Cemal Süreya’nın çocukluğuna inmek

15/10/2009 · Kategori: Inceleme

Cemal Süreya’nın çocukluğuna inmek

GONCA ÖZMEN
Yapıtı bağımsız bir nesne olarak gören “yeni eleştiri” anlayışına karşın; psikanalitik yaklaşım, eleştiriyi sanatçı ile yapıtı arasındaki ilişki üzerine odaklandırır. Freud’a göre bu ilişki doğrudandır ve yazarın/şairin fantezileriyle metni özdeştir; ancak bunlar metinde örtülü bir biçimde ortaya konur.
Bu bağlamda yazarın/şairin yaşamı, kişiliği, iç dünyası ya da bilinçaltı anlaşılmaya ve onun hangi iç dinamiklerle neyi, nasıl ve neden öyle yazdığından yola çıkılarak yapıtı bu doğrultuda çözümlenmeye/yorumlanmaya çalışılır.

Yusuf Alper de Psikodinamik Açıdan Cemal Süreya ve Şiiri – Annem Çok Küçükken Öldü adlı kitabında “şairin hayatı şiire dahil”, “insan anılarıdır” diyen ve şiirlerinde otobiyografik özellikler bulunan Süreya’nın şiirine psikodinamik açıdan yaklaşmış. Çünkü Alper, Octavio Paz dahil birçok yazar gibi, bir şairin biyografisinin onun şiirini anlayabilmek bağlamında önemli ipuçları verdiğini düşünenlerden. Şairin yaşantısından şiirine yansıyanları incelerken onun günlüklerini, mektuplarını, denemelerini de dikkate almış ve yakınlarının, dostlarının tanıklıklarına başvurmuş. Şairle tanışıklığına ve söyleşiler yapmış olmasına ek olarak Alper’in hem psikiyatr hem de bir şair olması yorumlarını güçlendirmiş.

Şiirle yaşam arasındaki bağ

1950’li yıllarda Freud düşüncesi ve Varoluşçuluk felsefesinin ülkemizde yaygınlık kazanmasıyla, bilinçdışının II. Yeni şiirinde yoğun bir biçimde kullanılmaya başlandığına değinen Alper; bu nedenle II. Yeni şairlerini psikodinamik açıdan değerlendirilmeye en uygun şairler olarak görür. Ayrıca Ahmet Haşim’den başlayarak Didem Madak ve Nilay Özer’e Türk şiirinde psikanalitik yaklaşıma uygun bulduğu şairlerin adlarını sayar. Şiiri otobiyografik özellikler içerse bile bir “sanatçıyı bire bir yansıtması”nın söz konusu olmadığını da belirtir.

Cemal Süreya şiirinin daha derinlikli anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlayan Alper; şairin yaşamı ile şiirlerini inceleyerek, ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışır. Ona göre, şairin benliğini anlayabilirsek, şiirlerinde okuyana kapalı, zor ya da belirsiz gelen kimi noktaları kavrayabiliriz. Şair, narsizmini nasıl şiirsel yaratıya dönüştürmüş? İmgeleri, gerçekleşmeyen/doyurulmayan hangi isteklere, fantezilere dayanmakta? Şiirlerinin izlekleri, kullanılan dil ile şairin yaşantı ve kişiliği arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Psikanalizin, görünen davranışların derinlerinde yatan nedenleri bulmaya ve anlamaya çalışması gibi; bir şiirin anlaşılabilmesi için de yan anlamlardan mecazlara, uzak çağrışımlara, doğrudan söylenmemekle birlikte dolaylı olarak sezinlettiklerine ya da söylemediklerine uzanmak ve şiirin derinliklerine sinmiş duygu ve düşünceleri dikkate almak gerekir. Çünkü şiirde çoğu zaman soyutlama, dolaylı ve sembolik anlatım söz konusudur.

Alper, klasik Freudyen bakışın eksiklikleriyle ilgili bilgiler verir, bunları eleştirir ve çağdaş psikanalitik yaklaşımları dikkate alarak, daha geniş açılı bir bakışla ele alır Süreya’nın şiirini. Örneğin, klasik psikiyatrinin yaratıcılığı sanki psikopatolojik bir süreçmiş gibi yanlış anladığını ve bunun normalle nevrotik arasında yeterli bir ayrım yapılamamasından kaynaklandığını vurgular. Sanatçıları mutsuz insanlar sayan ve fantezileri doyumsuzluğa bağlayan Freud’un aksine; o, mutlu insanların da fantezi kurduğunu ve sanatçılara büyük saygı duymasına karşın Freud’un yaklaşımının estetik değerlendirmeden yoksun olduğunu belirtir.

Alper’in belli kavramlardan, yaklaşımlardan ve düşünürlerin görüşlerinden doğrudan alıntılar yapmak yerine; onları bir-iki cümleyle, daha kolay anlaşılabilecek bir biçimde özetleyip ilgili kaynağı belirtmesi, okuyucu için büyük kolaylık sağlıyor. Yine de okuyucunun, az da olsa, psikoloji, psikiyatri ve psikanalizin çeşitli terim, kavram ve yaklaşımlarıyla ilgili ön bilgi sahibi olması gerekiyor. Kitapta verbal, somatik, epigenetik, odipal, intrapsişik çatışma, borderline örgütlenme, Kohutçul yaklaşım, nesne ilişkileri kuramı, benlik/kendilik psikolojisi benzeri kavram ve terimlere, kuram ya da yaklaşımlara ve H. Kohut, G. O. Gobard, D. W. Winnicott gibi düşünür adlarına sıkça rastlanıyor. Örneğin şairin kişilik gelişimi, Freud’un id-ego-superego; psikoseksüel gelişim dönemleri oral, anal, odipal terimleriyle açıklanıyor.

Altı yaşında bir çocukken çok sevdiği ve genç bir kadın olan annesinin ölümüyle sarsılan Cemal Süreya; bunun ardından gelen sürgün (ailesi, 1938’de Yasak Bölgeler Kanunu’na muhalefet suçundan Bilecik’e sürülerek, orada zorunlu iskan cezasına çarptırılmıştır), üvey annesinin zalimce tutumu, etnik kökeni (Kürt oluşu) nedeniyle okul arkadaşlarınca hor görülmesi benzeri olay ve tutumlarla iyice örselenmiştir. Utangaçlık, kırılganlık ve alıngan duyarlılık, kişilik özellikleri arasında yer etmiştir. Ortak mallarını üstüne geçirerek ailesini yoksul bırakan çok güvendiği amcası ve yakın dostlarından gördüğü ihanetler onda büyük düş kırıklıkları yaratmış; bu depresif süreçte nevroz kısır döngüsüne girmekten, edebiyata ve şiire yönelerek kurtulmuştur. Alper, şairin yaşantısının bu yönünü “sanatçı oluşunun temel güdüleyicisi” sayar. Cemal Süreya şiirindeki erotizm, ironi ya da humoru da onun utangaçlığını ve aşağılanmasını ödünleme; şairliğini de savunma düzeneklerinden yüceltmeyi kullanması olarak görür.

Şairin küçük yaşta annesini kaybetmesi, Alper’e göre, onun için “en önemli yaşam olayı”dır; “temel örselenim (travma)” nedenidir. Bu yüzden “Cemal Süreya’nın da tüm yazdıklarının aslında baştan sona anne kaybına yakılan ağıt olduğu düşünülebilir.” der. “Şiir Süreya’nın annesidir. Onun annesi yerine geçmiş”tir yorumunu getirir. Yayımlanan ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” onun anne sevgisini ve bu ölümden duyduğu üzüntüyü dışa vurur: “Saçlarını koynumda saklıyorum / Arada bir ağlamak için”. Anne kaybı, “acıları hep içimde taşıdım” diyen şairde, depresif duygulanımlar yaratmış, yaşamını öylesine etkilemiştir ve bu konuda öylesine duyarlıdır ki, sevgilisinin terk etmesi dahil her türlü kayıp ve yitirmeler annesini çağrıştırdığı için onu çok sarsmıştır. Doyurulmamış anne sevgisi ve ölümünden sonra içine saplanan yalnızlık duygusu sonucu kendisine ilgi/sevgi gösteren, “düğmesini diken bütün kadınlarla” evlenmesinde etkili olmuştur. Anne yoksunluğu nedeniyle ödipal duyguların ön plana geçmiş olabileceğine değinen Alper, Süreya’da Oidipus kompleksinin olup olmadığı, babasının ölümünden dört yıl önce yazmış olduğu “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü” şiirinin klasik Freudyen bakışla açıklanıp açıklanamayacağı üzerinde durur.

Yaratıcılıkla ruhsal bozukluklar (deha ile delilik) arasında ilişki kurmak, İtalyan psikiyatrist Cesare Lombrasso’dan bu yana devam etmiş; Freud da yaratıcılığın kişinin içsel çatışmalarından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Alper ise kitabın “Cemal Süreya ve Depresyon” adlı son bölümünde, zaman zaman depresif yaşantıları olsa da şairi bir depresyon hastası olarak ele almaz. Yaşamının son dönemlerinde alkole yönelip onu bir yatıştırıcı, kaygı giderici olarak kullanmasında, son dönem şiirlerinde ölüm ve intihar gibi izlekleri daha sık işlemesinde; özellikle oğlunun davranışları nedeniyle onunla çatışmalarının, üzüntü ve kendini sorumlu tutmasının yarattığı depresyonun etkisi üzerinde durur. Özellikle anlamın duyumsatmalara, çağrışımlara, yan anlamlara ve söylenmeyenlere de uzandığı şiirde, gösteren ile gösterilen arasında birebir anlamsal bağlantı kurma olanağı olmamakla birlikte Alper’in kitabı, Cemal Süreya şiirini daha derinden anlama ve çok yönlü, geniş açılı yorumlar için yeni açılımlar getirmesi bakımından dikkate değer bir çalışma.
Kitap Zamanı/Sayı: 39

MEHMET H. DOĞAN'DAN SON OKUMALAR'IM Gonca Özmen
(Virgül Sayı:122 Eylül)

Eleştiri, geçmişten günümüze yazınımızın önemli bir sorunu/eksikliği olarak görülmektedir. Bu alanda yazan değerli adlardan biri olan Mehmet H. Doğan’ı, 17 Şubat 2008’de kaybettik. Onun eksikliğinin şiir dünyamızda yarattığı boşluk, ölümünden kısa bir süre sonra, Mayıs 2008’de İkaros Yayınları arasında çıkan iki kitabıyla giderilmeye çalışıldı: Türk Şiirinden Son Okumalar ve İkinci Yeni Şiir.

Türk Şiirinden Son Okumalar’da Mehmet H. Doğan’ın daha önce yayımlanmış kitaplarına girmeyen yazıları bir araya getirilmiş. Üç bölümden oluşan kitabın “Şiir Defteri” adlı ilk bölümünde çağdaş şiirimiz üzerine; adı, Haşim Çatış’ın ölümünü konu alan denemeye dayandırılan ikinci bölümünde -“Bir Şair Ölmüş Diyeler”- Nazım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Edip Cansever, Haydar Ergülen, Metin Altıok, Behçet Aysan ve şiirleri üzerine yazılara yer verilmiş. Son bölümde ise Nurullah Ataç, Orhan Burian, Eser Gürson ile ilgili denemeleri, şair ve yazarlarla onların metinlerini/yapıtlarını değerlendirip yargılayan eleştirmenlerin düşmanlığına gönderme yapan aynı adlı bir yazının da bulunduğu “Düşman Kardeşler” başlığı altında toplanmış.

ŞİİR ELEŞTİRMENİ

Başlangıçta, sanat sorunları, yazın kuramı, bazı düzyazı yapıtlar üzerine yazdıkları bir yana bırakılırsa Mehmet H. Doğan, şiir üzerine DE yazan bir eleştirmen değil; son yıllarda ağırlıklı olarak, yalnızca şiirle ve özellikle GÜNÜN ŞİİRİ ile ilgili eleştiri, inceleme ve eleştirel denemeler yazan biriydi.“Şiir Eleştirmeni Ataç” başlıklı yazısından yola çıkarak, onun için de “Şiir Eleştirmeni Doğan” diyebiliriz. Yüzlerce derginin yayımlandığı, binlerce kişinin şiir yazdığı bir ortamda günün şiirini yakından izlemek, büyük bir özveri, çaba ve dikkati gerektirir. Ayrıca, genç şairlerin şiirlerini değerlendirmek, yazılmakta olan güncel şiirin geleceğini, gelişim ve değişiminin yönünü görebilmek/kestirebilmek; derin şiir bilgisi yanında, gelişmiş bir estetik beğeniyi de zorunlu kılar. Çünkü, Füsun Akatlı’nın dediği gibi, “Şiir üzerine yazmak, Rus ruleti oynamak gibidir.” (Yaz Başına Neler Gelir, Ada Yay., İst., 1980, s. 83.) Memet Fuat’ın 1985’te yayımlanan ve çağdaş şiirimizle ilgili, ilk akla gelen antolojilerden olan Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde bile 1970 sonrası şiirine yer verilmemiştir. Doğan ise 2001’de yayımlanan üç ciltlik Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisinde güncel şiiri dışarıda bırakmaz. 1993’ten 2003’e (2001 hariç) hazırladığı on Şiir Yıllığı, onun on yıl boyunca, şiiri günü gününe izlediğinin, bu nedenle de yazdıklarının/seçtiklerinin çok yoğun okumalara ve titiz incelemelere dayandığının göstergeleridir. Yıllıkları, aynı zamanda diğer yıllık hazırlayanlar için kaynak/örnek oluşturmuştur. Bu bağlamda Doğan’ın değerlendirme ve eleştirileriyle günümüz şiiri ve şairleri üzerindeki etkisi yadsınamaz.


ŞİİR İÇİN / ŞİİRDEN YANA

Toplumumuzdaki genel eğilime paralel olarak, sanatçılarımız eleştiriye pek açık değillerdir. Özellikle de edebiyatçılarımız ve şairlerimiz... Başta yıllıkları ve Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisi olmak üzere, çoğu eleştirisi/eleştirel denemesi; yıllıklarına/antolojisine şiirlerini almadığı ya da yazılarında şiirlerini övmeyip eleştirdiği şairlerce kaba, kırıcı hatta hakaret ve saldırı sayılabilecek büyük tepkiler almasına karşın o; ilkelerinden, iyi bulduğunu/doğru bildiğini seçmekten/yazmaktan çekinmemiştir. “Nasıl hoyrattır bu edebiyat dünyası!” (s. 117) diyen Doğan, edebiyatın/şiirin sorunlarını ele alırken, “iyi şiir”i seçerken ve değerlendirirken estetik ölçütü önceleyerek, şiirin politik/ideolojik sanat dışı yönsemelerini önemli görmemesi, güdümlü edebiyata karşı tutumu nedeniyle eleştirilmiş; toplumcu şair ve şiirleri yok saymak, onlara göz yummakla ya da sırtını dönmekle suçlanmıştır. Bu konuda, kısaca şöyle der: “Benim ölçütüm şiirin kendisi.” (s. 50) O, şiir yazmayı bırakışı konusunda bile, “şiire duyduğum saygıdandır,” (Birikime Dayanmak, Aydın Yayınevi, İzmir, Eylül 1979, s. 2.) diyen bir eleştirmendir. Yazdıklarında daima tarafsız kalma kaygısı taşıyan Doğan, “Eleştirmenliğin yazılı olmayan, olmazsa olmaz yasalarından en başta geleni, yansızlığı, hatır-gönül dinlemezliği olmak gerekir,” (s. 155) vurgusunu yapar. Bir başka yazısında da doğru bildiği çizgiden hiç şaşmadığını dile getirir: “Tek ölçümün, her zaman olduğu gibi, şiir olmasına büyük özen gösterdim. Dost-ahbap ilişkisinden etkilenmemeye çalıştım. (…) Sanata, yazına karşı sanatdışı dayatmalara hep direndim.” (Şiir ve Eleştiri, YKY, İst., Şubat 1998, s. 124-220.) Ona göre, eleştirmenin sorumluluğu yazarlara/şairlere, ideolojilere/politik …izm’lere karşı değil; yazınsal metinlere/yapıtlara karşıdır. Örneğin, bazı toplumcu yazar ve şairlerin yaptığı eleştirilere aldırmaksızın, İkinci Yeni’nin şiirimiz için önemini toplumsal, ekonomik, kültürel yapımızdaki değişimlerle, tarihsel bağlantıları içinde -yalnızca teknik ve biçimiyle ya da özüyle değil, çağıyla, içinde yeşerdiği toplumla ilişkilendirerek- ele alıp değerlendirmiştir. 70’li yılların politik/slogancı şiirine ise soğuk ve uzak durmuştur. Kısaca, Doğan daima estetik değer taşıyan gerçek sanatsal metinlerin/yapıtların yanında yer almış, onları savunmuştur.

ZOR ZANAAT/SANAT: ELEŞTİRMENLİK

“Eleştirmen: O Sefil Yaratık”, “Yazınımızın Günah Keçisi: Eleştirmen” adlı denemeler de yazan Doğan, yazının “en belalı dalı” olarak gördüğü şiir üzerine yazmanın, şair/yazarın hep övgü beklentisinin, “kimsenin övgücüsü olmadan” eleştiren kendisine karşı saldırıları da getirdiğini söylüyor Feridun Andaç’la yaptığı bir söyleşide. Günümüzün önemli şiir eleştirmenlerinden Sabit Kemal Bayıldıran ise bu nedenle kendisinin güncel şiir üzerine yazmaktan kaçındığını belirtir: “birçok dostu kırmamak için kaçındım güncel şiirden. (…) genellemelerle yetindim. (…) Şairlerimiz, demokrat olamıyorlar çoğunca. Hep beğenilsin istiyorlar. (…) Peki şiir üzerine yazarsan ne olur. (…) Bol bol düşman kazanırsın.” (Günümüz Şiiri Üzerine Yazılar, Can Yay., İst., 2004, s. 11-12) Memet Fuat da bu yönde davrandığını/yazdığını vurgular: “Yapıta/yazara dönük eleştiriden genellikle kaçıyorum. (…) Sanatçılar, … eleştiriye pek açık değiller; … değerlendirmelere, övgü nitelikli olmadıkça, hiç katlanamıyorlar. Tepkileri de çok ağır oluyor. En iyisi söyleyeceklerinizi ortadan söylemek” (Biçemden Biçeme, YKY, İst. Ocak 1999, s. 292). Böyle bir ortamda, günümüz şiiri üzerine eleştiriler/eleştirel denemeler yazan ve seçkiler hazırlayan Mehmet H. Doğan, örneğin Necati Cumalı ile ilgili olarak, onun son kitaplarındaki şiirlerinde bir yenilenme yerine “yineleme” ve “çoğalmayı” gördüğünü söyler. Cumalı için 1960’lardan sonra “şiirdeki köklü değişime sonuna kadar sağır kalmış, hiçbir şey olmamış gibi eski şiirini sürdürmüştür,” dedikten sonra, “Sağlığında böyle bir yazı yazamazdım, bütün alıngan şairler gibi küserdi bana. Acı sitemler ederdi. Eleştirinin yazgısı bu,” (s. 91-93) cümleleriyle, bizde, eleştirmenliğin en önemli sorunlarından birini açıkyüreklilikle ortaya koymuştur.

ŞU 80’LER ŞİİRİ VE SONRASI

Doğan, son yıllarda sıkça dillendirilen, 80’ sonrası yazılan şiirin çıkmazda olduğu ve “tasfiyesi” gerektiği görüşlerine de katılmaz. Aksine bu dönemin şiirine umutla yaklaşır. 2002 Şiir Yıllığı’nı hazırlarken, dergilerde okuduğu şiirler, şiir üzerine yazı ve söyleşilerle ilgili uğradığı hayal kırıklığından söz eder. “Sayfalar dolusu şiir: imzaları, başlıkları silinip art arda okunsa hiçbir şey fark etmeyecek; buz üzerine yazılmış gibi daha sonuna gelmeden bellekte hiçbir iz bırakmadan silinen şiirler.” (s. 44) diyerek günümüz şiiriyle ilgili zaman zaman karamsarlığa kapılmakla birlikte, şiirimizin geleceğini aydınlık görür. O, şiirin “bunalımda” ve “ölmekte olduğu” yolundaki yorumları da benimsemez. Asıl bunalımı, yeni şiiri gereğince izlemeyen şiir okurunda, bazı şairlerde ve bu tür yorumları yapanların algılamasında bulur. Genç şairleri umutsuzluğa düşüren ve genç okuru yeni şiirden uzaklaştıran bu anlayışın şiirimize zarar verdiğini vurgular. “Bir zamanlar İkinci Yeni de hep kötü örneklere -ayrıkotlarına- dayandırılarak yerin dibine batırıldı,” (s. 37) diyerek, bu tür yüzeysel ve mekanik değerlendirmelerin ne kadar “sağlıklı” olduğunu sorar. Garip şiirinden bu yana yinelenen benzer yakınmalarda gerçek payı varsa, “bunalım üstüne bunalım geçiren bu şiirin kökü niye kurumuyor kırk yıldır, elli yıldır?” (s. 34) sorusuyla da karşıt görüşünü ortaya koyup “1980’den sonra ise köklü bir değişim geçirmekte olan, gerçekten zengin, açılımlara gebe bir şiirimiz var.” (s. 35) der. Bu iyimserliğinin de “geleceğe ve gençliğe güven”inden (Şiir, Bugün, YKY, İst., Ağustos 2001, s. 171) geldiğini söyler.
“Çağdaş Türk Şiirinde Dönüşümler ve Dönemeçler” yazısında Garip ve İkinci Yeni gibi çağdaş şiirimizdeki köklü değişim, kırılma ya da dönemeçler üzerinde durduktan sonra, Nazım Hikmet şiirinden günümüze uzanan bir değerlendirme yapar ve sözünü “Şiir, her zaman sorulagelen ‘Şiir Ölüyor mu?’ sorularına aldırış etmeden, bir gizil güç olarak varlığını sürdürüyor,” (s. 17) diyerek bitirir. “Şiirimizde ‘Sapmalar’, Saptırmalar Üzerine” yazısında ise Yücel Kayıran’ın iki yazısına dayandırarak, toptancı yargı ve genellemelere, “Müslüman şair” gibi ötekileştiren, ayrımcı nitelemelere karşı düşüncelerini ortaya koyar.
Doğan’ın, bazılarınca görmezden gelinen ya da küçümsenen, genç şairlerin yenilik arayışlarını ve girişimlerini desteklemesi; hoşgörülü, sıcak, önyargısız yaklaşımı ve iyimser, yapıcı eleştirileri günümüz şiiri için önemli kazanımlar sağlamıştır. Belli bir ideoloji/politik görüşe, egemen ya da popüler olana değil; genç kuşağı yeniliklere, iyi şiire yönlendirmesi, birçok şairin ilk şiirleri ve ilk kitapları üzerine ilk yazan eleştirmenlerden biri oluşu, onları yüreklendirip kendilerine güvenmeleri yolunda desteklemesi de dikkate değerdir.

“BELKİ”LER, “KİM BİLİR” VE KESİNLEMELER

Bir akıma ya da bir ideolojiye dayandırılan önyargılara körü körüne bağlanıp kendince değişmez ilkeler belirleyerek, hazır kalıp ya da reçetelere göre katı, mekanik değerlendirmeler yapan bir eleştirmen değildir Doğan. Araştıran ve sorgulayan bir anlayışı benimsemiş; saptama ve yorumlamalarında zaman zaman “belki”, “sanıyorum”, “kim bilir”, “acaba?” diyebilmiştir. O, yoğunlaştırılmış, kapalı anlatım, dil oyunları ve boşluklarıyla çoklu yorumlara açık bazı şiirler üzerine değerlendirmeler yaparken kesinlemelerden kaçınmak gerektiğinin bilincindedir. Örneğin, Metin Altıok’un şiirlerinde anlattığı, göstermek istediği ya da seslendirdiği “ben” için; “günümüz insanıydı belki de. Kim bilir!” (s. 133) der. Buna karşın, “Şair Necati Cumalı Üzerine” denemesinde, “Güzel Aydınlık (1951) kitabının en güzel şiiri hiç kuşkusuz Karabatak’tır,” (s. 90) gibi, “bence”, “sanıyorum” ve benzeri sözcüklere bile gerek görmeden, üstelik “güzellikle” ilgili yargılarına rastladığımız da olur. Yine, Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiiri için, “Cansever şiirine bir milat aranacaksa, kesinkes bu şiirdir,” (s. 106) yargısında bulunur. Eleştirilerinde nesnel olmaya büyük bir özen gösterdiği, bazı eleştirmenlerin yukarıdan bakan, ahkam kesen, çatık kaşlı yargılama tutumundan uzaklığı ile dikkati çeker Doğan. Kimi akademisyenlerin alıntılara, dipnotlara ve yabancı terimlere boğulmuş, karmaşık yazma biçiminin tersine o; deneme tadında, yalın ve anlaşılır yazmıştır eleştirilerini.

ÇEŞİTLEMELER, SOMUTLAMALAR

Şiirine harcamak istediği zamanın çoğunu “hoca”lığına ayırdığı için yakınan A. H. Tanpınar’dan yola çıkarak şöyle der: “Tanpınar’ın yaşamı, yurdumuzda gerçek aydının ve gerçek sanatçının hangi koşullarda yaşadığının ve çalıştığının somut örneğidir.” (s. 127) Behçet Necatigil’den, yazdığı hikayenin/romanın telif ücreti peşinde koşan Orhan Kemal’e kadar daha nicelerini anımsatır bu cümle. Edip Cansever’i “toplumsala sırt çevirmiş bir şair” olarak suçlayanların yaptığını “gülünçlük sınırında bir aymazlık” (s. 113) olarak niteler Doğan. “Şiir Eleştirmeni Ataç” yazısında, Ataç’ın en güçlü yönünün denemeciliği olduğunu, şiire verdiği önemi, yenilikleri desteklediğini, örneğin “Garip şiirini daha ilk günlerinden başlayarak ilk savunan kişi” (s. 146) olduğunu ve Nazım Hikmet’ten Dağlarca’ya bazı şairleri yenilik düşmanlarına karşı savunduğunu vurgular. Bütün yazılarında fazla öznel yargılarda bulunduğu yönündeki genelleme ve üstünkörü değerlendirmelere karşı Ataç’ı savunur. Tıpkı, İkinci Yeni şiirini, bazı toplumcu şair ve eleştirmenlerin yüzeysel, toptancı yargılarına karşı savunduğu gibi.
“Şiir Yazmak Zorlaşıyor mu?” başlıklı yazısında, şiirimizin son elli-altmış yıllık gelişimini özetledikten ve geçmiş şiir birikiminden/gelenekten yararlanmanın önemini vurguladıktan sonra, yeni yazmaya başlayan şairlerin özellikle İkinci Yeni şiirini özümsemeleri gerektiğini belirten Doğan, şöyle sürdürür: “Bugün yazmaya başlayan bir şair, öğrenmesi, özümsemesi ve sonuçta aşması gereken zengin deneyimlerle dolu büyük bir şiir birikimiyle karşı karşıyadır. Gerçekten yeni ve özgün bir şiir yaratacak şairin bu geleneği bilmesi, ondan hız alması, ama bunu yaparken onu aşması da kaçınılmazdır. (…) İkinci Yeni deneyiminden sonra onu özümsemeden, aşmadan şiir yazmak da olanaksızdır.” (s. 42)

ŞİİR 2000’Lİ YILLARDA DAHA NELER GÖRECEK!

Doğan, şiirdeki popülerleşme ya da arabeskleşme eğilimine karşı tutumunu ise “okuru ‘velinimet’ sayıp onun suyuna gitmenin teslimiyetten başka bir anlama gelmediği” (s. 25) sözleriyle ortaya koyar. “Menager” kullanan Murathan Mungan’dan yola çıkarak, reklam kampanyalarına, çok satmaya; kitle kültürüne geçişle sanatın ve şiirin de metalaşmasına değinir. Bu kampanyalarda niteliğin değil, para kazanma amacının öne çıkmasından yakınır. Öfke, isyan ve alayı da içeren bir çaresizlikle: “Belki doğru olan budur, kim bilir!” (s. 27) der.
Doğan’a göre şiirden, yalnızca kendi sınırları içinde bir akım ya da kuşağa karşı değil, diğer yaşam alanlarına, dünya görüşlerine vb. karşı da toptan, yıkıcı bir başkaldırı beklenebilir. Çünkü o, XX. yüzyılın sonundaki koşulların hiç de I. Dünya Savaşı sonrası koşullarından aşağı kalmadığını düşünür.

UNUTULMAK/UNUTULMAMAK

Mehmet H. Doğan, 1936-1953 yılları arasında yayımlanan yazılarında, 1940’ların yazınını, özellikle de şiirini değerlendiren Orhan Burian’ın “unutulan, unutturulan,” ama unutulmaması gereken bir eleştirmen olduğunun altını çizer. 1960’lı yıllarda yazan eleştirmen Eser Gürson’la ilgili yazısında da o dönemin dergilerinin, yazar ve şairlerinin adını anarak, genç kuşaklardan “kimbilir kaç ışık yılı uzak”ta olduklarına, “her şeyin günübirlik yaşandığı ülkemizde” edebiyat ve edebiyatçıların da kısa sürede belleklerden silindiğine değinir. Zamanımızın bütün değerbilmezliğine, unutma ve unutturma eğilimine karşın, umarız ki Türk şiiri üzerine hatırı sayılır bir birikim ortaya koyan Mehmet H. Doğan, yazıları ve yapıtlarıyla uzun yıllar şiirimizin yolunu aydınlatmaya devam eder.

Gonca Özmen ile Söyleşi

15/10/2009 · Kategori: Soylesi

1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (2004) ve yüksek lisansını tamamladı. (2008) Halen aynı bölümde doktora öğrencisidir.

1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı.

Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Yasak Meyve, Adam Sanat, Ç. N., Özgür Edebiyat, Palto, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi, Düşlem, Bahçe gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor.

Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrilmiştir. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapmaktadır. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinin yazı kurulunda yer almaktadır. Ocak 2009’da yayımlanmaya başlayan Palto dergisinin genel yayın yönetmenidir.



Gonca Özmen ile Söyleşi


Genç Şair Gonca Özmen: Türkçe ve edebiyat eğitimi şiiri sevdirmekten çok uzak

Sizi bilmem ama ben şiirin, edebiyatın en zor türü olduğuna inanırım. İhtisas alanı yapmadan, imgelerin sözcüklerle harmanlaşması gerçeğini es geçerek tekerleme maharetiyle(!) bu edebi türü seviyesizleştirdik ne yazık ki. Güya cümlenin son yüklemi/kelimesi kafiyeli ise yurdum insanı şair olmuştur kendi diliyle… Neyse, söz konusu şiir olunca söyleyecek çok sözüm yok, zira pek ilgi alanımın olmadığını itiraf etmeliyim. Ancak Gonca Özmen gibi şiiristanın prensesi ile tanışmamla biraz olsun şiire olan sempatim arttı diyebilirim. İlk buluşmamızdaki sıcaklığı ve şairliğin verdiği olgunluğu/dinginliği ise beni imrendirdi doğrusu. İstanbul’un kaosundan uzak bir yaşam sürdüğü için de… Kendisi 27 yaşında. Ve yayınladığı kitaplarıyla şiir dünyasına büyük ses getiren şair olmayı başarmış. Benim başarım ise, kendisi ile tanışmam…

• Öncelikle Gonca Özmen’i Başarılı Gençler okuyucularına kısaca tanıtabilir misiniz?

Yaşasın 3. tekil şahıs! Gonca Özmen 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İlkokulu Tefenni’de, ortaokul ve liseyi ise Burdur Anadolu Lisesi’nde bitirdi. 2004 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu ve yüksek lisansını 2008’de tamamladı. Şu anda aynı bölümde doktora öğrencisi. İlk şiiri 1997 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. 1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı. Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı. Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Adam Sanat, Yasak Meyve, Özgür Edebiyat, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor. Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrildi. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapıyor. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinde Şeref Bilsel, Gökçenur Ç., Dilek Değerli, Sabri Gürses ve Nur Peri ile birlikte yazı kurulunda yer almakta. İlk sayısı 15 Ocak 2009’da yayımlanan aylık edebiyat ve şiir dergisi Palto’nun yayın yönetmeni.
Yaşasın 1. tekil şahıs! Nev’izâde Atâyi “Kendimizden yeni efsâneler icâd edelim.” der. Ben de kendimden yeni efsaneler icat etmeye çalışan biriyim. Belki de hepsi bu.

• İlk şiiriniz siz 15 yaşında iken yayınlanmış ve bu, benim için şaşırtıcıydı açıkçası. Hemen sormak istiyorum, şiiristana giriş hikayeniz nasıl oldu?

Üretmek ve yazmak anlamında sözcüklerle ilk kez karşı karşıya geldiğim zaman, edebiyat dünyası kocaman bir boşluktu benim için. Merkezden uzak, küçük, kapalı ve sessizin içinde bir kent olan Burdur’da edinebildiğim holding dergileri dışında yayımlanan pek çok dergiyi bile bilmiyordum. Burdur’a bir dinleti için gelen Şükrü Erbaş’ın sonradan gönderdiği bir mektupla birçok edebiyat ve şiir dergisinin adresleri ulaştı elime. Birçoğuna abone oldum ki dergiler en önemli sınav salonlarıdır genç şairlerin. Edebiyatın kalbi dergilerde atar. Özellikle şiir için bu böyle. İlk şiirim 1997’de Varlık dergisinde Arif Damar’ın seçimiyle Ustaların Seçtikleri bölümünde yayımlandı fakat İzmir’de Veysel Çolak tarafından yayımlanan Dize dergisinde büyüdüm diyebilirim. Yani ben, edebiyat dünyasına mektuplar ve telefonlarla girdim. Tanışıklıklarım ve sohbetlerim 2000 yılında İstanbul’a gelmemle başladı.

• Hep sorulur “şiir nedir, ne değildir” diye. Bu konuda Nurullah Ataç, “şiir sadece seste ya da manadadır” diyenlere katılmıyor. Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz?

Evet, hep sorulur bu soru ama tek bir yanıt verilemez. Her şair kendi şiir algısı ve estetik beğenisi ölçüsünde kendi yanıtını üretir.
Şiirsel yapıda ses ve anlamı birbirinden ayıramayız. Teknolojik gelişim ve değişimlerin de etkisiyle, son yıllarda, şiiri yalnızca ses ya da biçime (görsele) indirgeyerek şiirde içerik ya da anlamı göz ardı eden yönsemeler olmakla birlikte; şiir sözcüklerle yazıldığına ve her sözcük de hem bir ses hem de bir anlam taşıdığına göre bunlardan birini dışlayamayız. Şiirde sesi dikkate almazsak ritim, armoni ya da müzikten uzaklaşmış oluruz. Anlamı dikkate almazsak da şiiri bir biçim, bir dil oyunu ya da görsel bir nesneye indirgemiş oluruz. Şiir, her türlü sınırlama, indirgeme ya da verili olana karşı dili yeniden kuran bir yazınsal tür olarak tanımlanamamakta ya da yapılan tanımlar şiirin yalnızca belirli bir yönüne/özelliğine vurgu yaptıkları için hep bazı eksiklikleri taşımaktadır.

• Gonca Özmen şiir dünyasında kendini nasıl konumlandırmayı yeğliyor?

Örneğin, ikinci kitabınızın 8 sene sonra yayımlanmasını neye bağlayabiliriz?
Gonca Özmen kendini konumlandırmıyor; onu şiir bir yerlerde ağırlıyor ya da ağırlamıyor. Yol uzun, söz derin, zaman bilge. Yürüyor Gonca Özmen ve sözünü derinleştirmeye çalışıyor.
Az yazan, yazdıklarını uzun süreler bekleten, yazdıkları üzerinde titizlikle çalışan biri olmama bağlayabiliriz bu uzunca süreyi.

• Son kitabınız ‘Belki Sessiz’de de okuduğum birçok şiirinizde doğadan sık sık bahsediyorsunuz. Şiirde düş dünyasına en güzel yakışan imge midir doğa ya da doğayla içiçe geçen çocukluk hatıraları mı baskın?

Kitaplık dergisinin Şubat 2009 sayısında yayımlanan Beşir Sevim’le yaptığımız söyleşideki cevabımdır: “Evet, şiirlerimdeki doğaya yakınlık ve doğal ayrıntılar yaşantımdan kaynaklanıyor. Çocukluğum, Anadolu’da küçük bir ilçede, doğanın kucağında, bahçelere yakın bir evde geçti. Tarlalarda koşuşturan, ağaçlara tırmanan, meyveleri dalından kopararak yiyebilen, böceklerin seslerini ayırt edebilen, çekirgelerin zıplayışını da sümüklüböceklerin gümüşten yollarını da izleyen, çiçeği de dikeni de, koşmayı da düşmeyi de bilen bir çocuktum. Dut yemişliğim, dut sevincim, dut ağacı sallamışlığım çoktur mesela; “Dutluk” şiiri biraz da o yüzden kendini yazdırdı. Çok örnek var buna benzer. Doğa güçlü bir metafor bende, büyük bir okul. Bir yazımın adı “Ben Doğanın Okulundan Hiç Mezun Olmadım.” idi. Orada, doğanın kucağında kendimi duydum ben hep. Doğanın öğreticiliği ve dönüştürücü etkisi ile şiirin dönüştürücülüğü arasında da büyük bir bağ var diye düşünüyorum. Bir yaprağı anlamaya çalışmakla bir dizeyi anlamlandırmak aynı gibi geliyor bana.”

• Cemil Meriç “Batıda roman, doğuda şiir inkişaf etmiştir.” der; lakin gördüğüm kadarıyla bu söz biz de geçerli değil. Duygusal bir millet olduğumuza göre nedir bu paradoks?

Şiirin tarihi toplumların yazıya geçmediği dönemlere uzanır. Binlerce yıl sözlü kültürün, folklorün içinde gelişen şiir başlangıçta müzikle, dansla, tiyatroyla iç içe var olmuştur. İlk medeniyetler doğuda kurulmuş, ilk yazılı eserler doğu toplumlarında yaratılmıştır. Roman ise toplumlar yazılı kültüre geçtikten yüzyıllarca sonra endüstri devrimi ve onun ortaya çıkardığı yeni sınıf burjuvazininkine paralel bir gelişim göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu saray çevresinde yazılı divan şiirini oluşturmuşken Anadolu’da sözlü kültür ve folklor içinde türkülerden manilere halk şiiri ayrı bir kol olarak varlığını sürdürmüştür. Bize roman Tanzimat’la girmiş, kapitalistleşme ve burjuvaziye bağlı olarak gelişmiştir. Cemil Meriç’in sözü tarihsel süreç içinde ve Türkiye’yi bir doğu toplumu sayarsak – ki öyledir, Türk-İslam kültürü doğunun kültürüdür- doğrudur. Sizin Meriç’in sözünü bizde geçerli saymamanız ya Türkiye’yi batı toplumları içinde görmeniz ya da şiir ve romanın gelişimine tarihsel süreç içinde bakmamanızla ilgili sanırım. Çünkü şiir, genellikle yazılı kültüre geçmemiş olanlarla az gelişmiş toplumlarda romana göre daha gelişmiş ve daha yaygın bir tür. Günümüz açısından bakarsak, örneğin çok satarlık/okunurluk yönünden roman tabi ki şiirin önünde. “Duygusal bir millet” oluşumuza vurgu yaparak Meriç’in sözüne göre bir paradokstan söz etmeniz ise şiirin yalnızca duyguyla yazıldığını, duygusal olduğu gibi bir varsayımı içeriyor ki romanlar içinde de nice duygusal olanları vardır. Bir dönemlerin Kerime Nadir ya da Muazzez Tahsin Berkant romanlarını düşünün.

• Gençlerin çoğunun şiirden kopukluğu malum. Nasıl kucaklaştırabiliriz ikisini sizce?

Şiir ki yazılan, dergilerde, kitaplarda yayımlanan şiir, eskiden günümüze toplum içinde pek fazla okunma yaygınlığı kazanamamış, çok satanlar listelerine girememiş bir türdür. Edebiyat/şiir dergilerine şiir gönderenlerin sayısıyla o dergilerin satışını karşılaştırmak şiir yazanların bazılarının bile şiir okumadığını gösterir. Günümüzde gençlerin şiirden kopukluğunda öncelikle televizyon, bilgisayar, internet gibi teknolojik gelişimin dolaşıma soktuğu yeniliklerin etkisi var. Başta televizyon yüzeysel, yoz, eğlenceye yönelik, görsel, kolaycı bir popüler kültür oluşumunda etkili olarak gençleri okumaktan uzaklaştırmış, bilgisayar ve internet de bunu pekiştirmiştir. Gençlerin şiirden kopukluğunda ezbere, sınav kazanmaya, test çözmeye yönelik eğitim sistemimizin de etkisi var. Türkçe ve edebiyat eğitimi çocuklara/gençlere okuma alışkanlığı kazandırmaktan, edebiyatı/şiiri sevdirmekten çok uzak. Çünkü öncelikle güncel edebiyattan kopuk. Gençlerle şiiri kucaklaştırmak için atılması gereken ilk adım ilkokuldan başlayarak öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmak, edebiyatı ve şiiri sevdirebilmektir. İkinci olarak, bazılarında yayımlanan şiirler çok kötü olmakla birlikte, internetteki şiir siteleri de şiire ilgi yaratabilir.

• Gelişmiş ülkelerde şiire karşı tutum nasıl peki? Özellikle genç nesilin…

Gelişmiş ülkelerde durumun nasıl olduğuna ilişkin yeterli bilgiye, şiir kitapları ve dergilerinin satışlarıyla ilgili sayısal verilere sahip değilim ama bazı dergilerde bazı gelişmiş batı ülkelerinde çok satan kitaplara bakmak bile bir fikir veriyor. Bu kitaplar arasında ne yazık ki şiir kitapları oralarda da yok. Değişen toplumsal yaşam koşulları, televizyonun, internetin etkisi, gençlerin çoğu konuda daha özgür olmaları, içki, uyuşturucu kullanımının yaygınlığı gibi faktörler gençlerin şiire ilgisi bağlamında oralarda da durumun bizden farklı olmadığını düşünmeme yol açıyor. Eğlence kültürünü, görselliği, konformizmi körükleyen popüler kültür gençlerin okumasını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. İnternetin gelecekte dergi, kitap yayınını da iyice azaltacağını sanıyorum.

• Seçkin bir şair olarak genç arkadaşlarımıza buradan ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunursunuz?

Çoğunun bir şarkısı, bir filmi, bir tablosu vardır. Bir şiirleri de olsun derim.
Şiir adına öğretmenlik yapmak ya da “şiir şöyle yazılır” benzeri reçeteler vermek taraftarı değilim. Amacım şiir yazmaya başladığım ilk yılları ve deneyimlerimi dikkate alarak bazı düşüncelerimi paylaşmak. Şiir yazmak için yalnızca şiiri sevmek, yazmayı istemek yetmez. Çünkü bir yetenek gerektirmesinin yanı sıra şiir bilgisi de ister. Şiir bilgisine sahip olmak için de öncelikle çok şiir okumak, şiir birikiminden ve gelenekten yani yazılmış olan ve yazılan şiirden haberdar olunmalıdır. Bunun için de öncelikle dergilerde yayımlanan şiirler, şiir ve şiir kitapları üzerine deneme, eleştiri, inceleme, tanıtım yazıları ve şairlerle yapılan söyleşiler dikkatlice okunmalıdır. Bu bağlamda Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar, Max Jacob’un Genç Bir Şaire Öğütler, Mayakovski’nin Şiir Nasıl Yazılır? kitapları yanında Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a, Oktay Rifat’tan Ahmet Oktay’a, Orhan Koçak, Özdemir İnce, Gülten Akın, Metin Altıok, Veysel Çolak, Metin Celal’e birçok şairin ve eleştirmenin yazdıklarını önermek isterim. En az üç-dört edebiyat–şiir dergisi izlenmelidir. Çünkü dergiler şiirin okulu, laboratuarı, mutfağı, atardamarı, yeni yazanlar için sınav yeridir. Bu nedenle yazılan şiirler dergilerde yayımlanmaya çalışılmalıdır. Şiirin yalnızca esinle, duygularla bir çırpıda yazılamayacağının, şiirde kolaycılıktan, gerek yazma gerek yayımlama için acelecilikten, şairanelikten, iç dökmecilikten vb. kaçınmalıdır. Bir başka tehlike de ortalama duyarlık ve arabesk yönelimden etkilenmek, gelip geçici modalara kapılmak olabilir. Aşk gibi yüzyıllardır binlerce şair tarafından yazılmış olan konu ya da izleklerde yeni/farklı şeyler söylemenin zorluğu ve her şeyin şiir konusu edilebileceği unutulmamalıdır. Şiir yalnızca ilginç imgelerle, sözcük oyunları ve biçim denemeleriyle de yazılmaz. İmge, şiirin vazgeçilmez ögeleri arasındadır. Ancak bu imgelerin sağlam bir yapı içinde örgütlenmesi yapılamazsa, yani bir bütünselliğe kavuşturulamazsa, nesnel bağlılaşıklığı olmazsa şiir yapaylıktan, mekanik söz yığını olmaktan öteye gidemez. Şiirin var olanın yani gerçekliğin birebir yansıması olmadığı, dilden başlayarak bir dönüştürme/yeniden üretme olduğu da unutulmamalıdır. Şiirde duygu ve düşünce kaynaştırılabilmeli, bir bütünselliğe kavuşturulabilmelidir. Ayrıca dilin bütün inceliklerinin, olanaklarının farkında olmak gerekir.
Yazılmış/yazılmakta olanı yinelememek için de okumak ve öğrenmek oldukça önemli. Aksi halde sıradanlaşmış sözcük ve imgelerden hüzün, acı, gül, bülbül benzeri eskitilmiş, eskiden günümüze birçok şiirde kullanılmış izlekler, imgeler, bağdaştırmalarda yeniyi, yepyeni olanı, alışılmadık olanı bulabilmek zorlaşacaktır.
Şiirde gereksiz sözcük ve dizelere yer verilmemeli. Şiir, fazlalıklarından arındırılmalıdır, şiirde yoğunluk olmalı yani kısa ve öz söyleme, fazla sözcüklerden, dizelerden ve açıklamalardan kaçınmalıdır. Bu arada şiirin müziği de oldukça önemlidir. Söyleyişi düzyazıdan kurtaran temel ögelerden biri ondaki müziktir. Dizeleri alt alta getirmek bir metni şiir yapamıyor. Diğerlerine benzeme yerine onlardan ayrışma ve kendi olabilme ancak bir mimar gibi çalışmakla gerçekleştirilebilir. Çünkü bir çırpıda yazılıveren şiirler çok azdır. Çoğu şiir üzerinde sözcük sözcük, dize dize yapı, söyleyiş, biçim ve ses yönlerinden uzun uzun çalışılmalı, emek sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki iki kişi arasındaki aşk bile bir takım özveriler, bir emek gerektirir. Şiir de böyledir.
Şunu da belirtmekte yarar var ki yeni yazmaya başlayan şair adayı, usta şairlerin kimi önerilerini, kimi eleştirilerini bazen belki de dinlememelidir. Çünkü bu, egemen sanat anlayışı ve beğenisinin dışına çıkamaması gibi bir sakınca yaratabilir. O, kendi yolunu, kendi sesini kendi çabasıyla zaman içinde bulacaktır şiirde ısrar ederse eğer.

• Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyim?

Sözcükler… Sözcükler… Sözcükler… Bizi olduran, büyüten, kucaklayan, derinleştiren, acıtan, güzelleştiren sözcükler… Onlarla olmaya, onları fark etmeye, onları büyütmeye devam… Çoğalma buradan başlayacak.

Röportaj: İbrahim Eryiğit / www.basariligencler.com

ÜSTÜME GELME İKİNDİ SERİNLİĞİ

17/5/2009 · Kategori: Siir

ÜSTÜME GELME İKİNDİ SERİNLİĞİ

 

üstüme gelme ikindi serinliği

eflatun gülüşün bende yok

karşı pencere gurbet

uzağımda avucum avucumda güvercin

masal sanmış gözlerini

uyusam uçacak

sizi de anlıyorum kızlar

yok sayarnam çapkın akşamları

sizin mi savrulan maviler

mevzi dışında nihayet

çoğalıp dağıldı yalnızlıklar

umudum tedirgin

kayboldu bildiğim kent

 

sana güzellik güneş kadar yakın

unutma ne olur unutursan utancım büyür

benim adımdı ışıkları yakan

karanlığa sığınan

günahlardı gün yanığı esmer

susunca isyanı inkara döner

 

deprem sonrası ağıtlar kapıları zorlar

adına göçmen demişler

döne döne ürkmesi acılardan

gözleri seğirir illa yavru

intihar erken değil mi

ayakları bir karış havada

ağzı karanlık çarmıh artığı mezar

sorsan da söylemezler yıkılır köprüler yeniden

sen miydin çoban yıldızı mıydı

ne yaptığım bile sorulmadı

filmin koptuğu yerde deniz vardı

yüreğim ağzımda üşümüş bunca akşamcı

sırtı bilenmiş bıçaklara dönük

kalbimi kalbine adadım

ayna tuttular korkuma birlikte güldük

unutur gibi oldum gözlerini

sahi yarım yamalak ellerin vardı

bir çığlığın içinden çıkmıştık

bacakların bacaklarıma değince

renkler alı al moru mor

utancı orda kalsa da kendi pişman

 

rengi gizemli bulutların

göçüp gitsen ne olacak

bu rüzgarlar estikçe

yaprakların mevsiminden önce

oturup düşününce neden kuruyordu

aşk ustaları tanrıyla pazarlıkta

serçe kadar yüreği

karardıkça kanadı yolunmuş

şehvet basıyor sokakları

kadınların sarhoşu da çekilmez

ilk kez sokağa çıkmış çocuk sayılır

uğultusu yeğin gecede genç

elleri memesinde kadının

fahişe demeye dilim varmıyor

düşlerime gülüyor üçü birden

ay çekilip gidiyor bıçağı belinde

birden mektuplar geliyor aklıma

çiçekli ezgili mektuplar

dağılıyor ayrılıklar

bu çocuk o, gülüşü süt liman

 

uzaklarda bir şarkı

dölyatağında gecenin

kime söylenir bilemem

ağıtlar bende nedense

yarım kalan tebessüm

 

öpememiş sevdiğini bile

kuşkulara yenik düşmüş

ay doğsa da olur doğmasa da

bilinmez bir zamandayım

sarışın bir ırmak gözlerin

ellerinin sıcaklığı yabancı değil

korkun çoğalmış yine

boğar aşkı bir kaşık suda

 

koparılmışsa dalında bir gül

aşk ihanete uğramıştır

 

aşk geldi eğildik

güvercin kondu dalımıza

kuşaktan kuşağa

acılara türkülendik

 

biri gelir biri gider

ölüm mü ihanet mi seçemedik

sevgi yüreğimize kazındı bir kez

koklanmış gülkurusuna döndük

uzak yakın farketmez

bize en yakın tanık sensin tarih

haksızlığa az mı direndik

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 28-31)

 

Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!

16/11/2008 · Kategori: Yorum

Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!
Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Özdemir Asaf’ın en meşhur şiiridir Lavinia. “Sana gitme demeyeceğim. / Ama gitme Lavinia. / Adını gizleyeceğim. / Sen de bilme, Lavinia” diye biter. Yazıldığı yıllarda da çok sevilmişti, aradan bu kadar zaman geçti hâlâ bilinir, okunur. Peki ama bu “adı gizlenen” ve Özdemir Asaf’ın deli gibi aşık olduğu Lavinia kimdir? Prof. Dr. Haluk Oral’ın geçtiğimiz günlerde İş Bankası Yayınlarından çıkan “Şiir Hikayeleri” kitabından öğreniyoruz ki güzelliği ve cana yakınlığıyla herkesin başını döndüren, herkesin aşık olduğu Mevhibe Beyat’mış. Yani Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Sana gitme demeyeceğim./ Üşüyorsun ceketimi al./
Günün en güzel saatleri bunlar./ Yanımda kal./
Sana gitme demeyeceğim./ Gene de sen bilirsin./
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim./ İncinirsin./
Sana gitme demeyeceğim./ Ama gitme Lavinia./
Adını gizleyeceğim./ Sen de bilme, Lavinia.


Ne güzel bir şiirdir Lavinia! Hiç şiir sevmem diyenlerin bile bayıldığı, bir şeyler bulabildiği bir şiir.
Lavinia’yı yıllar evvel okuduğum vakit, bunun olmayan bir sevgili için yazıldığını düşünmüştüm. Hayali bir sevgili için hayali bir şiir.
Meğer öyle değilmiş. Gerçek bir kadınmış. Üstelik herkesin aşık olmaktan kendini alamadığı çok da güzel bir kadınmış.
Son kitabı “Şiir Hikayeleri”nde şiirlerin izini bir dedektif gibi sürmüş olan Prof. Dr. Haluk Oral “Lavinia” yı bakın nasıl bulmuş:
“Lavinia’dan bahseden yazılarda cümleler yarım bırakılmış gibidir, gizli bir şeyler kalmıştır çoğunda: ya aşığının ismi yoktur ya da kendisinin. Mücap Ofluoğlu ondan bahsederken “Mevhibe, güzelliğiyle çevresini etkilemiş, sevgilileriyle, şiirlere yansıyan çekiciliğiyle ünlü bir şairimizin ‘Lavinia’sı olmuştu” der ama şairin yani Özdemir Asaf’ın adını vermez. İlhan Selçuk da bir yazısında Lavinia’nın iki aşığının ismini verirken, üçüncüyü yere bakan biri olarak tarif eder ve adını bizden gizler. En yakın arkadaşlarından Melda Kaptana da farklı değildir. O da Lavinia’yı anlatırken bir ismi saklayacaktır: “Bir 14 Şubat Sevgililer Günü’nde önemli bir köşe yazarının Lavinia başlıklı yazısında kahkahası bile ölümsüzleşti” der.
Bütün bunlar bir araya getirilince Lavinia’nin kim olduğu ortaya çıkar.
Kimdir peki “Lavinia” yani Mevhibe Beyat?
2 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğmuştur. Babası eski bir vali. Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra resim öğretmenliği ve stilistlik yapar. Güzelliği dillere destandır. Uzaktan akrabası Oktay Akbal bile ona aşıktır. Hikayelerinde ondan “Hisya” diye söz eder. Şair dünyası ile tanışması da böyle olmuştur zaten. Bir ara Servet-i Fünun dergisinin yöneticiliğini yapan Oktay Akbal sayesinde İlhan Berk, Cavit Yamaç, Naim Tirali ve Özdemir Asaf gibi genç şairlerle tanışır. Bu genç şairlerin şiirlerini ulaştırır Oktay Akbal Mevhibe’ye.
Özdemir Asaf, Mevhibe’ye fena halde aşık olmuştur. Ama Lavinia, Özdemir Asaf’a aşık değildir. İlk aşkı, ünlü ressam ve hocası Edip Hakkı Köseoğlu’dur. İkincisi ise İlhan Selçuk.
İlhan Selçuk’la 1952’de evlenir. İlhan Selçuk yıllar sonra Sevim Burak hakkında yazdığı bir yazıda şöyle der: “Kuzguncuk tepelerinde tahtaları kararmış bir ahşap evin alt kattaki odası Boğaz’a bakıyor. Odada dört kişi var: ...Birisi Orhan (Borar). Elinde içki kadehi, Sevim’le sözlü. Sedirde oturan genç kız Özdemir Asaf’ın ünlü şiirindeki Lavinia.
Açıkça yazmaz ama odadaki dördüncü kişi muhtemelen kendisidir. Bir yıl sonra Lavinia başlıklı başka bir yazı yazar ve olayı özetler. Ancak bu yazıda da Lavinia’nın gerçek ismini vermez ve kendisiyle bağlantısını yazmaz. “Lavinia’ya aşıktı Özdemir. Oysa o yıllarda Lavinia yere bakan birine tutulmuştu; fırtınalı bir ilişkinin tensel terinde köpüklenen dalgasını yaşarken, gönüllerde dolaşmanın çekiminden de vazgeçemiyordu; ileride bunun hesabının acıyla vereceğinden habersizdi.”
İlhan Selçuk’a büyük bir aşkla bağlı olduğunu yıllar sonra İlhan Koman’ın oğlu Ahmet Koman’a yazdığı bir notta da belirten Lavinia, İlhan Selçuk’tan muhtemelen “Gönüllerde dolaşmanın çekiminden vazgeçemediği” için ayrılır.
İkinci evliliğini daha da şaşırtıcı bir kişiyle yapar: Öztürk Serengil! Mücap Ofluoğlu’nun kurduğu oda tiyatrosunda kostüm tasarımcı olarak çalışan Mevhibe yine orada çalışan Öztürk Serengil ile evlenir fakat bu evlilik de uzun sürmez. Son evliliğini fotoğrafçı ve kameraman Muhlis Hasa ile yapar. Geçtiğimiz sene 11 Eylül 2007’de de vefat eder.


Haluk Oral kimdir?


Gerçek bir “edebiyat toplayıcısı” veya Doğan Hızlan’ın deyimiyle “edebiyat arkeoloğu” olan Haluk Oral, esasen bir matematikçi. Halen Boğaziçi ve Koç Üniversitelerinde hocalık hem de bölüm başkanlığı yapıyor. Sahaflarda bulduğu ne kadar imzalı kitap varsa topluyor. Şairlerin kendi el yazısıyla şiirlerini, romanlarını, hatta notlarını topluyor. İş Bankası yayınlarında çıkan “Şiir Hikayeleri” nde Lavinia’dan başka Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”, Ahmet Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri, Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiiri, Orhan Veli’in “Divan Çeşnisinde Bir Şiiri” şiiri ve Melih Cevdet Anday’ın “Tohum” şiirinin de perde arkaları da var. Dedektif gibi izini sürüyor bütün şiirlerin.


16.11.2008
Haber: Mutlu Tönbekici

Eşi onu anlattı

16/11/2008 · Kategori: Soylesi

Eşi onu anlattı
Ahmet Kaya’nın ölümünün üzerinden 8 yıl geçti. Eşi Gülten Kaya yaşadıklarını anlattı

12 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde bütün salon birden ayaklanmıştı. Çatallar ve bıçaklarla beraber küfürler de aynı yere yönelmişti. Bir tarafta garsonların kurduğu barikatı aşmak isteyen ve hep bir ağızdan 10. yıl marşını okuyan onlarca kişi, bir tarafta ise olanlara oturduğu masadan bakan bir ‘vatan haini...’ Ahmet Kaya “Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum...” sözleri yüzünden o gece linç edilmek istenmişti. Daha sonrasında hakkında çıkan, doğrulanmayan iddialar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Ama gittiği Paris’te fazla dayanamadı ve 16 Kasım 2000’de hayatını kaybetti. Ahmet Kaya’ya o gece küfür edenler unuttular belki o geceyi ama biri unutmadı. Gülten Kaya... Her geçen gün Ahmet Kaya’yı daha da özlediğini, boşluğun her geçen gün daha da arttığını belirten Gülten Kaya, kızgınlığının da asla geçmediğini söyledi. Kaya, NTVMSNBC’ye Ahmet Kaya’yı, o geceyi, Ahmet Kaya’sız 8 yılın nasıl geçtiğini, Türkiye’de Kürt olarak yaşamayı ve huzurla arkasına yaslanacağı günü anlattı.

ARAMIZDAYMIŞ GİBİ ÜRETKEN GEÇTİ
Ahmet Kaya’sız sekiz yıl geçti. Bu sekiz yılda neler yaptınız? Neler yapıyorsunuz?


Sekiz yıla çok yukarıdan bir yerden, kendimin de üzerinde bir yerden baktığım zaman çok üretken geçtiğini söyleyebilirim. Adeta o aramızdaymış gibi üretken geçti. O bakımdan süreç hiç kesintiye uğramadığı için huzur hissediyorum.



ZAMAN ONU DAHA DA ÖZLETİYOR

Ama kişisel düzeyde bakıldığında, ‘zaman iyileştiricidir’ sözlerinin de bir şey ifade etmediğini görüyorum. Aksine zaman boşluğu çok büyütüyor, çok özletiyor ve daha da çözümsüzleştiriyor. Belki sıcağı sıcağına bunu çok iyi algılayamıyorsunuz ama araya giren zaman size şunu düşündürtüyor: ‘Yok ve bir daha asla olmayacak...’ Bu çok daha net ve kesin bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Yani zaman asla iyileştirici değil. Ama iyileşmenin yollarını arıyor insan, nasıl dengeleyebilirim diye düşünüyor. Ben şu formülü buldum Empati yapmak... İçi boşaltılmış bir kavramdır ama doğru kullanıldığında çok değerlidir. Yıllarca Ahmet’in mutfağında çalışmış, hayatı paylaşmış, yol arkadaşı olmuş birisi olarak neler yapılmasını istediğini çok kurguluyorum. Empati orada çok işe yarıyor. Dolayısıyla kendimi iyileştirmenin yolunu biraz üretmek olarak buldum. O bana çok iyi geliyor.

KIZIM ‘BENİ FARK ET’ DEMEYE BAŞLADI

Günümün çoğu bu ofiste geçiyor. Yani hep fikir bulmak, yeni proje yapmak, bu süreci kesintiye uğratmamak, şarkıları hep hayatın ortasında tutmak... Bu öyle bir noktaya gelmiş ki kızım bir gün, “Beni de fark et, benimle de biraz zaman geçir... Babam olsa sana çok kızardı” demeye başladı. Ben bir fark ettim ki ona bile zaman ayıramıyorum. Böyle geçirmişim sekiz yılı ama bundan sonrasında nasıl olur, nasıl yürür bilemiyorum şimdi.

HAYAT BAZEN TARAF OLMAYI EMREDER

Geriye dönüp baktığınız zaman neler hissediyorsunuz? Bir röportajınızda “Artık bende savunma değil, saldırgan refleks gelişti. Mahvolan hayatımın hesabını sormak istiyorum. Çünkü ben eşimi kaybettim. Kızımın bir daha babası olmayacak. Bu mu medyanın sorumluluğu?” demiştiniz. Kızgınlığınız devam ediyor mu?
Dozunu hiç kıramadım. Ahmet’ten öğrendiğim, bağışlayıcı olma tavrını emrediyor ama kendimi bundan soyutladığımda bu kadar hoşgörülü ve bağışlayıcı olamıyorum. Kendimle kaldığım zaman da törpüleyemiyorum. Törpülemek de istemiyorum. Törpülediğim zaman kendi içimde büyüteceğim, başka türlü bir infilak yaşayacağım. Kendimle yüz yüze geldiğimde asla kimseyi bağışlamadığımı görüyorum. Bu kadar masum bir süreci, masum bir talebi bu noktalara getiren hiçkimseyi, küçücük paylara sahip olanları dahi bağışlamıyorum.


Zaten tarafsızlık çok daha kötüdür. Ben bu gri tavrı hiç sevmem. Tavrını net ortaya koyanlar benim tam karşımda dursalar da onu kendi içinde daha tutarlı bulurum. O tarafsızlık, nesnel durmak objektif kalmak değil, onunla karıştırmayalım. Yani hayat bazı olayları gözümüze sokar ve orada gerçekten taraf olmayı hayat emreder.

HAKSIZLIĞIN PARÇASI OLANLAR...
Kızgınlığınız var medyaya ama bir yandan da Ahmet Kaya’ya yapılanları unutturmak istemiyorsunuz. Bu sebeple medyaya kapınızı tam anlamıyla kapatmıyorsunuz.
Bu kapıyı açık tutmak benim için çok önemli. “Ahmet Kaya’yı Türkiye’ye getirecek misiniz?” sorusuna da buradan yola çıkarak cevap veririm. Getirmeyerek bu kapıyı açık tutuyorum zaten. Yeter ki bu haksızlığın parçası olanlar gelip benimle bunu gerçekten konuşma cüreti de bulabilseler. Böyle bir şey hiç olmadı. Özeleştirel bir olgunluk medyada, hayatın diğer alanlarında hiç olmadığı için zaten onlar o açık kapıdan içeri girmeye çok cüret edemiyorlar. Yoksa kapı her zaman açık ve açık tutmaya da devam edeceğim. Zaman zaman gizli dövüşmeye çalışanlar oluyor. “Ben o sürecin parçası değilim”, “O gece oradaydım ama şu amaçla yaptım”, “Doğru algılanmıyorum, Ahmet Kaya çok iyi insandı, bu beni üzüyor” gibi ifadeler çok tutarsız geliyor bana. Bunları sahici bulmadığım ve bu konuşmaları doğrudan benimle yapmadıkları için tutarsız geliyor. Mesela son bir yıl içerisinde bu olayla adı en çok geçen insanlardan bir olan Reha Muhtar, bunu yapmaya çalıştı. Onun gazetede bir köşesi var. Kamusal alanda herkese ulaşarak kendini aklama çabasına girebiliyor ki bana göre aklayamaz. Ben bunun tarafıyım ve ona cevap yazdığım zaman bana tekrar cevap veriyor ama bunu orada yayınlamıyor. Kamuoyu benim yanıtımı hiç bilemeden onu ikinci kez okumuş oluyor örneğin. Yani eşit şartlarda dövüşmemiş oluyoruz. Bu kaçak dövüş. Ben o gecenin, o gecedeki atmosferin, her şeyin tanığıyım. Gördüğünüz zaman bunu değiştiremezsiniz, bunu görmüşsünüzdür artık. O bakımdan benim asli derdim Ahmet Kaya’yı doğru algılatmak. Yoksa birazcık onların baktığı pencerden baksam ‘iyi çocuktu’ gibi algılanacak.


ASLA İYİ ÇOCUK OLMADI
Medyanın Ahmet Kaya’yı ve o geceyi görmezden geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Bu durum Ahmet Kaya yaşarken de böyleydi. Onu her zaman görmezden geldiler. Çünkü Ahmet Kaya ‘iyi bir çocuk’ değildi. Her zaman muhalifti. O yüzden her zaman görmezden gelindi. Onların ‘iyi çocuk’tan ne anladığı önemli. Bu ülkede 30 yıldır akan kanı, sosyal hayattaki çarpıklıkları, ayrımcılıkları görmeyerek varolmaksa ‘iyi çocuk’ olmak, Ahmet Kaya asla ‘iyi çocuk’ değildi. Mesela burada çok hoş, çok renkli bir çiçek var. Ahmet Kaya bu değil. O, kumlu ve sert topraklarda bir kaktüstü. Bu renkli çiçekler solup gider ama kaktüs her zaman kalır. Ahmet Kaya’nın dikenleri vardı ve o dikenleri devamlı birilerine batırıyordu. Ahmet Kaya hiçbir zaman pembe renkli bir çiçek değildi. Bu kadar sert bir hayatın içinde onun hissettikleri hiçbir zaman çiçek, böcek, kelebek olmadı. Keşke öyle olabilseydi ama bir sanatçının bunu seçme şansı yok. Sizi kuşatan, beyninizi kalbinizi saran ne varsa onu yansıtırsınız. Ne yazık ki son 30 yılda da hep sert şeyler yaşandı bu ülkede. O yüzden ne yazık ki kelebek şarkısı yapamadı hiç. Çok uzun yıllar bir insanla birlikte olduğunuz zaman onun genlerini bile öğreniyorsunuz. Ahmet Kaya kendi tavrı olan bir insandı. Tersine, hep tersineydi.

KÖTÜ BEDELLER ÖDENDİKTEN SONRA...
Ahmet Kaya hayatını kaybettikten sonra yazılanlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki çok değerli gelmiyor bana. Bununla ilgili sadece bireyler, gazeteciler değil bizim dolaysız ittifakımız olması gereken bir takım sivil toplum kuruluşları, partiler de özeleştirisini vermiş değiller kurum olarak. Ama ne yazık ki kötü bedeller ödendikten sonra bizlerin aklı başına geliyor ve ondan sonra topluca tavır almanın önemini kavrıyorlar. Bu o zaman yapılabilseydi, “Bir dakika, bu adam ne dedi?” denilseydi, en azından bu soru sorulabilseydi belki de bu akıbet yaşanmayacaktı. Ahmet Kaya belki şu anda bu ülkenin ‘haylaz çocuğu’ olarak kendi şarkılarını söyleyecekti.

BAŞBAKAN POMPALI TÜFEK İLİŞKİSİ
Ahmet Kaya tişörtü giyen birine linç girişimi oldu yakın zamanda. Siz böyle haberleri duyduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Aslında bunun açıklaması çok güncel Başbakan ile pompalı tüfek ilişkisi... Bir ülkenin başbakanı, pompalı tüfeği meşru gördüğü sürece, tişörtten dolayı da şarkıdan dolayı da insanlar birbirini boğazlamaya devam edecek. Bunun sorumlusu pompalı tüfeği de meşru görenlerdir. Sokaktaki ruh halinden kopuk değil ki bunlar. Hakikaten içim parçalanıyor. Hepsinin yaralarını sarmak istiyorum ama... Her birini kendi evladıma yapılmış gibi görüyorum, bu kadar sarsıyor beni ama aynı zamanda beni çok da aşıyor. Yurdun herhangi bir yerinde yaşanan bir olaya müdahale edebilme gibi bir durumum olmadığı için sadece acı duyuyorum.

O gece Ahmet Kaya’nın söylemek istediği sadece Kürtçe bir şarkı söylemek miydi? Yoksa bir şarkı söylemekten daha fazlası mı?
Tabii ki daha fazlası. O bir tavırdı. Bunun bir duruş olduğunu daha iyi gösteremezdi. Seçimler yaklaşıyordu. Ve baraj sistemi Kürt halkının önünde duruyordu. Oradaki amaçlardan bir tanesi yok sayılan bir dilde şarkı söyleyerek o dile selam göndermekse, diğer bir amaç da “Bu halk var ve seçimlere katılmak onların da hakkı. Ben tavrımı onlardan yana koyuyorum” demekti. Sanatçı bunu nasıl sembolize edebilir o dilde şarkı söyleyerek... Kaldı ki Ahmet Kaya Kürtçe bilmeyen bir insandı. Bir Kürt olduğu halde... Bu da o dili yok sayan sistemin ayıbı.

LOLİPOP ŞEKERİ GİBİ BİR ŞEY
‘Kürtçe şarkı söylemek’ konusunda bir şeylerin değiştiğini düşünüyor musunuz?

Hiçbir şey değişmedi, kimse kendini kandırmasın. Orada devasa bir mantık ve kararlılık var. Hiçbir şey değişmedi ve o mantık kendini koruduğu sürece değişmez de. Çünkü lolipop şekeri gibi bir şey o. Kimisi o şekeri alıp avunabilir, tatmin olabilir o onların sorunu ama ben asla o lolipopla tatmin olmam. TRT’nin bütün kanallarını 24 saat Kürtçe dilde yayına ayırsalar bile bu benim için yeterli değil. “Evet bir gelişme oldu” diyemem. Bu çünkü öyle bir sorun değil. Bununla çözülecek bir sorun değil. Bunu devlet kanalı üzerinden yaptığınız zaman kendi içinde iflas ediyor. Bırakın bütün kanallar yayın akışına koysunlar özgürce. Ne kadar yer vermek istiyorlarsa o kadar yer versinler. Dünyanın neresinde bu böyle? Cumhurbaşkanı Sarkozy’i milliyetçi buluyorlar ama o milliyetçi adam bile kendi anayasasına Fransa’da konuşulan 60 dili koydurdu. “Hepimiz kardeşiz” diyorlar. Kardeş kardeşi döver mi? Bu da eşimin lafıdır. Ben niye hiç onların kardeşiymişim gibi hissedemiyorum, bu bana niye hiç hissettirilmiyor?

DEĞİŞİME İNANMAKTAN BESLENİYORUM
Gelecekle ilgili umudunuz var mı?

Bir sosyalist olarak da bir insan olarak da diyalektiğin yasalarının işleyeceğine inanan birisiyim. Ve oradan besleniyorum. Değişime inanmaktan besleniyorum. Dolayısıyla o inancımı koruyorum, değişime inanıyorum. Bu değişim nasıl olur, o başka bir tartışma konusu. Ama bu değişimin mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Toplumların hayatındaki dönüşümler ne yazık ki birkaç yılı kapsamıyor. Hele bizimki gibi ülkelerde değişimin önünde duran dinamikler bu kadar katıyken, bu süre daha da uzuyor ama mutlaka olacak. Biz bunu yaşayamayabiliriz, o kısmıyla ilgilenmiyorum. Ama mutlaka olacak. Bırakın Ahmet Kaya olayını, o gazetenin köşesinde hala ‘Türkiye Türklerindir’ yazıyor. O zaman bu ülke bana niye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği veriyor? Ben Kürdüm. Ülke aynı zamanda benim mi, değil mi, bileyim. Benim değilse o kimliği niye veriyorlar? Asıl tutarsızlık orada. 50 yıl sonra bir doktora öğrencisi, sosyoloji tezi yazmak istediğinde bu kaynaklara bakacak. Belki bu röportaja da bakacak. O kendi sentezine kendisi ulaşacak. O Ahmet Kaya’nın açıklamasını kendisi görecek. O gazetenin dayanaksız savlarını görecek ve “Vay be!” diyecek. Bunun yapı taşlarını oluşturuyoruz biz aslında. Şu anda bile... Bunu önemsiyorum. Yoksa Ahmet Kaya’yı aklamak falan değil. Neye karşı kime karşı aklayacağım Ahmet Kaya’yı... Suçlu değil ki... Bence gazete kendini aklamalı. 1992 yılında bu konserin olduğunu söylüyorlar. 1999 yılına kadar saklıyor. Hatta 1994’te Ahmet Kaya’ya bir de ödül veriyor, taçlandırıyor, bu belgeye rağmen, onun ‘vatan haini ve bölücü’ olduğunu bilmesine rağmen ödül de veriyor. Sonra çıkıp “Bir de böyle resim vardı” diyor... Nedir bu ya?


GERÇEK DEMOKRASİLERDE BEDEL ÖDENMEZ
“Bazı şeylere sahip olmak ağır bedellerden geçiyor” demiştiniz. O bedellere rağmen bir ilerleme var mı?

Hâlâ bir ilerleme olduğunu düşünmüyorum. Hâlâ Hrant’ın katilleri Rakael’in gözünün içine baka baka dalga geçebiliyorlar. Ahmet Kaya’nın linçinin tarafları göğüslerini gere gere dolaşıyorlar. Hiç sorgulamıyorlar bile. O yüzden bana gelişmeden bahsetmeyin. Gerçek demokrasilerde bedel ödenmez ki.

AHMET’İ SEVENLERDEN ÖZÜR DİLEMELİLER
O gece Ahmet Kaya’ya küfür edenler sizinle hiç irtibat kurmak istediler mi?

O linçe ortak olanların sadece benden özür dilemesinin bir önemi yok ki. Ben sadece Ahmet Kaya’yı sevenlerden biriyim. Benim eş olma özelliğimi atalım bir tarafa. Serdar Ortaç’ın benden özür dilemesi benim için hiçbir şey ifade etmez. Hele onun bunu gizli kapaklı yapmasının hiç mi hiç anlamı yok. Korkakça, ürkekçe... Serdar Ortaç eğer samimiyse özründe, çıkacak herkesin gözünün önünde, Ahmet’i seven herkese karşı yapacak. Bu ülkede Ahmet Kaya’yı seven milyonlarca insan var. Onlardan dilesin özrünü. Bu hesaplaşmayı kamusal alanda yapsın. O zaman saygı duyarım.

O GÜZEL ÜÇGEN: MORRISON, GÜNEY VE KAYA
Bir gün Ahmet Kaya’yı nasıl bir başlıkla görmek istersiniz?

Bu konuya Ahmet Kaya açısından değil, Ahmet Kaya açısından bakmak isterim... Onun bir tanımlaması vardı “Ben gerçekten tam bağımsız demokratik bir ülkenin dürüst bir yurttaşı olarak yaşamak istiyorum, bunu özlüyorum” derdi. Bu tanımlama kelimesi kelimesine ona ait. Onun özlediği ülke böyle bir ülkeydi. Eğer bir gün bu ülke öyle bir ülke olursa ben Ahmet Kaya adına da, kendi adıma da “Şimdi kendimi iyi hissediyorum” diyebilirim. “Ahmet Kaya şahsında ne olur?” derseniz de bu tanımlamadan soyutlayamam onu. Çünkü, her şey bu tanımın içinde. Tam bağımsız ve demokratik bir ülkede herkes kendi dilinden şarkılar söylüyor olacak. Herkes kendi kültürünü, kendi siyasi tercihlerini yaşayacak olacak. Gerçekten şiddet çözümün dili olmayacak o zaman. “Ahmet Kaya getirilsin, Türkiye’de olsun” en son ilgilendiğim şey. Çünkü kendini dünya vatandaşı olarak da hisseden bir insan için bunun çok önemi olduğunu sanmıyorum. Yani toprak, topraktır sonuçta. Hele şu anda hiç böyle bir düşüncem yok. Bir kere o sayfayı açık tutmak adına öyle bir düşüncem yok. Ahmet, Père-Lachaise’de olmayı hak etmiş bir insan bence. Jim Morisson’un da komşusu olması Ahmet adına bana iyi geliyor. Roll dergisi bir yazı yazmıştı “O güzel üçgen” diye... Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya... O komşuluk bana daha güzel geliyor. Bunlar muhalif insanlar, Paris komünarlarının olduğu bir yerde olmanın onların ruhuna iyi geleceğini düşünüyorum.

HİÇBİR ZAMAN BAŞBAŞA KALAMIYORUZ
Son olarak 16 Kasım’dan bahsedebilir misiniz?

Her sene 16 Kasım’da Paris’te oluyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Père-Lachaise’de üç kişinin başı çok kalabalık oluyor. Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet... Görevliler en çok bu üç kişinin yattığı yeri tarif ediyor. Bu çok değerli geliyor bana. Hem 16 Kasım’da hem de diğer zamanlarda onların yalnız kalmaması beni çok sevindiriyor. Hiçbir zaman başbaşa kalamıyorum Ahmet’le, hep birileriyle paylaşıyorum. Onun için Père-Lachaise kapanmadan hemen önceki saati ya da sabahın erken saatlerini tercih ediyorum ki yalnız kalabileyim onunla. 16 Kasım’da her yerden geliyorlar sağ olsunlar. Paris’teki dostlarımız geliyor. Paris Kürt Enstitüsü anma toplantısı organize ediyor. Paris’te Kürtlerin açtığı Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi var. Onlar anma toplantısı yapıyor. Oradaki sivil toplum kuruluşları geliyor. Fransızlar geliyorlar, çok şiirsel buluyorlar o evini. Kalabalık oluyoruz ama sonrasında ben gidip onun çok sevdiği Barış Kahvesi’nde çok sevdiği şarabı içmeyi tercih ediyorum, o da bana iyi geliyor.

BİR KADIN SESİNDEN AHMET KAYA ŞARKILARI
Yeni albümler, yeni projeler var mı?

Ahmet’in bu ölüm yıldönümü için hazırladığımız albüm yeni çıktı. Ahmet Kaya şarkılarını Simge söylüyor. Simge, Ahmet’in yeğeni ve kamuoyu onu Popstar yarışmasından tanıyor. Çok iyi bir kadın vokal ve güçlü bir sesi var. Sesine, yorumuna güvendiğim, bizim şarkıların altından kalkabileceğini düşündüğüm için onu seçtim. Bir kadın sesinden Ahmet Kaya şarkıları projesi her zaman aklımızda olan bir şeydi. Ahmet yaşarken de böyle bir proje vardı aklımızda. Ahmet, çok hızlı üreten birisi olduğu için unuttuk bu projeyi. Bunu tekrar kendi gündemime aldığımda “O kadın sesi kim olabilir?” diye düşündüm. Çünkü bu şarkılar söylemesi çok zor şarkılar. O bakımdan bu şarkıların altından kalkabilecek, hem bu şarkılara inanabilecek hem Ahmet Kaya’yı algılamış olacak hem de güçlü bir yorumcu olacak. Bütün bunları düşündüğümde Simge’de karar kıldım. Ona bu teklifi yaptığımızda hem şaşırdığını hem de çok sevindiğini söyledi. Şarkıları çok iyi yorumladı. Albümün prodüktörlüğünü ben yaptım. Simge’yi çok özgür bırakmadığımızı söyleyebilirim. Çünkü Ahmet’in çok gelenekselci dinleyicisi var o konuda. Onların kulağı Ahmet Kaya’ya çok alıştığı için, dayısına paralel bir yol izledik ki “Şarkılar niye böyle oldu?” dedirtmeyelim.

ŞİMDİ BUNA GÜLÜYORDUR
‘Dinle Sevgili Ülkem’ gibi başka saygı albümleri olacak mı?

Böyle bir talep var ama bu bir saygı albümü zaten ne kadar yaparsanız eksik kalabilir. Çok sık yapılacak şeyler değil. Diyelim ki bir daha yapacak olsam Mor ve Ötesi söylesin isterim. Ama yakın zamanda düşünmüyorum. 10 yıl sonra süreci tekrar hatırlatmak adına tekrar yapılabilir belki. Ama bunu ticari bir yerden söylemiyorum. Bu şarkılara inandığım için söylüyorum. Çünkü bugün 10 yaşında olanlar 10 yıl sonra 20 yaşında olacaklar. Bu şarkılarla tanışmalarını istiyorum. Bunun da yolu artık başka mikrofonumuz olmadığı için taşıyıcı mikrofonlardan geçer. Ama bu sadece bir ihtimal. Ben o enerjiyi bulabilir miyim bilmiyorum. Yoruldum açıkçası. Bu sekiz yıl yorucu geçti. Ahmet de bana kızıyordur şimdi “Bir sakin ol, bir dur” diyordur. Dünyadan ayrılan çok az insanın, yokluğunda bu kadar kısa sürede, bu kadar şey üretilmiştir diye düşünüyorum. Belki de yoktur. Ölen yıldızların ardından yıllar sonra ortaya çıkan küçük bir kayıt bile müthiş heyecana sebep oluyor. Ama biz öyle yapmadık. Elimizde ne var ne yok hemen paylaştık sevenleriyle o bakımdan bir örneği yoktur. Her şeyi de sunamıyorsunuz. Empati duygum orada da devreye giriyor. Neyi yapmak ona iyi gelirdi diye düşünüyorum. “Şimdi buna gülüyordur”, “Şimdi huzur duyuyordur” diye düşünüyorum. Mesela bazı kayıtlar var ama tamamlanmamış şeyler. Onun da henüz tamamlanmamış gördüğü bir şeyi paylaşmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çok üreten biri olduğu için yapıp unuttuğu şeyler vardı. Dolayısıyla belki şöyle değerlendirilir: Tamamlanır ama bir başkası okur. Yeniden bestelenebilir, yarım kalan bestenin üzerine gidilebilir. Ona ruh katacak doğru bir mikrofon bulabilir miyiz bilmiyorum açıkçası. Bu sadece bir ihtimal. (NTVMSNBC)

Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

30/10/2008 · Kategori: Arastirma

Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

Pertev Naili Boratav

Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu, romanlarının sanırım bir tanesi Deniz Küstü dışında hepsi, Anadolu’nun göçebe, yarı göçebe ya da yerleşmiş köylü insanlarının yaşamlarını anlatır. Olaylar Çukurova’da, Toroslar’da geçer; Güneydoğu Anadolu sahnesinin değiştiği pek seyrek: Ağrı Dağı Efsanesi’nde Doğu, Çakırcalı’da Batı Anadolu.

Roman diyorum, ama Yaşar Kemal’in yazdıkları, beylik anlamı ile Roman’ın çerçevesi içine sığmayan şeyler; kimi kitaplarının başlıkları bile bunu haber veriyor: Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Köroğlu, Çakırcalı, Anadolu’nun efsane ve destan kahramanları olmuş kişileri; İnce Memed’in adını Yaşar Kemal, sanırım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ruhi Su’nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği,

“İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana?” diye başlayan ve
“Yüce dağ başında bir ulu kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur”
dizeleriyle tamamlanan ünlü “Dinar” türküsünden esinlenmiştir; konusunu işlerken de hikâyeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Toroslar’ın bir “eşkıya destanı”nın enginliğini vermiştir.

Yaşar Kemal (o zamanki adıyla Kemal Sadık Göğceli) ile tanışmamız, yanılmıyorsam, 1940 yıllarına çıkar. Adana’ya bir konferans vermeye gittiğimde ona rastlamıştım. O sıralarda okulu bırakmış, Çukurova’nın çeşitli yerlerinde ufak tefek işlerle (köy kâtipliği, arzuhalcilik... gibi) geçimini sağlıyor, bir yandan da Anadolu köylüsünün türlü sorunları ile haşır neşir olmuş duygularını, şiir diline dökmeyi deniyordu. Göğceli, köyden gelme delikanlı, hamuru köy geleneklerinin mayası ile yoğrulmuş... O yıllar Halkevleri, gençleri Anadolu gerçeğini öğrenmeye heveslendiriyor... Kemal Göğceli de, bu hevesin içinde, Çukurova ağıtlarını derliyor ve 1943’te Adana Halkevi’nin yayınları arasında bastırıyor... Daha sonra, 1945 sonunda –ya da 1948 başında– Ankara’ya uğradı. O sırada Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği adlı kitabım basılmakta. Bu konuda onunla uzun konuşuyoruz; onun Çukurova Hikayecilerinden sekiz tane türkülü büyük hikâye metni derlediğini, on iki tanesini de derlemeye hazırlandığını öğrenip seviniyorum1.

Göğceli bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’a geçti. Orada ilkin Elektrik –ya da Havagazı– Şirketi’nde bir işe girdi; sonra gazeteciliğe atladı; röportajlarını ve ilk hikâyelerini yayınlamaya başladı ve böylece Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal oldu.

Şair ve halkbilimi araştırmaları heveslisi Göğceli, gazeteci, hikâyeci, romancı Yaşar Kemal olduktan sonra da Anadolu köylü ve göçebe halkının yaşam düzeni ve sanat gelenekleri üzerine bilgilerini geliştirmekten geri kalmıyor. Bu konularda ilk birikimleri ta çocukluğuna ve ilk gençliğine çıkan yazar, bir yandan gazeteciliğin verdiği fırsatlarla Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak yeni gözlemler ediniyor, öte yandan başkalarının araştırma ve yayınlarından yararlanarak bilgi dağarcığını durmadan zenginleştiriyor.

“Yaşar Kemal’in Yörük kilimi” demekle onun romanları ile Yörük kilimleri arasında bir benzetme kuruyorum. Bu arada şuna da parmak basayım: Yaşar Kemal “Yörük” deyimini çok geniş anlamı ile kullanır: Onun “Yörük”ü göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe– Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile “kara-çadırlı Yörük”ün katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın. Yaşar Kemal’in yayınlarından kaynaklanmaya kalkışacak olan etnologları, onun romanlarının verdiği bilgiler er geç şaşırtacaktır.

Yörük kilimine dönelim: Yörük kadınları, kızları kilimlerinde analarından ninelerinden görüp öğrendikleri nakışları tekrarlar dururlar sanırız. Gerçekte, çevresinden ve kendi içgüdüsünden, dileklerinden, özlemlerinden esinlenmelerle eskilerine kattığı, ya da eskilerinin yerine koyduğu yeni nakışlarla, yepyeni renk ve nakış bileşimleriyle yeniden yaratması vardır her dokuyucunun. Bunu her göz kolay seçemez. Bir yerin kilimini başka bir yerinkinden ayırt ettiren motifler olduğu gibi bir dokuyucununkini –anlayan göze– ötekininkinden ayırt ettirenler de vardır kilimlerde. Bu katkılardan kimisi yeni yaratmayı yozlaştırır; kimisi ise güzelleştirir, yüceltir. Ve bu böyle sürer gider. Hikayeler, masallar, türküler de böyle oluşur...

Yaşar Kemal, Anadolu âşık-hikâyecilerinin geleneğine göbek bağıyla bağlı kalmış yazar. Onu ta çocukluğundan başlayarak Anadolu sözlü geleneğinin destansı türleri büyülemiş. Bu yolda çıraklık dönemini Çukurova’nın Türk âşıklarını ve Kürt “dengbej”lerini dinlemekle geçirmiş Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal olma kararına varınca da, Batı romancıları arasında Faulkner, Şolohov gibi, romana destanlık boyutlar verenlerden seçiyor ustalarını2. Kalfalık sınavını Anadolu aşıklarının anlatı geleneğini sürdüren yapıtlarla veriyor. Ama onun anlatmaları sıradan aşkların bir tekrarı değildir: O, âşıkların dağarcıklarını yeni konularla zenginleştirecek, eski konularda, olduğu gibi bıraktığı eski nakışlara (“motif”lere) kendi yaratması yeni nakışlar, yeni renk ve biçim bileşimleri katacaktır.

Yaşar Kemal’in gelenekten aldığı ile ona kattığı nelerdir? Aşağıda bunlardan birkaç örnek üzerinde duracağız. Ancak burada bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Yaşar Kemal’in “gelenekten aldığı şeyler” sözünün anlamı açık ama, onun “geleneğe katkısı olabilir mi?” sorusu akla gelir.

Âşıkların hikâye geleneği üzerinde durmuş olanlar bilirler ki halk sanatçıları ile aydın sanatçıların yaratmalarında bu iki yönde alışveriş olağandır. Rahmetli Âşık Müdami’nin anlattığı hikâyelerden birinin bir epizodu Tabari Tarihi’nin Türkçe çevirisinden alınmadır. Yine o âşık 1940-1941’lerde benim kendisine verip okuttuğum ve Ülkü dergisinde yayımlanmış eski bir “Ali-Şir ile Sultan Baykara” menkabesi metnini, kendi hikâyeci geleneğinin kurallarına uygun bir halk hikâyesi biçimine sokmuştu3. Konuyu sevdikten, beğendikten ve geleneğe aykırı düşmeyeceğini aklı kestikten sonra Âşıkhikâyeci, kaynağı ne olursa olsun onu alıp kendine mal etmekte hiçbir sakınca duymaz. Yaşar Kemal’in, Paris’ten son bir geçişinde bana anlattığına göre, Çukurova’da bir hikâyeci, İnce Memed’i kendi geleneğine uygun biçimde anlattığını söylemiş ona. Bu haber, hikâyecinin romancımıza “hulûs çakmak” için uydurduğu sevimli bir yalan da olabilir, gerçek de olabileceği gibi. Çukurova’da bu yönden bir araştırma yapmaya değer herhalde... Gerçek olan bir şey varsa Yaşar Kemal’in romanlarında anlattıklarını âşık-hikâyecilerin hiç de yadırgamayacaklarıdır. Çünkü Yaşar Kemal anlatıları ile âşık-hikâyecilerden farklı saymıyor kendini. Cengiz Tuncer’le “Köroğlu” üzerine yaptığı bir konuşmasında şu sözler bunu çok güzel kanıtlar: “Bu iş için büyülü bir dil gerek; yazarın dili hikâyenin gücünü, Köroğlu’nun gücünü aşmalı (...) Bunu başarmaya çalıştım. Başardım demek benim için değil zaten. (...) Üç sene, beş sene demek yanlış olur. Çocukluğumda Köroğlu hikâyesini dinlerdim de, bir de ben anlatsam, derdim; bir de ben anlatsam da cihan-âlem dinlese, derdim. (...) Bir yazarın bütün hayatını alır bu iş...”4

Aşık-hikâyecilerle onun ortak bir özelliği de, geleneğin hikâyecileri gibi anlattığı şeylere “inanma”sıdır. Azra Erhat’la konuşmasında5 ünlü Kürt “dengbej”i Abdalı Zyneki üzerine bir efsaneyi anlatıyor: Bu iki gözü kör destancı yolda bir yaralı turna bulmuş. Yüce bir dağın başına çıkmış ve günlerce gecelerce Allaha yalvarmış, “turnayı sağalt benim de gözlerimi aç” diye. Birden bir ışık patlamış. Gözünün önünde ve patlayan ışıkta turnayı görmüş. Turnaya elini uzatmış, turna uçmuş gitmiş... Azra Erhat’ın: “Abdalı Zeyneki’nin gözü açılmış mı?” sorusuna Yaşar Kemal: “Açılmış tabii ve gerçekten de açılmış. Altmış yaşından sonra açıldığı söyleniyor ve gören var” diyor. Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine.

Yaşar Kemal’in halk gelenekleriyle alışverişi üzerine daha somut örneklerle incelememizi sürdürelim.

Göçebelerin yerleşik köylü düzenine geçişlerindeki sarsıntılar, perişanlıklar, yerleştikten sonra da uğradıkları düş kırıklıkları, eski yaşamlarının özlemi Yaşar Kemal’in birçok romanlarında bir “leit-motiv” olarak belirir. Çukurova “İskân Türkmenleri”nin eski günlerini anan şu “Gündeşlioğlu türküsü” de aynı acıları dile getiriyordu:

Hani benim ak ekmeğim yiyenler
Kılıcım kuşanıp ata binenler?
“Gündeşlioğlu geç üst yana diyenler”
Şimdi benim yerim eşik olmuştur.
Evvel ben de yaylalara giderdim.
Koyunumu kırkıp keçe ederdim.
Üç beş güzel ile halay sekerdim.
Şimdi Gündeşlioğlu uşak olmuştur.
Bölük bölük davarlarım katardım.
Yârenime, yoldaşıma satardım.
Üstü karakuşlu çadır tutardım.
Şimdi gölgeliğim kaşak6 olmuştur.
Sürümün indiği çaylar kururdu.
Dostum güler, düşmanlarım erirdi
Üç beş katar mayalarım yürürdü.
Şimdi baş gölüğüm7 eşek olmuştur.

Binboğalar Efsanesi’nde göçebe düzeninin sona erişi bir simge ile anlatılmış; konacak yayla bulamayan Yörükler çaresizlik içinde çırpınırken, obadan bir çocuğun da uçup gitmiş doğanını ele geçirmek için dağ bayır kovalaması. Şu sıra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kimsecik”in bir yerinde de Yaşar Kemal aynı simgeyi kullanıyor. Sahne, eski yurdunu terk edip, Çukurova’ya göç eden Kürt Beyi ile Çukurovalı Yörük Koca Tanış arasında bir konuşmadır:

Yedi direkli ulu Yörük çadırının içi Cennet bahçesi gibiydi. Sedef kakmalı direkler, baştan sona işlemeli bir duvar gibi bir buçuk arşın boyunda çadırı çevirmiş, eğme8 tabandaki nakışlı keçeler, kilimler, atlas döşekler, yastıklar, çuvallar birdenbire insanı bambaşka güvenlikli, dinginlik dolu bir dünyanın içine itiveriyorlardı (...) Dışarıda her çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş bir acılı kuş vardı: Kimi doğan, kimi karakuş, kimi de şahindi. Koca Tanış: “Bunları hep uçuracağız yakında; uçacak gidecekler kendi dağlarına. (...) Onlar uçuncada bize de son, biz de köylü olacağız. Sizin kuşlar ne oldu?” İsmail Ağa: “Biz onları çoktan uçurmuştuk, Bey,” dedi. “Belki elli yıl oldu”. Tanış: “Bu kuşlar da uçup gidecekler.”9

Yaşar Kemal, hikâyelerinin bir bölüğünde, Yörük düzeninden köylü düzenine geçmeye zorlanmanın ve bu zorlanmaya direnmenin dramına paralel olarak Devlet denetiminin dışına itilmenin dramını işlemiştir. Köroğlu, Çakırcalı, İnce Memed bu dramın kişileri. (Kimi zaman, bu iki türden kişilerin aynı bir anlatı çerçevesinde iç içe yürüyen olaylar dizisinde yer aldıkları da oluyor.) Bunlar, XVI’ncı yüzyılın Celalilerinden tutun da geçen yüzyılın ve daha sonralarının İzmir, Aydın efelerine, asker kaçaklarına, ayınkacılara kadar, çeşit çeşit, boy boy... Alın yazıları, dağ başında dövüşürken öldürülmek, ya da Yörüklerinki gibi, devlet yasalarına boyun eğip “düze inmek”, köylü kaderine razı olmaktır. Yaşar Kemal bu gerçeği Köroğlu’nun babası Koca Yusuf’a şöyle söyletir: “Kır-At yanında oldukça hiçbir şeyden korkma. Ama bir gün baktım Kır-At yok, sen de dağları bırak, var bir köye yerleş, çiftçi ol.” Bu sözler, halk destanında Köroğlu’nun sonunu anlatan bölüme bir anıştırmadır. Bir bölük halk anlatmalarına göre “Ab-ı Hayat”tan içtikleri için Köroğlu da Kır-At da ölmemişlerdir. Kır-At o gün bugün her yıl bir başka fakir sakanın hizmetine girermiş. Üç dört ay kalır, ondan sonra sır olurmuş; ertesi yıl bir başka sakanın eline düşermiş... Köroğlu da birçok anlatmalara göre, Kır-At’ın gitmesiyle “son”un geldiğini anlayınca:

Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu
Eğri Kılıç kında paslanmalıdır

diyecek ve çekip gidecektir... Sonra anlaşılır ki o “Kırklar”a karışmıştır.10

Halk geleneğinde Köroğlu’nun çiftçi olduğu yolunda bir anlatma yok. Yaşar Kemal bir gün Köroğlu destanının devamını yazmaya girişirse sonunu nasıl getirecek hikâyesinin bilemem: Kahramanı, romanın başında babasının söylediği sözlere uyarak köylü olmaya mı razı olacak? Yoksa, geleneğe uyarak “Kırklar”a mı karışacak? Ama, dağlardan düzlere inip destanlık maceralardan vazgeçmek, çiftçi yaşamını seçmek, toprakla haşır neşir olan milyonların içinde eriyip sıradan bir kişi olmak da bir türlü “Kırklara karışmak” değil mi?

“Köroğlu”da Yaşar Kemal, aşağı yukarı, Alexandre Chodzko’nun İngilizce çevirisini 1842’de Londra’da yayımladığı Azerbaycan anlatmasının11 olaylar sırasını izlemiş: 1) Bolu Beyinin seyis başı Koca Yusuf’un ve Kır-At’ın soyları nereden gelir? 2) Koca Yusuf neden Bolu Beyinin zulmüne uğrar da gözleri kör edilir? 3) Ruşet Ali (Köroğlu)nin yiğitliği itten öğrenmesi; 4) Kır-At’ın bakımı ve denenmeleri; 5) Reyhan Arap’la Koca Yusuf’un ve Köroğlu’nun karşılaşmaları; 6) Düşünde görünen bir “Pir”in Koca Yusuf’a, gözlerini sağaltacak ve gençliğini geri verecek “Üç-Köpük”ün yerini haber vermesi, Köroğlu’nun köpükleri içmesi ve Koca Yusuf’un ölümü; 7) Köroğlu’nun Bolu Beyinin kızı Telli-Nigar’ı kaçırması; 8) Köroğlu’nun Çamlıbel’e yerleşmesi ve oranın eski sahibi Köse Kenan’ın “çıraklık” dönemi; Bezgar-Başı ile karşılaşması.

Bu epizotlarda birincisini Yaşar Kemal, halk anlatmalarına bakarak genişletmiş. Geleneklik anlatmalarda hikâye hep Koca Yusuf ile başlar, daha gerilere götürülemez; Yaşar Kemal, Ruşen Ali (Köroğlu)nin dedesinden başlamış; o, atları ile cihana ün salmış bir ülkede oğlu Yusuf ile yaşayan bir kişidir. Bu ülke, bir kuraklık ve kıtlık sonunda boşalır. İhtiyar yılkıcı da son atını azat edip deryaya salar ve ölür. Yusuf, Bolu Beyinin yurduna göç eder ve orada babasının mesleğini sürdürür, Beyin baş seyisi olur. Yaşar Kemal anlatmasında Kır-At’ın soyu da gerilere götürülmüştür: Vaktiyle, Köroğlu’nun dedesinin memleketinde denizin dalgalarına gömülüp giden at, bir gün, Bolu Beylerinin yurduna yakın bir denizden yeryüzüne tekrar çıkacak; Beyin yılkısındaki kısraklara aşıp döl bırakacaktır; Kır-At bu döllerden biridir. “Derya”dan (denizden, nehirden, gölden) çıkıp kısraklara döl bırakan atlar (“Deniz Aygırları”) efsanesi, Köroğlu destanı dışında da yaygındır; bir çeşitlenmesinde, Deniz Aygırının bir süre sonra tekrar sulardan çıktığında, kendi soyundan tayları da alıp sulara karıştığı anlatılır.12

Azerbaycan anlatmasında bulunmayan “Köroğlu’nun yiğitliği itten öğrenmesi” motifine Köroğlu halk rivayetlerinin başka çeşitlenmelerinde olduğu gibi bunlar dışında anlatılarda da rastlıyoruz13.

Azerbaycan anlatmasındaki olaylar sırası Yaşar Kemal’inkinde değişik: Reyhan Arap epizodu, “Üç-Köpükler”den sonra geliyor; Bezganla Köroğlu’nun boy ölçüşmesinden sonra bir kez daha Reyhan Arap’la Köroğlu’nun karşılaşması anlatılıyor. Yaşar Kemal âşık-hikâyecilerin ayrı kollar (epizotlar) biçiminde anlattıkları birkaç macera dizisini bir tek kolda toplamış, onlara kendine göre bir düzen vermiş. Anlatıda hikâyeciden hikâyeciye değişen yöntem ve bileşim özellikleri olağandır; halk hikâyelerinin eşitlenmeleri anlatıcının bu türlü biçimleme özgürlükleri sonucu oluşur.14 Yaşar Kemal’in kendine özgü biçimlemeleri de yadırganmıyor.

Halk anlatmalarında Köroğlu Çamlıbel’e yerleştiği zaman orada kimse yoktur; Yaşar Kemal orayı, Köse Kenan’ın yurdu diye nitelemiş ve Köroğlu’nun Köse Kenan yanında bir türlü “stage” dönemi yaşatmış: dağ başından inip yoldan geçen yolcuları, kervanları vurmayı Köroğlu onun denetimi altında öğrenecektir. Bu “çıraklık” dönemini başka anlatmalarda Köroğlu babasının yanında geçirir.

Köse Kenan’ı Yaşar Kemal, geleneğe uygun olarak ters, öfkeli, toksözlü, eşkıyalıkta pişmiş bir kişinin çizgileriyle canlandırıyor ve Köse’nin bir özelliği üzerinde duruyor:
“Çenesinin çukurunda bir tek tüy vardı. (...) Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar, dikilir, yere saplanırdı. (...) Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasa idi öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar, hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü... (...) Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. (...) Bu kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken bu arada da öfkesi geçiyordu.”15

Ben Köse Kenan’ın bu “kılıç gibi yere saplanan tüyü” motifine gördüğüm halk anlatmalarında rastladığımı hatırlamıyorum. Onun bu özelliğini Yaşar Kemal bir yerde dinlediği bir Köroğlu hikâyesinden mi (örneğin, benim bilmediğim ve Cengiz Tuncer’le konuşmasında sözünü ettiği Yusufeli anlatmasından mı) almıştır, kestiremiyorum. Belki de bu orijinal motif onun kendi buluşudur; öyle ise, o kadar yerinde bir buluş ki halk hikâyesi geleneğine ondan bir katkı olarak yerleşmesi beklenebilir.

Yaşar Kemal’in Köroğlu hikâyesini işleme yöntemiyle ilgili olarak bir de “Üç Köpük” motifi üzerinde duracağım. Bu motif de anlatmadan anlatmaya değişiklikler gösterir. Köpüklerin akıp geldiği suyun yeri, Üç Köpük yerine sadece bir pınarın, bir gölün suyu vb. ayrıntılar bir yana, motifin iki çeşitlenmesi var; 1) Köpükleri –ya da suyu– içmesi gereken Kör Babadır; içince gözleri sağalacak, vücudu gençleşecektir, ama, Köroğlu suyu babasına vermez, kendi içer; 2) Köroğlu’nun babasının da “Su”yun olağanüstü niteliğinden haberleri yoktur; Köroğlu ve Kır-At onu bir rastlantı ile içerler.16 Yaşar Kemal’in anlatması birinci çeşitlenmeye giriyor: Köroğlu babasının tarif ettiği yerden Üç Köpüğü avuçlarının içine doldurur, ama babasının yanına dönerken susuzluğa dayanamaz, ikinci ve üçüncüyü de içer. Bu anlatmada Köroğlu elinde olmadan, dışarıdan olağanüstü bir gücün zorlamasıyla babasını Üç Köpüğün getireceği şifadan yoksun bırakmıştır. Poshoflu Âşık Müdami anlatması da birinci çeşitlenmeye girer ama o, kahramanın bencilliğini vurgulamak isteyen daha gerçekçi bir anlatım taşıyor: ...Huruşan Ali Şat nehrine vardı; üç gün bekledi. Üçüncü gece sabaha iki saat kalarak ay ışığı gündüz gibi olmakla köpüklerin geçtiğini gördü. Sudan köpükleri tutup bir kap içine aldı. Yarısını kendi içti, yarısı kalınca dedi ki: “Babam zati iki gözden âmâ, aynı zamanda ihtiyardır; bunu ne yapacak içip?” Yarısını da Kır-At’a içirdi o köpüklerin. Döndü geldi. Babası sorduğunda dedi ki: “Sevgili pederim, köpükler geçmişti, tutamadım...”17

Yaşar Kemal halk hikâyecileri geleneğine uymuş, hikâyesini yer yer Köroğlu türküleriyle süslemiştir. Onun seçtiği beş türkünün hepsi Maraş anlatması metinlerinden alınmıştır18 Anlatı dilinde de Güneydoğu Anadolu ağızlarının özellikleri baskın görünüyor. Bu olgu onun anlatmasıyla Ferruh Arsunar’ın yayımladığı (Köroğlu, Ankara 1963) metin karşılaştırılınca göze çarpıyor. Bunu, Göğceli’nin yetiştiği yerin iliyle, Maraşlı hikâyecinin dili arasındaki yakınlıkla açıklamak gerekir.

Yaşar Kemal’in anlattığı “Karacaoğlan Hikayesi”ne gelince: Burada başka türden bir yaratma ile karşı karşıyayız.

Karacaoğlan konusunun kaderi, halk hikâyeciliği geleneğinde Köroğlu’nunkinden farklı. Bir hikâye bütünü olarak işlenmiş çok az metin var elimizde. Bunlardan biri halk geleneğinden alınmış gereçlerle çağdaş bir yazarın halk hikâyesi biçiminde düzenlediği bir metin.19 Tümüyle halk geleneğinden derlenmiş hikâye metni olarak tek Kırım anlatması gösterilebilir.20 Ama yine de Karacaoğlan efsaneleşmiş bir kişi. Onun biyografyası üzerine bilinenler şiirlerindeki ufak tefek, anıştırma türünden bilgilerle, sözlü gelenekte yaşayan dağınık menkabelerinden öteye gitmiyor21.

Yaşar Kemal anlatması “Karacaoğlan’ın aşık hikâyesi” ana çizgileriyle şöyle. (O, kahramanını “Karaca” diye adlandırmıştır.) Gurbete çıkmış Karaca göçmekte olan bir Türkmen obasına rastlar. Obadan Deli Hüseyin’le dost olur. Bey kızının çökmüş inatçı devesini, sazının ve sözünün büyülü gücüyle kaldırmayı başarması Bey kızı Elif’in ona vurulmasına vesile olur. Bey, kızının bir serseri aşıkla sevişmesinden gazaba gelir. Oba halkının Karaca’yı korumaları sayesinde, Karaca ile Elif bir zaman gizlenerek sevdalarını sürdürdükten sonra kaçmak ve Küçük-Alioğullarından bir Türkmen Beyine sığınmak zorunda kalırlar. Orada Bey onları evlendirir ve korur. Bir gün Karaca bir düğünde saz çalarken sazının teli kırılır. Bunda bir uğursuzluk, bir felaket işareti sezen Karaca hemen çadırına döner. Orada, Beyin yeğeni Halil’i Elif’in koynuna girmiş bulur. Gelişinden habersiz, yatakta uyuyanların üstlerine abasını örtüp çıkar, gider, bir daha da görünmez bir yerde. Karaca’yı, kardeşliği, vefalı dostu Deli Hüseyin çok arar, bulamaz. Karaca bir mağaraya girmiş, yitmiştir. Ama onun zaman zaman mağaradan çıktığı, ortalıkta görüldüğü söylentileri de duyulur. Deli Hüseyin bir gün öğrenir ki Sivas taraflarında bir yerde Han Mahmud adında bir aşık, sevgilisiyle suda boğulmuşlar; cesetleri birbirine sarılmış olarak bulunmuş; Karaca türküsüyle bunları diriltmiş. Deli Hüseyin kalkar, bu olayın geçtiği yere giderse de Karaca’sını bulamaz ve yollarda ölür. Elif artık ölüm döşeğine düşmüştür. Bir çerçiden Karaca’sının haberini alır. Son bir umutla, çerçiyi Karaca’ya gönderir. Karaca, Elif’i son bir kez görmek için obaya döner ama geç kalmıştır. Sazını Elif’in mezarı başındaki dut fidanına asar ve gider, kayıplara karışır.

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın sevgilisi Bey kızının adı Elif’tir. Başka Anadolu rivayetlerinde Elif’in yerini Karakız, Kırım anlatmasında da İsmikan Sultan alıyor; bu adlar Karacaoğlan’ın şiirlerinin hiçbirinde geçmez. Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın türkülerinde andığı kız, gelin adlarından Elif’i seçmiş sevgiliye, iyi de etmiş bence. Karacaoğlan iki güzel şiirinde anar Elif’i.

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye.
dizeleriyle başlayan birincisi, âşıkın sevgilisiyle geçen mutlu günlerinin bir türküsü olmalı. İkincisi, Karacaoğlan’ın kocalık çağında söylenmiş olacak; gezip dolandığı yerlerin (Antakya, Çukurova, Akçadeniz –yani Amik Gölü– Maraş, Göksün, Keferdiz, Erciyes...) geçit resmi içinde bu kez dinmeyen bir hasretin acısı ile anılıyor Elif’in adı:

Erciyes’te yağın karlar,
Seher ile göçen iller...
Zamanında Elif derler
Bir küçücük gelin gördüm.

Bu iki şiirden benim anladığım: Elif onun en büyük aşkı olmuştur. Yaşar Kemal, hepsi Karacaoğlan’ın yayınlanmış şiirlerinden seçilme 20 parça22 ile süslemiş hikâyesini. Bu iki türküyü yerleştirecek bir yer neden aramamış? Yazık...

Yaşar Kemal’in, Karaca ile Elif romanındaki eylem dizilerinin hemen hepsi halk geleneğinden alınma; kimisi olduğu gibi bırakılmış, kimisi üzerinde az çok oynanarak geliştirilmiş bunların. Karacaoğlan’ın zengin –ya da soylu bir Bey kızına aşık olması bütün anlatmalarda ortak. Murad Uraz’ın düzenlediği hikâyede Karakız, sevgilisi Karacaoğlan’dan uzaklaştırılır; hasta düşer, ölür. Karacaoğlan da bir mağaraya girer, sır olur. Bu son “kayıplara karışma” da Yaşar Kemal anlatmasıyla halk anlatmalarının ortak motiflerinden biri. Mağara, kimi anlatmalarda, “Kırklar Mağarası”, “Eshab-ı Kehf Mağarası” olarak çeşitlenir. Kimi anlatmalarda ise Karacaoğlan “Geyikler”e karışmıştır. Belki de onun adındaki “Karaca” kelimesi efsanenin bu biçime girmesini sonuçlandırmış.23 Türk halk inanışlarında geyiklerin “Pir”i (sahibi, koruyucusu) ve kimi zaman geyik, kimi de insan biçiminde görünen varlıklara rastlarız.

Karacaoğlan’ın, kendisi gibi zulme uğrayıp muratlarına ermeyen iki sevdalıyı birbirine kavuşturma motifi de sözlü gelenekten gelme. Bu “Mirze-i Mahmud” (Y. Kemal anlatmasında “Han Mahmud”) hikâyesinin başlı başına bir epizotunu oluşturur. Dursun Kılıç’ın Kars anlatması “Mirze-i Mahmud” hikâyesinde olay şöyle geçer: Mahmud’la Mısırlı Esad Paşa’nın kızı Nigar birbirine aşık. Bu ilişki Paşayı gazaplandırıyor; boyunlarını vurduracak iki sevgilinin. Ama, araya girenler, cezayı hafiflettiriyorlar: Paşa, kızı ile sevgilisini bir sandığa koyup deryaya attırıyor. Bütün davranışları ile Kerem’in Sofu’suna Yaşar Kemal’in Deli Hüseyin’ine benzeyen, Mahmud’un kardeşi Kanber kardeşini yitirmenin acısı ile dağlara düşüyor. Hızır ona Karacaoğlan’a başvurmasını öğütlüyor; Karacaoğlan geyiklere karışmış... Kanber Geyiklere sesleniyor; içlerinden biri, insan biçimine dönüşüp Kanber’in yanına geliyor. Bu Karacaoğlan’dır. Birlikte deniz kenarına varıyorlar.

Karacaoğlan sazını kıyıdaki kumlara gömmüş, sâzı orada bozulmadan kalmış; bunu hayra yoruyorlar. Nitekim Mahmud’la Nigarı Mansırlı Şahının adamları sandıkla bulmuşlar, karaya çıkarmışlar. Karacaoğlan, bir türkü ile Tanrıya yalvarıyor, onun sözleri ve o sırada beliren bir Dervişin de kerameti ile iki sevdalı diriliyorlar.24 Y. Kemal anlatmasında “sandık” motifi yok; Bey, Han Mahmud’u denizde boğdurur, Nigar da sevdiğinin ardından kendini sulara atar ve boğulur. Y. Kemal’in hikâyesinde bir başka çeşitlenme Derviş motifinin bir yana bırakılmış olasıdır, aşıkların dirilmeleri sadece Karacoğlan’ın türküsüne bağlanmıştır.

Karısını yabancı biriyle yatmış gören Karacaoğlan’ın yerini yurdunu terk edip bir daha görünmemek üzere çekip gitmesi Yaşar Kemal’in hikâyesinde önemli yeri olan bir epizottur. Bu eylemler dizisini de başka halk anlatmalarında buluruz. Kırım anlatmasında Karacaoğlan’ın aslı Belgrad’lı, adı İsmail’dir. Rüyasında İsmikan Sultan’a aşık olur. Onun yaşadığı şehre varır. Orada Murad Paşa adında kahve işleten biriyle dost olur. Zengin tüccar, Murad Paşa’nın araya girmesiyle kızı İsmikan’ı Karacaoğlan’a vermeye razı olur. Murad Paşa Karacaoğlan’a bir konak yaptırır. Bir gece, konaktaki Arap, İsmikan Sultan uyurken habersiz onun koynuna girer. Onları bu durumda gören Karacaoğlan, karısını Arab’ın suç ortağı bilerek, beddua eder, çıkıp gider. İsmikan Sultan, bu kargışın etkisiyle yatağa düşer, vücudunda onulmayan yaralar çıkar. Şifası, Karacaoğlan’ın hayır duasına bağlıdır. İsmikan’ın eski nişanlısı Karacaoğlan’ı arayıp bulur. Ona karısının günahsızlığı anlatılır, Karacaoğlan’ın Tanrıya yalvarmasıyla İsmikan iyileşir; ve iki aşık yeniden birbirine kavuşmuş olurlar.25

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın yerini yurdunu bırakıp gitmesine sebep, karısı Elif’in koynunda bir gece Küçük Alioğlu’nun yeğeni Halil’i bulmasıdır. Bu Karaca’yı yıkar, ama bunda Elif’in hiç suçu yoktur. O, şımarık, azgın Bey yeğeninin şantajına boyun eğmek zorunda kalmıştır; şöyle ki: Elif’i baştan çıkarmak için etmediğini koymamış; sonunda arzusuna erişemeyince kadına: “Bir şartla senden soğurum. Bir gece varır, senin yanında, sana dokunmadan yatarım. Sana elimi bile sürmem” diyor. Elif de, başka çaresi kalmayınca buna razı oluyor.

Kırım anlatmasında, hayin Arab’ın koynuna girdiğinden İsmikan Sultan’ın hiç haberi olmamıştır. Benim Çukurova’da –Ceyhan ilçesine bağlı İmren köyünde derlediğim anlatma daha gerçekçi bir biçim almış, Karacaoğlan’ın yeğeni Gök Yusuf dayısının karısına aşık. Karacaoğlan, bir düğünde saz çalmak üzere obadan ayrıldığı bir gece Gök Yusuf kadını kandırıyor; birlikte yatıyorlar. Düğünde birden sebepsiz, sazının teli kırılan Karacaoğlan bunda bir uğursuzluk bir felaket seziyor; evine dönüyor, karısı ile Yusuf’u boyun boyuna yatar görünce üstlerine kürkünü atıp düğün yerine dönüyor. Ertesi günü, karısına iki türkü ile içini döktükten sonra bırakıp gidiyor. Bu olaydan sonra o, kendisiyle “dokuza kadar hangi kız atışabilirse (yani, türküsüne dokuz bent bir türkü ile cevap verebilirse) ancak onunla evlenmeye ahd etmiş; böyle bir kıza rastlayamadığı için de bir daha hiç evlenmemiş.26

Bu son anlatmada Yaşar Kemal’inki ile ortak bazı öğeler seziliyor: Kadının oynaşı Karacaoğlan’ın yeğenidir; Y. Kemal anlatmasında Beyin yeğeni. İki anlatmada da, başına gelecek felaketi Karacaoğlan’a sazın telinin kırılması haber verir. Yaşar Kemal bu epizotu dinlediği bir rivayetten olduğu gibi mi almıştır, yoksa üzerinde oynamış mıdır kestiremiyorum.

Yaşar Kemal’in anlatmasında aşk hikâyesi, sevgilisinin mezarı başına gelen Karaca’nın sazını asıp gitmesiyle sona erer. Bu motif de halk geleneğinde değişik biçimler almış olarak yaşıyor. Akşehirli Ahmed Hamdi Efendi adında birinin bıraktığı 1292 H. (1875) tarihli bir defterde, Karacaoğlan’ın Maraş yöresinde Çezel yaylasında 96 yaşında öldüğü, tenha bir pınar başına gömülmüş ve sazının da çürüyünceye kadar mezarının başı ucundaki ağaçta asılı kalmış olduğu rivayeti aktarılmıştır.27 Mut ilçesine bağlı Çukurbağ köyü yakınında bir tepede Karacaoğlan’ın, karşı tepede de sevgilisi Karacakız’ın mezarları diye inanılan yerlerin gösterildiğini ben 1967’de bu köye gittiğim zaman öğrenmiştim. Cahit Öztelli de o yöre halkının ziyaret ve adak yerleri olarak kutsalladıkları bu iki tepe üzerine tamamlayıcı bilgiler vermiştir. Tepede bir mağara varmış; Karacaoğlan, sağ iken bu mağarada otururmuş; ölürken orada bir cönkünü bırakmış.28 Bu son anlatmada sazın yerini cönk alıyor. Yukarıda özetlediğim Mirze-i Mahmud hikâyesinde, Karacaoğlan’ın sazını deniz kıyısında kumlara gömdüğü anlatılır; “saz orada bozulmadan kalmış” denir. Yaşar Kemal, çeşitli biçimlere bürünmüş bu simgeyi örten perdeyi, örslemekten korkar gibi usulca aralayarak hikâyesini bağlıyor: “Karaca, mezarın başındaki o dut fidanına sazını astı. Başında bekleyen adama: ‘Bu saz burada kıyamete kadar kalacak’ dedi, oradan ayrıldı. Adam, Karacaoğlan’ın ne demek istediğini anlamıştı.”

Yaşar Kemal’in, yalnız Köroğlu ve Karacaoğlan hikâyelerinde değil, bütün yazdıklarında halk geleneğinin türlü konularına, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının, halk kültürünün çeşitli yönlerine ilişkin yığınla bilgi var: İnanışlar, töreler, törenler, atasözleri, deyimler, tekerlemeler, alkışlar, kargışlar, vb. Onun neleri, ne ölçüde gelenekten olduğu gibi aktardığı, bunlardan esinlenerek ve güçlenerek, kendi yazar ve sanatçı kimliği ile bu geleneği ne ölçüde, nasıl aştığı sorunları üzerinde araştırmalar çağdaş Türk edebiyatının bir yönünü öğrenme çabasında çok yararlı olur. Ben bu türden bir girişime birkaç örnek vermekle yetindim. Umarım ki, dilbilimi, edebiyat, etnoloji vb. alanlarından böyle bir girişimi yürütme heveslileri, örneğin doktora tezlerine konu arayan gençler çıkar da, benim bu küçük denemem bir işe yaramış olur.

NOTLAR

1 Bu hikâyelerin adları için bk. P.N. Boratav, Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği, Ankara 1946, s. 312
2 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi. İstanbul 1976, s. 256-257
3 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri... s. 34, 77, 329, v.d.
4 Akşam Gazetesi 28.1.1966
5 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi, s. 261-252
6 Kaşak: çalı gibi
7 Gölük: yük hayvanı.
8 Eğme: Kara çadıra bitişik, bükülmüş, eğilmiş dallardan yapılma, hayvanlar için, üstü çulla örtülü sığınak.
9 Yaşar Kemal, Kimsecik, Cumhuriyet gazetesi, 18.1.1980
10 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 262-263.
11 Pertev Naili (Boratav), Köroğlu Destanı, İstanbul 1931, s. 8 vd.
12 Bak: Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 8, 21, 23, 24, 58-60; Ali Özder, Artvin Folkloru, Ank. 1970, s. 18-19; Yusuf Gül, “Doğu Anadolu Efsaneleri” Türk Folklor Araştırmaları, sayı 339, 1977, Ali Rıza Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, V. Ankara 1935, s. 98
13 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 77
14 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 179 vd.
15 Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, İstanbul 1971, s. 96 vd.
16 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 24, 62, 84; P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251; Ferruh Arsunar, Köroğlu, Ankara 1963, s. 27-28
17 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251
18 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 159 v.d. Yaşar Kemal’in aldığı türküler bu kitapta şu numaralardadır: 2, 3, 7, 8, 131
19 M.U. (Murad Uraz), Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1939, Ayrıca bak.: P.N. Boratav, Halk Hikâyeleri, s. 174, not 187; Murad Uraz’ın bu ilk denemesinden sonra Karacaoğlan Hikayesi’nin aynı yöntemle düzenlenmiş birçok baskıları yapıldı: Murad Uraz-Selami Münir Yurdatap, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1941; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan, İstanbul 1952; Rasih Yukay, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1954; XXX, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1959, 1965, 1968; Fevzi Gürgen, Karacaoğlan ile Yayla Güzeli, İstanbul 1967, 1971; Murad Uraz, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1970; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan’ın Aşk Maceraları, İstanbul, 1959, 1966, 1968, 1970, 1972. Bunlara bir de Âşık Ali İzzet Özkan anlatması bir Karacaoğlan hikâyesini eklemeliyiz; “Karacaoğlan’ın Erzurum Seyahati” başlığını taşıyan bu metin Ahmed Adnan Saygun’un Karacaoğlan: Yeni Bilgiler Bir Rivayet (Ankara 1952) adlı kitabında yayımlanmıştır. Krş.: İlhan Başgöz, Ali İzzet Özkan Ankara 1979, s. 6, 39
20 W. Radloff, Proben der Volksliteratur der türkischen stamme VII.: Die Mund Halk Hikayeleri, s. 184, 185
21 Cahit Öztelli, Karacaoğlan: Bütün Şiirleri, İstanbul 1970, s. XVII v.d.
22 Bu şiirler Yaşar Kemal anlatmasındaki sıra ile Cahit Öztelli’nin kitabında Karacaoğlan Bütün Şiirleri şu numaralardadır: 175, 45, 288, 168, 31, 143, 440, 131, 417, 241, 224, 89, 63, 320, 386, 387, 342, 238, 171. Yaşar Kemal’in kitabına koyduğu (s. 197) ve “Han Mahmud” hikâyesinin bir anlatmasından alınmış olduğunu sandığım dörtlük bu listede yoktur.
23 Bk.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 168, not. 183
24 P. N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 41, 91, 93, 166, 168. Hikayenin Âşık Dursun Kılıç anlatması benim arşivimdeki yayınlanmamış metinler arasındadır. İlhan Başgöz’ün incelediği bir Türkmenistan anlatması “Karacaoğlan hikâyesi”nde Karacaoğlan, Mansur Padişahın oğlu görünüyor; bak.: Ulusal Kültür dergisi, sayı 4, 1974, s. 123, 134
25 Kırım anlatması Karacaoğlan hikâyesinde “İsmikan Sultan’ın vücudunu yaraların kaplaması” motifinin oluşmasını, Karacaoğlan’ın “sıracalar çıksın nazik teninde” dizesini içeren bir kargış şiirinin etkilemiş olacağı düşünülebilir. Bak.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 149, 150. Bu şiirin tam metni C. Öztelli, Karacaoğlan, No. 218
26 P.N. Boratav, “Çukurova’da folklor derlemeleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi V, 1947, sayı 3, s. 272-273
27 İ. Aczi Kendi, “Karacaoğlan” Konya dergisi, s. 46, 1942, C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XXIII-XVI; Ahmet Hamdi Efendi’nin bu notlarındaki bilgilerin Karacaoğlan anlatmaları ile ilişkileri üzerinde İlhan Başgöz 1949 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde savunduğu doktora tezinde (“Biyografik Halk Hikâyeleri”) durmuştur. Yayınlanmadan kalmış olan bu incelemenin bir özeti: “Turkish Folk Stories About the Lives of Minstrels” Journal of American Folklar, cilt 65, 1952,
s. 331-339; Karacaoğlan’la sevgilisi Karakız’ın muratlarına eremeden ölmüş ve karşılıklı iki tepeye gömülmüş oldukları üzerine bir anlatma da: İshak Refet (Işıtman), Karacaoğlan, Ankara 1932, s. 35
28 C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XV

Bilim ve Sanat, Şubat 1982, sayı 14, s. 9-15.

38 Olayları

16/10/2008 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

38 Olayları

Rüştü Asyalı ile birlikte, Nâzım Hikmet üzerine 'Ben Bir İnsan' adıyla bir oyun düzenlemiştik. Nâzım Hikmet'in doğum günü 15 Ocak 1901 olarak benimsenmiştir. Doğumunun 100. yılında, 15 Ocak 2001'de, Ankara'da Şinasi Sahnesi'nde izleyicinin ilgisine sunulan oyun, üç yıl boyunca, Devlet Tiyatrosu'nun değişik sahnelerinde tam bir dolulukla oynandı. Rüştü Asyalı gibi bir karakter oyuncusu; bir yandan, masal kahramanı Keloğlan'la İsmail Dümbüllü ödülünü alırken, öte yandan, şiirlerini, yaşadığı dönemleri yorumlayarak Nâzım Hikmet'i yeniden yaşattı.

Mustafa Şerif Onaran

Cumhuriyet / Kitap- Ölümüne yakın insanın kendiyle ödeşmesi gerekir. Biz de böyle bir anlayıştan yola çıkıp Nâzım Hikmet'in yaşama serüvenindeki önemli dönemlere değindik.Gönül isterdi ki bu oyunun kitabı biraz geç basılmasın, 'Ben Bir İnsan...' oynarken izleyicinin ilgisine sunulsun (BEN BİR İNSAN, Nâzım Hikmet'e Armağan Oyun, Mustafa Şerif Onaran-Rüştü Asyalı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2004).

 

İiyi bir insandı o!

Kitabın 'Önyazı'sında söylediklerimi anımsatmak isterim:'Bir insan öleceği zaman hayatıyla hesaplaşmalı.Bu anlayıştan yola çıkarak Nâzım Hikmet'in geçmişine baktık. Hayatında sevdiği kadınlar vardı. Bir davaya inanmıştı. Haksızlıklara uğramış, yıllar yılı hapiste kalmıştı. Afla çıkınca da sürekli baskı altında tutulmuş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmıştı.Kendi sürgününde kocaman bir hapishane gibiydi dünya.Yurdunu, yurdunun insanlarını özledi. Şiire sığınmasa, yüreğine daha erken yenik düşebilirdi.Dostlarına hep inandı ama, dostlarının onu yalnız bıraktığını gördü. İnandığı görüşleri paylaşmayan yoldaşları da onu partiden dışladı. 'Muhalif tavır'la yaşamak zordur! Nâzım Hikmet'in hayatındaki küçük bir ayrıntı bile büyük bir oyun olur.Biz kimi özelliklerine değinerek geniş bir çerçeve çizdik. Oyunu tekdüze bir anlatıdan kurtarmak için hangi ayrıntıları dramatik öğelerle işleyeceğimizi saptadık.Bu büyük şaire dünya sahip çıkmasaydı unutulacak mıydı?Ona yapılan kötülüklerde hepimizin biraz payı olduğuna inanmalıyız. Susmak da, üzülmek de, öfkelenmek de bir anlam taşımıyor artık.Onun bizim sevgimize ihtiyacı var. Gözyaşı dökmemizi ya da yumruklarımızı sıkmamızı istemez.İyi bir insan o! Büyük bir şair. Anadolu'nun herhangi bir yerine değil, yüreğimize gömülmeli. Yeryüzüyle örtülmeli üstü..'

 

Kararı önce verilmiş bir yargı

''Muhalif tavır'la yaşamak zordur' diyordum.Şevket Süreyya Aydemir, hükümetle barışması için Nâzım Hikmet'i Ankara'ya çağırmıştı. Devrimci bir hükümetle uyumlu çalışmak uysallık sayılmazdı.Zamanın Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer böyle bir desteği istemenin ötesinde, onu, Kurtuluş Savaşı üzerinde destan yazmaya özendiriyordu.Bu davranışlar Nâzım Hikmet'i öfkelendirmişti. Kiralık bir kalem miydi o? Arkadaşı Şevket Süreyya Aydemir'e küstü. Kendi anlayışına çekilerek özgürlüğünü yaşamak istedi.İşte '38 Olayları' dediğimiz; Nâzım Hikmet'in 'Harp Okulu' ile 'Donanma'yı isyana kışkırttığı savlarıyla yargılanması, bu Ankara yolculuğundan sonraki dönemin gelişmeleridir.Olayın üzerinden 70 yıl geçmiş. 'Ben Bir İnsan' belgelere dayanan bir oyundu. O belgeleri anımsatarak 70 yıl sonra, Nâzım Hikmet'e oynanan oyunun günümüze de ışık tutacağını umuyoruz.Ömer Deniz adında bir Harp Okulu öğrencisine, Nâzım, 'Köylü erata komünizmi öğretin' diyesiymiş. Ön soruşturmada baskı altında tutulan öğrenci, yargılamada bunların yalan olduğunu 'Askeri talimatnameler neyi gerektiriyorsa, öyle yapılmasını' söylediğini belirtir.Haluk Şehsuvaroğlu ile Fahri Çoker savcı Şerif Budak'ın yardımcılarıdır.'Elde hiçbir kanıt yok. Her yerde satılıp okunan kitaplar suç unsuru olamaz. Elde kanıt olmadan Nâzım Hikmet nasıl yargılanacak?' diye sormalarına savcı Şerif Budak'ın yanıtı düşündürücüdür:'Biz bu davada kanıt arayacak kadar saf değiliz.'Nâzım Hikmet bir önyargılı davranışın kurbanı mıdır?'Donanma Davası' Erkin gemisinde görülmektedir.Fahri Çoker diyor ki:'Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için, devamlı hareket halinde. Böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali yok.'Nâzım Hikmet'e Harp Okulu Davası'ndan 15, Donanma Davası'ndan 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezası verildi. İndirimlerden sonra 28 yıl 4 ay...Atatürk ağır hastaydı. Nâzım Hikmet'in dayısı Ali Fuat Cebesoy'un Atatürk'le görüşmesine izin verilmiyordu. Ali Fuat Cebesoy'un; 'Milli Mücadele'deki şerefimi, hakkımı veriniz. Yeğenimi haksız yere mahkûm etmeyiniz' dediği söylenir.Belki Milli Mücadele kadroları arasında da bir temizleme eylemi söz konusuydu.'Ben Bir İnsan' oyununda Nâzım Hikmet şunları söyleyecektir:'Belki, ben, görmezden gelinmesi gereken bir ayrıntıydım. Ama Paşa Dayım Atatürk'ün sınıf arkadaşıydı. Selanik'te içtikleri rakının tadını unutmayan Mustafa Kemal, İzmir suikastının davası görülürken, sırf dayımın hatırı için, bazı paşaları bağışlamıştı. Milli Mücadele'de, Batı Cephesi'nin emanet edildiği bir komutandı dayım. Ama Atatürk'e yaklaşmasına bile engel olunuyordu.'Nâzım'ın hüküm giymesi Mareşal Fevzi Çakmak'ın inadı mıdır? Mustafa Kemal Ali Fuat Paşa'yı; 'Görüyorsun ne durumdayım. Mareşal'i darıltmadan siz bir çözüm bulun artık' mı demiştir?Yetmiş yıl önceki sağır toplum neden bu davaya duyarsız kalmıştır?

 

Bir mektup

Haluk Şehsuvaroğlu Nâzım Hikmet'in güvenini kazanan bir savcı yardımcısıydı. Nâzım Hikmet Erkin gemisinin sintinesinde, deniz ortasında, dünya ile ilişkisi kesik, Atatürk'e yazdığı mektubu Şehsuvaroğlu'nun ulaştıracağını umuyordu.Şehsuvaroğlu da pek umutlu görünmüyordu:'Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda ağır hasta. Eline ulaştırırlar mı, bilmem. Ama ben oraya götürür, kayıtlara geçiririm.' Nâzım Hikmet'in, daha Donanma Davası belli olmadan, Atatürk'e yazdığı söylenen mektup şöyledir:'Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına:Türk Ordusu'nu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla, 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanması'nı isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim.Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.Askeri isyana teşvik etmedim.Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında, seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu 'inkılap askerini isyana teşvik' damgasının, ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.Kemalizm'den ve senden adalet istiyorum.Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.'Nâzım Hikmet RanBu mektup Dolmabahçe Sarayı'na gitmiş, kayıtlara geçmiş, ama Atatürk'e verilememiş.Nâzım Hikmet'in 'muhalif' kişiliğini bilenler böyle bir mektubun hiçbir zaman yazılmadığını öne sürmektedir.

 

'Kuvayi Milliye'

Nâzım Hikmet, 'Benerci' ile giriştiği destan denemesinde, sömürgeci güçlerin, bir dönemin önderini işbirlikçi gibi göstererek devrimci eylemi nasıl bastırmak istediklerini anlatır.'Bedrettin'de 'Fetret Dönemi' Osmanlısının nasıl acımasız olduğunu, devlet ile halk arasındaki çelişkinin getirdiği yalnızlığı, kana bulanan umutların nasıl söndüğünü gösterir.Hapishanede zaman ağır geçer. Dilekçelere umut bağlanır. Dokumacılık oyalar insanı. Ama asıl 'şiir'dir insanı kurtaran.Atatürk'ün ölümünden çok sonra, Nâzım Hikmet'in 'Kuvayi Milliye'yi 'içerde' yazmaya başlaması, Anadolu insanının nasıl bir güç oluşturduğunu göstermek içindir. Paşaların adı yoktur o destanda. Mustafa Kemal Paşa bile 'O'dur. Ama 'O' dert anlayandır. Adı bilinmeyen kahramanların destanıdır 'Kuvayi Milliye'.Nâzım Hikmet 1951 affıyla özgürlüğüne kavuştuktan sonra, yurtdışında kendi sürgününü yaşamak zorunda kaldı. Dönemin Bakanlar Kurulu onu Türk vatandaşlığından çıkararak 'vatan haini' ilan etti.Türkiye'nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı'nda, 16 Ekim 2008'de, benim sunacağım 'Bir Destan Şairi Olarak Nâzım Hikmet' söyleşisinin şiirlerini Rüştü Asyalı yorumlayacak.Milli Kütüphane Başkanlığı ile VEKAM'ın (Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi) düzenlediği şiir söyleşilerinden birisidir bu!Nâzım Hikmet Türk vatandaşı değil ama Türkçe'nin ozanı. Onu yeniden vatandaşlığa almak olanaksız mı? Artık bunların önemi kalmadı. Frankfurt Kitap Fuarı'nda Nâzım Hikmet söyleşisini dinleyenler bir Türk ozanını alkışlayacak. Nâzım Hikmet Türk vatandaşlığına alınmasa da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın oraya gönderdiği ozan bir Türk ozanıdır.

 

70 yol sonra

'38 Olayları' üzerinden 70 yıl geçti. Asıl onu yargılayanların suçlu olduğu anlaşıldı.Nâzım Hikmet'in hiç mi suçu yoktu?Büyük bir ozan olmaktı onun suçu. Şiirlerinin etkisiyle toplumu bilinçlendirmesiydi. Yalnız Türk toplumu değil, başka toplumları da bilinçlendiren bir ozan!Bugün de öyle. Satılmayan, kiralanmayan kalem en güçlü silahtır. Tutuklamalar, gözdağı vermeler o kalemi daha da keskinleştirir.Kararı önce verilmiş yargı, bumerang gibi geri teper. Asıl yargılananların yargılayanlar olduğu anlaşılır.

9 Ekim 2008

KARADUT

11/10/2008 · Kategori: Siir Tahlilleri

KARADUT
 
Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
 
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.
 
Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
 
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
 
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.
 
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

 

 

Fahriye Abla

11/10/2008 · Kategori: Siir Tahlilleri

Fahriye Abla

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla,
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Kaynak: Modern Turk Siiri, Ahmet Necdet, Broy 1993

Ahmet Muhip Dranas

CAHİT SITKI TARANCI'NIN ÜNLÜ "35 YAŞ" ŞİİRİ

11/10/2008 · Kategori: Siir Tahlilleri

CAHİT SITKI TARANCI'NIN ÜNLÜ "35 YAŞ" ŞİİRİ

Kategori: Siir

        35 YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

 

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar
Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

 

Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misâli o musalla taşında.

                          CAHİT SITKI TARANCI

« Önceki :: Sonraki »