “Kırklar Mağarası”, “Eshab-ı Kehf Mağarası” olarak çeşitlenir. Kimi anlatmalarda ise Karacaoğlan “Geyikler”e karışmıştır. Belki de onun adındaki “Karaca” kelimesi efsanenin bu biçime girmesini sonuçlandırmış.23 Türk halk inanışlarında geyiklerin “Pir”i (sahibi, koruyucusu) ve kimi zaman geyik, kimi de insan biçiminde görünen varlıklara rastlarız.
Karacaoğlan’ın, kendisi gibi zulme uğrayıp muratlarına ermeyen iki sevdalıyı birbirine kavuşturma motifi de sözlü gelenekten gelme. Bu “Mirze-i Mahmud” (Y. Kemal anlatmasında “Han Mahmud”) hikâyesinin başlı başına bir epizotunu oluşturur. Dursun Kılıç’ın Kars anlatması “Mirze-i Mahmud” hikâyesinde olay şöyle geçer: Mahmud’la Mısırlı Esad Paşa’nın kızı Nigar birbirine aşık. Bu ilişki Paşayı gazaplandırıyor; boyunlarını vurduracak iki sevgilinin. Ama, araya girenler, cezayı hafiflettiriyorlar: Paşa, kızı ile sevgilisini bir sandığa koyup deryaya attırıyor. Bütün davranışları ile Kerem’in Sofu’suna Yaşar Kemal’in Deli Hüseyin’ine benzeyen, Mahmud’un kardeşi Kanber kardeşini yitirmenin acısı ile dağlara düşüyor. Hızır ona Karacaoğlan’a başvurmasını öğütlüyor; Karacaoğlan geyiklere karışmış... Kanber Geyiklere sesleniyor; içlerinden biri, insan biçimine dönüşüp Kanber’in yanına geliyor. Bu Karacaoğlan’dır. Birlikte deniz kenarına varıyorlar.
Karacaoğlan sazını kıyıdaki kumlara gömmüş, sâzı orada bozulmadan kalmış; bunu hayra yoruyorlar. Nitekim Mahmud’la Nigarı Mansırlı Şahının adamları sandıkla bulmuşlar, karaya çıkarmışlar. Karacaoğlan, bir türkü ile Tanrıya yalvarıyor, onun sözleri ve o sırada beliren bir Dervişin de kerameti ile iki sevdalı diriliyorlar.24 Y. Kemal anlatmasında “sandık” motifi yok; Bey, Han Mahmud’u denizde boğdurur, Nigar da sevdiğinin ardından kendini sulara atar ve boğulur. Y. Kemal’in hikâyesinde bir başka çeşitlenme Derviş motifinin bir yana bırakılmış olasıdır, aşıkların dirilmeleri sadece Karacoğlan’ın türküsüne bağlanmıştır.
Karısını yabancı biriyle yatmış gören Karacaoğlan’ın yerini yurdunu terk edip bir daha görünmemek üzere çekip gitmesi Yaşar Kemal’in hikâyesinde önemli yeri olan bir epizottur. Bu eylemler dizisini de başka halk anlatmalarında buluruz. Kırım anlatmasında Karacaoğlan’ın aslı Belgrad’lı, adı İsmail’dir. Rüyasında İsmikan Sultan’a aşık olur. Onun yaşadığı şehre varır. Orada Murad Paşa adında kahve işleten biriyle dost olur. Zengin tüccar, Murad Paşa’nın araya girmesiyle kızı İsmikan’ı Karacaoğlan’a vermeye razı olur. Murad Paşa Karacaoğlan’a bir konak yaptırır. Bir gece, konaktaki Arap, İsmikan Sultan uyurken habersiz onun koynuna girer. Onları bu durumda gören Karacaoğlan, karısını Arab’ın suç ortağı bilerek, beddua eder, çıkıp gider. İsmikan Sultan, bu kargışın etkisiyle yatağa düşer, vücudunda onulmayan yaralar çıkar. Şifası, Karacaoğlan’ın hayır duasına bağlıdır. İsmikan’ın eski nişanlısı Karacaoğlan’ı arayıp bulur. Ona karısının günahsızlığı anlatılır, Karacaoğlan’ın Tanrıya yalvarmasıyla İsmikan iyileşir; ve iki aşık yeniden birbirine kavuşmuş olurlar.25
Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın yerini yurdunu bırakıp gitmesine sebep, karısı Elif’in koynunda bir gece Küçük Alioğlu’nun yeğeni Halil’i bulmasıdır. Bu Karaca’yı yıkar, ama bunda Elif’in hiç suçu yoktur. O, şımarık, azgın Bey yeğeninin şantajına boyun eğmek zorunda kalmıştır; şöyle ki: Elif’i baştan çıkarmak için etmediğini koymamış; sonunda arzusuna erişemeyince kadına: “Bir şartla senden soğurum. Bir gece varır, senin yanında, sana dokunmadan yatarım. Sana elimi bile sürmem” diyor. Elif de, başka çaresi kalmayınca buna razı oluyor.
Kırım anlatmasında, hayin Arab’ın koynuna girdiğinden İsmikan Sultan’ın hiç haberi olmamıştır. Benim Çukurova’da –Ceyhan ilçesine bağlı İmren köyünde derlediğim anlatma daha gerçekçi bir biçim almış, Karacaoğlan’ın yeğeni Gök Yusuf dayısının karısına aşık. Karacaoğlan, bir düğünde saz çalmak üzere obadan ayrıldığı bir gece Gök Yusuf kadını kandırıyor; birlikte yatıyorlar. Düğünde birden sebepsiz, sazının teli kırılan Karacaoğlan bunda bir uğursuzluk bir felaket seziyor; evine dönüyor, karısı ile Yusuf’u boyun boyuna yatar görünce üstlerine kürkünü atıp düğün yerine dönüyor. Ertesi günü, karısına iki türkü ile içini döktükten sonra bırakıp gidiyor. Bu olaydan sonra o, kendisiyle “dokuza kadar hangi kız atışabilirse (yani, türküsüne dokuz bent bir türkü ile cevap verebilirse) ancak onunla evlenmeye ahd etmiş; böyle bir kıza rastlayamadığı için de bir daha hiç evlenmemiş.26
Bu son anlatmada Yaşar Kemal’inki ile ortak bazı öğeler seziliyor: Kadının oynaşı Karacaoğlan’ın yeğenidir; Y. Kemal anlatmasında Beyin yeğeni. İki anlatmada da, başına gelecek felaketi Karacaoğlan’a sazın telinin kırılması haber verir. Yaşar Kemal bu epizotu dinlediği bir rivayetten olduğu gibi mi almıştır, yoksa üzerinde oynamış mıdır kestiremiyorum.
Yaşar Kemal’in anlatmasında aşk hikâyesi, sevgilisinin mezarı başına gelen Karaca’nın sazını asıp gitmesiyle sona erer. Bu motif de halk geleneğinde değişik biçimler almış olarak yaşıyor. Akşehirli Ahmed Hamdi Efendi adında birinin bıraktığı 1292 H. (1875) tarihli bir defterde, Karacaoğlan’ın Maraş yöresinde Çezel yaylasında 96 yaşında öldüğü, tenha bir pınar başına gömülmüş ve sazının da çürüyünceye kadar mezarının başı ucundaki ağaçta asılı kalmış olduğu rivayeti aktarılmıştır.27 Mut ilçesine bağlı Çukurbağ köyü yakınında bir tepede Karacaoğlan’ın, karşı tepede de sevgilisi Karacakız’ın mezarları diye inanılan yerlerin gösterildiğini ben 1967’de bu köye gittiğim zaman öğrenmiştim. Cahit Öztelli de o yöre halkının ziyaret ve adak yerleri olarak kutsalladıkları bu iki tepe üzerine tamamlayıcı bilgiler vermiştir. Tepede bir mağara varmış; Karacaoğlan, sağ iken bu mağarada otururmuş; ölürken orada bir cönkünü bırakmış.28 Bu son anlatmada sazın yerini cönk alıyor. Yukarıda özetlediğim Mirze-i Mahmud hikâyesinde, Karacaoğlan’ın sazını deniz kıyısında kumlara gömdüğü anlatılır; “saz orada bozulmadan kalmış” denir. Yaşar Kemal, çeşitli biçimlere bürünmüş bu simgeyi örten perdeyi, örslemekten korkar gibi usulca aralayarak hikâyesini bağlıyor: “Karaca, mezarın başındaki o dut fidanına sazını astı. Başında bekleyen adama: ‘Bu saz burada kıyamete kadar kalacak’ dedi, oradan ayrıldı. Adam, Karacaoğlan’ın ne demek istediğini anlamıştı.”
Yaşar Kemal’in, yalnız Köroğlu ve Karacaoğlan hikâyelerinde değil, bütün yazdıklarında halk geleneğinin türlü konularına, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının, halk kültürünün çeşitli yönlerine ilişkin yığınla bilgi var: İnanışlar, töreler, törenler, atasözleri, deyimler, tekerlemeler, alkışlar, kargışlar, vb. Onun neleri, ne ölçüde gelenekten olduğu gibi aktardığı, bunlardan esinlenerek ve güçlenerek, kendi yazar ve sanatçı kimliği ile bu geleneği ne ölçüde, nasıl aştığı sorunları üzerinde araştırmalar çağdaş Türk edebiyatının bir yönünü öğrenme çabasında çok yararlı olur. Ben bu türden bir girişime birkaç örnek vermekle yetindim. Umarım ki, dilbilimi, edebiyat, etnoloji vb. alanlarından böyle bir girişimi yürütme heveslileri, örneğin doktora tezlerine konu arayan gençler çıkar da, benim bu küçük denemem bir işe yaramış olur.
NOTLAR
1 Bu hikâyelerin adları için bk. P.N. Boratav, Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği, Ankara 1946, s. 312
2 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi. İstanbul 1976, s. 256-257
3 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri... s. 34, 77, 329, v.d.
4 Akşam Gazetesi 28.1.1966
5 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi, s. 261-252
6 Kaşak: çalı gibi
7 Gölük: yük hayvanı.
8 Eğme: Kara çadıra bitişik, bükülmüş, eğilmiş dallardan yapılma, hayvanlar için, üstü çulla örtülü sığınak.
9 Yaşar Kemal, Kimsecik, Cumhuriyet gazetesi, 18.1.1980
10 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 262-263.
11 Pertev Naili (Boratav), Köroğlu Destanı, İstanbul 1931, s. 8 vd.
12 Bak: Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 8, 21, 23, 24, 58-60; Ali Özder, Artvin Folkloru, Ank. 1970, s. 18-19; Yusuf Gül, “Doğu Anadolu Efsaneleri” Türk Folklor Araştırmaları, sayı 339, 1977, Ali Rıza Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, V. Ankara 1935, s. 98
13 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 77
14 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 179 vd.
15 Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, İstanbul 1971, s. 96 vd.
16 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 24, 62, 84; P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251; Ferruh Arsunar, Köroğlu, Ankara 1963, s. 27-28
17 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251
18 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 159 v.d. Yaşar Kemal’in aldığı türküler bu kitapta şu numaralardadır: 2, 3, 7, 8, 131
19 M.U. (Murad Uraz), Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1939, Ayrıca bak.: P.N. Boratav, Halk Hikâyeleri, s. 174, not 187; Murad Uraz’ın bu ilk denemesinden sonra Karacaoğlan Hikayesi’nin aynı yöntemle düzenlenmiş birçok baskıları yapıldı: Murad Uraz-Selami Münir Yurdatap, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1941; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan, İstanbul 1952; Rasih Yukay, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1954; XXX, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1959, 1965, 1968; Fevzi Gürgen, Karacaoğlan ile Yayla Güzeli, İstanbul 1967, 1971; Murad Uraz, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1970; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan’ın Aşk Maceraları, İstanbul, 1959, 1966, 1968, 1970, 1972. Bunlara bir de Âşık Ali İzzet Özkan anlatması bir Karacaoğlan hikâyesini eklemeliyiz; “Karacaoğlan’ın Erzurum Seyahati” başlığını taşıyan bu metin Ahmed Adnan Saygun’un Karacaoğlan: Yeni Bilgiler Bir Rivayet (Ankara 1952) adlı kitabında yayımlanmıştır. Krş.: İlhan Başgöz, Ali İzzet Özkan Ankara 1979, s. 6, 39
20 W. Radloff, Proben der Volksliteratur der türkischen stamme VII.: Die Mund Halk Hikayeleri, s. 184, 185
21 Cahit Öztelli, Karacaoğlan: Bütün Şiirleri, İstanbul 1970, s. XVII v.d.
22 Bu şiirler Yaşar Kemal anlatmasındaki sıra ile Cahit Öztelli’nin kitabında Karacaoğlan Bütün Şiirleri şu numaralardadır: 175, 45, 288, 168, 31, 143, 440, 131, 417, 241, 224, 89, 63, 320, 386, 387, 342, 238, 171. Yaşar Kemal’in kitabına koyduğu (s. 197) ve “Han Mahmud” hikâyesinin bir anlatmasından alınmış olduğunu sandığım dörtlük bu listede yoktur.
23 Bk.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 168, not. 183
24 P. N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 41, 91, 93, 166, 168. Hikayenin Âşık Dursun Kılıç anlatması benim arşivimdeki yayınlanmamış metinler arasındadır. İlhan Başgöz’ün incelediği bir Türkmenistan anlatması “Karacaoğlan hikâyesi”nde Karacaoğlan, Mansur Padişahın oğlu görünüyor; bak.: Ulusal Kültür dergisi, sayı 4, 1974, s. 123, 134
25 Kırım anlatması Karacaoğlan hikâyesinde “İsmikan Sultan’ın vücudunu yaraların kaplaması” motifinin oluşmasını, Karacaoğlan’ın “sıracalar çıksın nazik teninde” dizesini içeren bir kargış şiirinin etkilemiş olacağı düşünülebilir. Bak.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 149, 150. Bu şiirin tam metni C. Öztelli, Karacaoğlan, No. 218
26 P.N. Boratav, “Çukurova’da folklor derlemeleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi V, 1947, sayı 3, s. 272-273
27 İ. Aczi Kendi, “Karacaoğlan” Konya dergisi, s. 46, 1942, C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XXIII-XVI; Ahmet Hamdi Efendi’nin bu notlarındaki bilgilerin Karacaoğlan anlatmaları ile ilişkileri üzerinde İlhan Başgöz 1949 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde savunduğu doktora tezinde (“Biyografik Halk Hikâyeleri”) durmuştur. Yayınlanmadan kalmış olan bu incelemenin bir özeti: “Turkish Folk Stories About the Lives of Minstrels” Journal of American Folklar, cilt 65, 1952,
s. 331-339; Karacaoğlan’la sevgilisi Karakız’ın muratlarına eremeden ölmüş ve karşılıklı iki tepeye gömülmüş oldukları üzerine bir anlatma da: İshak Refet (Işıtman), Karacaoğlan, Ankara 1932, s. 35
28 C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XV
Bilim ve Sanat, Şubat 1982, sayı 14, s. 9-15.