Yeni Güne Türkü

• 4/4/2008 - Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a: 2005 Yılı

Kategori: Inceleme

Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a: 2005 Yılı

İsmail Ertürk


Cervantes’in Don Kişot’u yayımlaması dördüncü yüzyılının, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılması sürecinin başlangıç yılına ve yaşamını kültür üzerine düşünerek ve yazarak geçirmiş Nermi Uygur’un ölüm yılı 2005’e rastlamasını gözardı ederek yazamazdım bu yazıyı. Don Kişot’tan, yazın türlerinin tanımı ve kültür ölçütleri oluşturma konularında, 2005 yılındaki Türkiye için, Nermi Uygur bağlamında, kısa bir mesel çıkarmayı deneyeceğim. Üzerine binlerce uzmanın yazı yazdığı bir Don Kişot gibi bir başyapıt hakkında yazmayı kişi kolay ya da zor bir işe dönüştürebilir: ama, yapar, eninde sonunda. Don Kişot gibi edebiyat dışına taşıp bir uygarlığın, Avrupa uygarlığının kültürünü belirlediği savlanan bir yapıtla sahici bir ilişki kurmak için ise ortam ve zamanı da işin içine katmak gerekirmiş gibi geliyor bana. Türkiye açısından, Don Kişot aracılığıyla Avrupa kültürüyle olan yakınlığı düşünmek için iyi bir yıl 2005 yılı. Don Kişot, Avrupalının, Avrupa kültürünü tanımlamada kullandığı bir kültür simgesi. O yüzden Don Kişot’u anma biçimimiz, Avrupa kültürü ile olan ilişkimizin sahiciliğini gösterme gizilgücü taşıyor. Nermi Uygur’un adını anmış olmama karşın, Avrupa kültürünün yalnızca olumlu yanları değil aklımda olan. Oğuz Demiralp’in, kitap-lık’ın Nisan 2005 sayısındaki, Nermi Uygur’u, ölümü nedeniyle anan yazısındaki saptamaların çok yönlü ışığını unutmadan, Nermi Uygur’un, dünya görüşünü, Avrupa kültürünün olumlu yanlarını vurgulayarak kurduğunu söylemeliyiz. Karanlığa değil aydınlığa ve saydamlığa uçan bir pervane Nermi Uygur. Don Kişot da, birbirine taban tabana karşıt yorumların kaynağı olacak denli bilinçli olarak anlam saydamlığından yoksun bir roman olmasına karşın –zaten bu yüzden çağcıl romanın ilk örneği olarak kabul edilmiyor mu?– son kertede Avrupa kültürünün çökmesi değil sürmesinin simgesi. Avrupa, kültürünün ve yazın geleneğinin geleceği için hem karanlığı hem de aydınlığı içeren Don Kişot’a yaslanıyor, o yüzden bu kitabın yayımlanmasının dördüncü yüzyılını kutluyor. İspanyolca yazılmış, İspanya’da yayımlanmış bu kitap, ününü, onu dillerine çeviren İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlara ve en çok da Don Kişot’u ilk kez, güldüren değil ağlatan bir karakter olarak gören Almanlara borçlu. Cervantes’in Güney Amerika’da doğmuş torunlarından Carlos Fuentes, Cervantes’in Avrupalı yanını çok iyi ortaya çıkarır “Shakespeare ve Cervantes, aynı yazarın kullandığı iki isimdi belki” diyerek.
Bir alana sığmayan sanatçıya, alışılmış türlere girmeyen yapıta sıradışı bir eleştirel yaklaşım geliştirmek sahici bir Avrupa kültürüne sahip olmayı gerektiriyor. Don Kişot’un öneminde düşünce birliği olmasına karşın, Don Kişot’un anlamında düşünce birliği yok Avrupa kültüründe. Açık yapıta, geleneği dönüştüren yeni türlere ve böylesi rizikolara giren bireylere kucak açmaktan kaçınmıyor Avrupa kültürü. Avrupa’nın Ortaçağdan Çağcıllığa geçişinin başta gelen örneklerinden sayılan, Avrupa edebiyat tarihinde tekboyutlu destandan çokkatmanlı romana atlama noktası olarak görülen Don Kişot, çok bakış açılı olmayı yücelttiği için Avrupa kültürünün simgesi olarak görülüyor. Örneğin, Çek yazar Milan Kundera, felsefeci Husserl ve Heidegger’in Avrupa’daki, Galileo ve Descartes ile başlayan bilim ve felsefe geleneğinin insan varoluşunu unuttuğu yollu savlarına Cervantes’le karşı çıkar. Kundera’ya göre, Cervantes, çağcıl roman türünün yaratıcısı olarak, Çağcıl dönemde, Avrupa kültüründe bilim ve felsefenin yapamadığını başararak insan varoluşunu sorunsallaştırma geleneğini başlatmıştır. Avrupa kültüründe hem yazın alanında hem de insan ve bireyin anlaşılmasında belirleyici bir ölçüt Cervantes’in kitabı Don Kişot. İnancın boyunduruğundaki, yetkeye boyun eğen insan; yerini, dünyayı birden fazla bakış açısından görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen insana bırakmıştır artık. Kundera gibi Meksikalı yazar Carlos Fuentes de Don Kişot’un yayımlandığı yıl 1605’in, İstanbul’un (Avrupa açısından) Türklere düştüğü 1453, Amerika kıtasının (Avrupa açısından) keşfedildiği 1492 ve Kopernik’in Gezegenlerin Dönmesi kitabının yayımlandığı 1543 yıllarından daha önemli olduğunu savlar. Dünyadaki çeşitliliği ve sürekli dönüşümü anlamsızlıkla değil insan usunun anlamlandırma yetisiyle kavramayı önerir Don Kişot. Foucault’nun Şeyler ve Sözcükler kitabında dile getirdiğı gibi, Don Kişot, çağcıl kırılmanın simgesidir: Avrupa Ortaçağdan Çağcıl döneme geçmiş, sözcükler ile onların adlandırdığı şeyler arasındaki bağ kopmuştur artık. Roman, edebiyat, kurmaca; kendi gerçekliğini, dış dünyanın gerçekliğinden bağımsız gerçekliğini kazanmıştır. Roman, romanın kendisini konusu yapmış; yazar ile okuyucu arasındaki bağ, yazar ile kitap arasındaki ilişki görünür kılınmıştır. Birey, yazan birey, hem kitabı hem de okuyucusu karşısında kendi bağımsızlığını duyurmuştur. Cervantes’in bu nitelikleri yalnızca seçkinler tarafından değil, halk tarafından da onaylanmıştır ve onaylanmaya devam etmektedir. Buna en son örnek Venezüella’daki kutlamalar. Venezüella’nın Latin Amerika’daki halkçı Peronist gelenekten gelme devlet başkanı Hugo Chavez, kendi siyasi yaşamında giriştiği savaşlardan yola çıkarak olsa gerek, ülkesi vatandaşlarına, haksızlıklara karşı savaşmalarına örnek olsun diye bir milyon Don Kişot kitabı dağıttı. Haberi okuyucularına duyuran İngiltere’deki seçkinlere seslenen The Guardian gazetesinin yazarı Stuart Jeffries ise Don Kişot’tan çıkarılacak meselin Chavez’in düşündüğü denli olumlu bir içerik taşımadığını vurguladı ve Amerikalı yazın eleştirmeni Harold Bloom’un geçen yıl yayımlanan bir Don Kişot çevirisine yazdığı önsözde, şövalyenin gerçekte, mutlak tutsaklık, haksızlık olan ölüme karşı savaştığını yazdığını anımsattı. Gazeteci Jeffries, görüşünü desteklemeyi Vladimir Nabokov’dan yaptığı alıntıyla sürdürüyordu: Nabokov’a göre, Don Kişot, yazın tarihindeki kıyıcılık dolu kitapların başını çekiyor neredeyse. Yazar Cervantes, sadist bir diktatör gibi Don Kişot’a akla gelmedik tinsel ve tensel işkenceler düşünen biridir. Dostoyevski de Don Kişot’u en acıklı kitap diye niteler, aptal prens Mişkin’i Don Kişot’tan esinlenerek yaratır. Fuentes’e göre, Cervantes’in bakış açısı; yaşadığı dönemde, tarihin o anında Avrupa’nın yaşadığı inanç çalkantılarından soyutlanamaz ve Rotterdamlı Erasmus’un yapıtlarından kaynaklanmaktadır. Gerçeğin, bakış açısına göre değişebilirliği ve aptal denilenin bakış açısındaki gerçek, Cervantes’in Erasmus’dan esinlendiği ve kitabı Don Kişot’a yedirdiği yaklaşımlardır. Kısacası Don Kişot açık bir yapıt; tek bir anlama kilitlenmeyen, yazarı Cervantes’in bilinçli olarak, okuyucu ile yazar arasında edebiyat oyunları tasarladığı, kimi çağın gülünç kimi çağın ise acıklı bulduğu, yazarların ve eleştirmenlerin yorumlama güdülerini bilemeyi beceren, hem eğlendiren hem de düşüntürten, Borges’in roman tanımını yaparken ölçüt olarak kullandığı, Lionel Trilling’in “Her düzyazı kurmaca Don Kişot izleğinin bir başka biçimidir” diye yücelttiği “ilk çağcıl roman”.
Hakkını vererek nasıl kutlayabiliriz bu önemli yapıtı kendi dilimizde ve kültürümüzde? Ne dersler alabiliriz? İşte, bu noktada Nermi Uygur’a sıçrıyorum. Avrupa kültürünü, anadillerini bilen bir aydın olarak derinlemesine incelemiş Nermi Uygur İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası adlı kitabında, Almanya’da öğrenciyken, karnavala, hocası Don Kişot kendisi Sanço Panza kılığında gittiklerini yazar. Bu anın da gösterdiği gibi, Nermi Uygur, uğraşı felsefe olmasına karşın edebiyatın içinde soluk alıp veren bir düşünür ve yazar. Kendini bir kültür denemecisi olarak tanıtmayı yeğleyen bir felsefeci. Her kitabı, bir edebiyat yapıtı gibi özyaşamsal göndermelerle doludur. Kendisinden başlayarak, kendisini odakta tutarak, kitaplarında kendisini ana karakter yaparak yazar: “ben”iyle bir sorunu olduğundan değil, tam bir Avrupalı kültür bireyi olduğundan. Başka kitaplara göndermelerde bulunduğu gibi yazdığı kitaba da göndermelerde bulunur. Çapraz ve öz-göndermeli kitaplar yazar. Türü nedir o zaman bu kitapların? Üstelik her kitapta mikro bir biçem kaygısı vardır: sözcüklerin kitap sayfalarına dizilişi, sayfaların biçimi, tümcelerin akışı, düşüncelerin birbirine bir tümceden öbürüne, bir sayfadan öbürüne, bir bölümden öbürüne bağlanması, üzerinde düşünülmüş, rastgele olmayan estetik etkiler yaratır. Bir de bütün bu biçemi ballandıran eşsiz Türkçe, has bir dil duyarlığı ve ustalığı. Edebiyat üzerine kılı kırk yararak düşünen Enis Batur’un bile gözlerini kamaştıran ve ona bu bir önemli edebiyat başyapıtıdır dedirten Bunalımdan Yaşama Kültürü adlı türler üstü bir kitabın yazarı. Nermi Uygur’un kendisi, bu kitabın sayfalarında içten bir biçimde sorunsallaştırır kitabının, kitaplarının türünü. Salkımlar kitabında, öykü-deneme diye tanımlar yazdığını. Konusu ne olursa olsun, Çağdaş Ortamda Teknik gibi –teknik felsefesi gibi teknik bir konu üzerine de yazsa– türler üstü yazma türünden vazgeçmez. Fuentes, Don Kişot’un edebiyat tarihindeki yerini destandan romana geçiş, edebiyat yapıtının bir açık yapıt olması özellikleri bağlamında ele alırken Fransız düşünür Gaston Bachelard’dan bir alıntı yapar: Bachelard’a göre bütün büyük yazarlar, edebiyatın yalnızca edebiyatla sınırlı kalmayıp aynı zamanda felsefe, siyaset, bilim ve etik alanlarına da taşması gerektiğinin ayrımında olanlardır. Nermi Uygur ise ters yönden gelen bir yazar. Kültür potası içinde erittiği insan bilimlerinden yola çıkarak edebiyata yaklaşmaktadır. Ancak insan bilimleri ile edebiyat arasındaki ayrımı değil birliği göstererek. Bu birliği, kendine özgü yazı türüyle kanıtlamaya düşerek. O yüzden, bence, karşımızda, yazısının türünün ne olması, nasıl olması gerektiği üzerine derinlemesine düşünmüş ve üstelik bu zor dengeyi kurmayı başarmış bir düşünür-yazar var. Edebiyatın verdiği özgürlüğün ayrımında olarak çetrefil felsefe ve kültür sorunlarıyla boğuşabileceği bir yazı türü geliştirmiştir kendine Nermi Uygur, bence. Betül Çotuksöken, Nermi Uygur üzerine yazdığı kitapta, Nermi Uygur’un bu dil ile kültürün bütünlüğü üzerine olan duyarlığını çok iyi dile getirir. Nermi Uygur örneğinde dikkatle incelememiz gereken, alışılmış türlerin dışında bir yazı ile karşı karşıyayız. Don Kişot’tan alacağımız derslerden biri Nermi Uygur gibi özel durumları, edebiyat adına değerlendirme sorumluluğudur. Bence, Avrupa kültürüyle sahici ilişki böylesi değerlendirmeler yapabilecek eleştirel duyarlıklar sergileyerek ve bu duyarlıkları kurumsallaştırarak kurulabilir. Unutmayalım, böylesi bir gelenek içinde olduğu için Cervantes’in torunu Avrupalılar, Don Kişot’taki bakış açılarının çokluğunu dört yüzyıldır kutluyorlar ve edebiyatı son derece önemli buldukları için İngiliz felsefeci Bertrand Russell’a, dili kullanmaktaki başarısından dolayı en büyük edebiyat ödülü Nobel’i vermeyi düşünebiliyorlar. Don Kişot’u Türkiye’de anarken, kutlarken kendimize şu soruyu da soralım: Avrupalının ölçülerini kullanıyoruz ancak kendimizi bu ölçülerle ölçebiliyor muyuz; kendi ölçütlerimizi geliştirebiliyor ve bunları kurumsallaştırabiliyor muyuz? Nermi Uygur’a, düşünür olarak önemini gözardı etmeden, özel bir edebiyat ödülü verebiliyor muyuz?

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/4/2008 - La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

Kategori: Arastirma

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

Adnan Binyazar



‘Don Quijote’yle1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy Enstitüsü’nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu... bizi mutlu etmeye yetiyordu. Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ idi.
Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı. Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952 yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2 okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki, coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya taşırıyordum.
Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı, belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler, okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara da okudum. Don Quijote’nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ‘asilzade’liğinden soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir yerinde de dendiği gibi, Don Quijote’yi ‘çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor’du.
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote’nin düşünsel evreninde ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante’ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da, Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki, kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ‘Rosinant’ bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı olduğu sanılan ‘Quesada’ diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede Sancho Panza’ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik. Her gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam bir Sancho’ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi, kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de, seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra’lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde ise ben, kendini okumaya kaptırmış ‘divane’ bir Don Quijote’ydim... Eğlentili günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote’yi yanımdan hiç ayırmadım. İspanya’ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim. Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote’den hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli yaşlara gelip toplumları ortak ‘gülüşler’de, coşkularda, acılarda buluşturan kitaplar okudukça, sorun’un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına bırakarak, ‘deneme’nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca varmaya çalışacağım.
Don Quijote’nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır’da bugünkü biçimini aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla İspanya’ya geçen Binbir Gece Masalları’yla akrabalığına bağlanabilir miydi? Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ‘soru’nun, toplumlararası kültürel iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu olur diye, ancak Borges’in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu anlamına gelen ‘Orient’ sözcüğünü ‘or’ (altın) köküne bağlayarak açıklayan Borges, bence ‘doğunun [kültürel] zenginlikleri’ konusuna, ucunu kendi sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları’nı bu bağlamda önemli bulduğu ‘on önemli eser’ arasında sayınca, bu ‘altın çivi’nin de değeri anlaşılıyor.
Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu’ya düzenledikleri Haçlı Seferleri’nin (1095-1291) Avrupa’ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa 196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs’ün alınmasına, Bizans’ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans’ın başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa’lar zaman zaman bunun ateşini yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes Saavedra da Papa V. Pius’un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı Seferleri’nden birine katılmak üzere İtalya’ya kaçmış, 1571’de katıldığı İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların eline düşen, uzun süre Fas’ta, Cezayir’de Mağriplilerle birlikte yaşayan Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719’da Life and Strange Surprising Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Şaşırtıcı Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Jonathan Swift’in Güliver’in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote’ye yakınlık gösterir. Avrupa’da çağdaş romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece Masalları’ndan beslendiği ileri sürülebilir. ‘Robinsonad’ diye adlandırılan serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları Fransızcaya 1704’te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.
Don Quijote’de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır. Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, “Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan ve 16. yy.’da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı bu doğu öyküsünün kahramanıdır.” Don Quijote, “... güzel Şerife, şimdi güzel Dulcinea del Tobosso’dur,”5 diyerek Don Quijote’yle bu anlatılar arasındaki bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ‘Don Quiojete’nin anlatıcısı’ olarak sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote’nin kaynaklarını Doğu öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor. Salamanca’da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho’ya, Don Quijote’nin başından geçenlerin, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote’nin, bunun ancak ‘bilge bir büyücü’ tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, “Bilge ve büyücüyse, hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur?”6 der. Don Quijote, Sancho’dan onu Sansón’la buluşturmasını ister. Sansón’un, ona, “Yüce kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın; Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.” demesi üzerine, Don Quijote, “Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu, doğru mu?” diye sorar; Sansón da, “O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve Valencia’ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers’te bile basıldığı söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil olmamalı.” diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid Hâmid Badincani’yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: “Seyyid7 adına bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler’in hepsi düzenbaz, sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi kendilerinden.” (s. 466).
Don Quijote’de birer bölüm oluşturan “Münasebetsiz Meraklının hikâyesi” (I, 33-35; s. 280-318), “Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır” (I, 39-41; s. 338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece Masalları’na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, “Esirin öyküsü”nde İspanyol’la Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip bilmediği kesin olmasa da, Cervantes’in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat’ın, öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: “Emin olun yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini, değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf, dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.” (s. 367).
Bu sözlerde, Şehrazat’ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca, büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote’nin dünyasına girebilmesi, onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal, “En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır” sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o, yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz. Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes’in Don Quijote’nin önsözünde,9 “Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?” diye sorması, ondan dört yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal’i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Cervantes, soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan, yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular; Aristoteles’ten, Platon’dan, bütün filozoflar gürûhundan,” deyip çağının yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra, yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ‘zambağın da çayır otundan tez çürüdüğünü’ söyleyeceğini nerden bilecekti?..
Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla, bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına, ‘halk denilen eski kanun koyucu’nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ‘çok esprili ve bilgili dostu’, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal sınırlarını şöyle çizecektir: “Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey başarmış olmazsınız.”10 der.
Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote’nin karşısına Sancho Panza’yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan ‘halk’ı simgeleyen Sancho’yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote’nin de, Sancho’nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez. Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır. Cervantes, Don Quijote’yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. “Yeldeğirmenleri”ni dev gibi görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote’nin, “... büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını elimden almak için,” diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme. Koyun sürüsünü düşman orduları sanan Don Quijote, “Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?” diye onu uyaran Sancho’ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: “Düşmanım olan o kurnaz büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar olacaklar...” (s. 151).
Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote’den dört yüz yıl sonra, en üst düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ‘ünlü falcılar’ı sokarken, Cervantes’in o yüce ‘kanun koyucu’nun ruhundan yarattığı insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho’nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen koruyucu bir kabadayı...

I. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ‘Don Kişot’ deniyordu. Reşat Nuri Güntekin’in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu’nun tama yakın çevirisi de bu adla yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot’u İspanyolca yazımıyla (‘Don Quijote [okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran’dır.
II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır.
III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus...
V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul - Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
VI. 6 Badincan İspanyolcada ‘patlıcan’ anlamına gelir. Sancho burada ‘patlıcan’ diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima ediyor (s.465). Hemen ardından, Don Quijote de, “Bu bir Mağripli ismi,” diye bunu doğruluyor.
VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466).
VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma’ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik olan Cervantes’in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya’yı öyle gösterdiği düşünülebilir.
IX. 9 La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38.
10 Agy., s. 41.

 

Don Quijote’nin Evrenselliği

Germán Gullón


Herhangi bir görsel imgesi günümüze gelememiş bir adamın, Miguel de Cervantes’in edebî değerine ve sık sık benzetildiği Mahzun Yüzlü Şövalyesine ilişkin sayısız eleştirel yaklaşım mevcuttur. Bu dâhinin ürünü, insani bir ikilemin ortaya çıktığı her durumda başucu kitabıdır.
Don Quijote tarihsel gelişim içinde var olan, kendisini aşan kaderin esiri olarak yaşamak yerine kendi gerçeğini yaratma gereği duymuş çağdaş insanı temsil eder; güçlü bir estetik bilinç, bu çabaya tanıklık eder. Bu gerçeğin kabul edilmesi uzun zaman aldı, çünkü Cervantes uzmanları biyografisinin ayrıntılarını, eserinin satır aralarını inceliyor, dar bir bakışla kadın konusuna eğiliyor ve büyük bir yazarın dalgınlıklarını edebî hata olarak niteliyorlardı. XVII. yüzyılın akılcı ve barok akımlarının Cervantes’in eserinde birbirini tamamladığını daha sonra öğrendik; akılcılık, gerçeğe ilişkin çok sayıdaki insani bakış açısını ortaya koyuyor, barok yaklaşım ise rüyaların, duyu yanılgılarının ve çılgınlıkların dünyayı ele geçirilemeyen bir ortama, belki üstün bir varlığın düşüne (Pedro Calderón de la Barca) dönüştüren imgelemin derinliklerine dalıyordu.
XVII. yüzyılda İspanyolca evrensel bir dil olduğundan eserin ilk cildi (1605) büyük rağbet gördü ve Thomas Shelton tarafından İngilizceye (1612), César Oudin tarafından da Fransızcaya (1614) çevrildi. O sıralar gerçeğe aykırı maceraların anlatıldığı bir kitap olarak görülüyordu. Boccacio’nun Decameron’uyla ünlenen anlatı türünü güldürü tarzında sürdüren şövalye öyküleri. Görkemli ikinci cildin yayımlanmasından (1615) sonra bile, yorumcular aklı, imgelemi, rüyaları, mantıksızlıkları ve kitapları aracılığıyla yaşadığı dünyaya bir anlam vermeye çalışan insanın temsiline imkân sağlayan anlatı yapısının doğuşunu fark edemediler. Bu yapı, romantizm döneminde modern roman olarak adlandırılacaktı.
Don Quijote’nin, XVII. yüzyılda yaygın olan bir alışkanlıkla yüksek sesle okunması, güldürü ağırlıklı yorumu pekiştiriyordu; sıska şövalyeyle şişko silahtarın maceralarıyla, başlarına gelen felaketlerle neşelenen dinleyiciler dinlemeye doyamıyorlardı. Tekrardan, tıpkı duaları dinledikleri gibi düşünmeden dinlemekten hoşlanıyorlardı. Bununla birlikte yazar aynı zamanda yenilikçi bir okuma biçimi öneriyor, anlatılan yenilikleri, insanın içinde yarattıkları etkiyi keşfetmekten hoşlanan sessiz ve meraklı bir okur gerektiriyordu.
Don Quijote’nin, Quijotizmin özünü keşfetmemiz için XVIII. yüzyılın da geçmesi gerekti; hem akılcı, hem de neoklasik akımlar eseri fazlasıyla katı bir anlayışla inceliyordu, bununla birlikte eser, güldürücü niteliğinin ötesinde yorumlanmaya başladı. Yine de, kitabın özüne ilk isabetli yaklaşım, onu kendi mahremiyetini keşfederek yaşayan bir varlık olarak algılayan, XIX. yüzyıl romantiklerinden büyük Alman eleştirmen ve şair Heinrich Heine’den geldi. Bir başka Alman romantiği, Friedrich von Schlegel ise Cervantes’in bilinçli sanatçı ve özgün yaratıcı yönünü keşfederek onu Shakespeare ve Goethe’yle kıyasladı.
XIX. yüzyıl boyunca Cervantes’in sayısız hayranı ve izleyicisi oldu: Ruslardan romanı Hamlet’le kıyaslayan İvan Turgenyev; romanın başkişisini, içindeki kahramanla bir arada yaşayan sıradan adam olarak açımlayan İtalyan Piero Manzoni ve Fransızlardan Balzac’la Stendhal daha okumayı öğrenmeden kitabı ezbere bildiğini belirten Fransız Gustave Flaubert. Flaubert’in Mademe Bovary’sinde hem kahraman, hem de kitabın üslubu Cervantes’e çok şey borçludur. Devrini doldurmuş kitapların, bu kez şövalye romanlarının değil, romantiklerin yerini yeni bir türle doldurarak kahramanlarını güncelleştirmeyi, karmaşık anlatı yapıları kurmayı Cervantes’ten öğrenmiştir. Hatta XX. yüzyılda Luigi Pirandello bile, yazarını arayan kişilerini Cervantesçi anlayışla, Pedro Ustanın kukla oyununu örnek alarak oluşturdu. Düşünür Friedrich Nietzsche ve Thomas Mann, Cervantes’in etkisinin ağırlıklı olarak hissedildiği diğer XX. yüzyıl yazarlarıdır.
İspanyol yazarlarından Leopoldo Alas Clarín ve Benito Pérez Galdós, hem kitabın ruhu hem de sanatsal üslubu bakımından Cervantes’ten büyük ölçüde etkilenmiştir. Kahramanı pekâlâ “mahzun yüzlü kadın” olarak adlandırılabilecek Tristana (1892), Cervantes roman geleneğine sıkı sıkıya bağlı, döneminde kadınların kaderini ele alan bir eserdir. Marcelino Menéndez Pelaya Cervantes’in büyüklüğünü kavrayamamış, veriler ormanında kaybolmuştur. Juan Valera da öyle. İkisi de Cervantes’i cahil bir dâhi olarak görmüştür.
XX. yüzyılda, 1898 yenilgisinin ardından yazarlar Don Quijote’ye dönüş yaptılar, ancak bu kez amaç, görkemli bir İspanya’nın köklerini aramaktı. Bu yazarlardan birkaçını sayacak olursak: Miguel de Unamuno (Don Quijote’yle Sancho’nun Hayatı), Azorín (Don Quijote’nin Yolu), José Ortega y Gasset (Don Quijote Üzerine Düşünceler), La Mancha’lı şövalyenin yaratıcılığının takdir edilmesini sağlayacak unsurları ortaya çıkardılar; eserlerinde bu yaratıcılığı yücelten Américo Castro (Cervantes’in Düşüncesi) Miguel de Cervantes’in yeni bir Hıristiyan olduğu yollu çok tartışılan düşüncesine, daha sonraki Cervantes yorumlarına yol gösteren bir düşünceyi ekledi: Don Quijote’nin deli olmadığını, komedi yerine gülme ve alaydan söz edilmesi gerektiğini, özellikle de romanda kendi kendini yetiştiren, hayatının gidişatını değiştirebilen bir insanın anlatıldığını ileri sürdü.
Jorge Luis Borges, Miguel de Cervantes’in anısına yazdığı ölümsüz, muhteşem öyküsü “Pierre Menárd, Don Quijote’nin Yazarı”nda bir bilgine Cervantes’in büyük eserini kelime kelime baştan yazdırdı. Bu ütopik temrinle okuru, Cervantes’in kelimelerinde saklı imgesini tasarlamaya teşvik etti.

İspanyolcadan çeviren: Roza Hakmen


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Kültür, Sanat, Edebiyat, Briç ve Matematik Oyunları

Son yazılar

Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a: 2005 Yılı
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”
“İyi romancı ahlâk dışı biridir”
Leyla’nın Rengi
Çisenti
İLHAN SELÇUK YAZILARI
Eğitimci-Yazar Hasan Kıyafet, ‘Devrim Hamalı’ dediği arkadaşı Yılmaz Elmas’ı anlattı
Solun Siyaset Okulu: Yön Hareketi
bir karşılaştırmalı edebiyat uygulaması
İdeal kilonuzu BKİ ile hesaplayın
EBRU DESTAN İKİNCİ ALBÜMÜYLE BİRLİKTE POLEMİKLERE DAMGASINI VURDU
Adam yiyen kadın
1961 Anayasası 'Bu elbise bize bol geliyor' diye değiştirildi
M.Ö. 300’den bu yana ataerkil
Taşköprü Festivale Hazır
Seçim Öncesi Sürpriz Anket
Partiler Kadın Konusunda Sınıfta Kaldı
Memet Fuat Deneme Ödülü
Kırk Beşinci Yaşın Soruları: SEYHAN ERÖZÇELİK
2 Şubat "Radikal Kitap"ı Yine Dolu Dolu
Türk Filmlerinin Gişe Yarışı
Kitap-lık 102'den YKY Şiir Yıllığı 2006…
SEÇMEN KÜTÜĞÜNÜN GÜNCELLEŞTİRİLMESİ
Stratejik Ortaklık?
Behzat Ay Yazın Ödülü

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Gazeteler
Hangi Sinemada Hangi Film
Günlük Gazetelerin ilk Sayfaları
Güncel Türkçe Sözlük'te Söz Arama
İngilizce-Türkçe Sözlükte Arama
Google'de Ara
T.C Kimlik Sorgulama
Vergi Kimlik Numarası Sorgulama
Seçim Kütükleri İçin Seçmen Sorgulama
T.C Emekli Sandığı
Türk Dili Dergisi
YazınSanatı
Zeynep Oral- Esintiler
Orhan Kemal Sitesi
Bia.Net
Sinema / Nerde Ne Var?
Milliyet- Kitap
Radikal- Kitap
Cumhuriyet- Kitap
Kitap-lık Dergisi
Yeni Asır Gazetesi
Çağdaş Türk Dili
Atatürkçü Düşünce Derneği
Dost Linkler
İlhan SELÇUK- "Pencere"den

Kategoriler

  • Arastirma
  • Bric
  • Duyuru
  • Egitim
  • Haber
  • Inceleme
  • Masal
  • Matematik Oyunlari
  • Odul
  • Oyku
  • Siir
  • Soylesi
  • Yorum
  • Arkadaşlar

    AlsahIndex
    AlsahBloglariIndeksi
    BenimEserlerim
    ayseliden
    Aykiz
    astroakademi
    Arzumca
    ahmetyazar
    alevilik
    alevidostlar
    AR
    ankaralieczanesi
    alperence
    aakif
    siiryarismasi
    akiks
    aysude
    aylinkircali
    fatoscb
    edakeskin
    gazikemal
    alisahin
    sudenaz
    muzaffererdem
    senpazarli
    aysunsay
    berrinsulari
    gorseldil
    Guldeste
    yedincisanat
    siirlersairler
    acelyaxxx
    ahmetturanaltunsu
    alisahin37
    ANDAY
    begonya35
    benhaladeliyim
    bereket
    berfinhazal
    canandansiirler
    ceylanceren
    cocukca
    derlemeler
    dertligarip
    dilsizmutercim
    ehicran
    emeginsanati
    emekliogretmenler
    esevcanca
    eyferu
    eyust
    ferideozmat
    geda
    hamitakcay
    HandanGokcek2
    Hasan37
    hazanmevsimi
    huznunyuzueylul
    Gagu
    ideadersler
    ile
    ilhanM
    inky
    iremnur
    kastamonuluyuz
    kastamonum
    kastamonunet
    kaylule
    korgul07
    kunar
    lalecik
    lepidoptera
    Mansur
    maviadam
    mayinhatti
    miranda
    misket
    muratkulcuoglu
    mutahharaksari
    nehir35
    NEVAAY
    nimo
    nsahin
    ogretbensen
    oya
    oyhanhasan
    oykuleroykuculer
    ozcanozturk
    passions00
    poem
    POLYANNA
    rumpeltsiskin
    sabahYILDIZI
    sahinsah
    senpazarinsesi
    sevdasiirleri
    sophia
    spil
    suzu
    TheLostHighway
    tulaybilgin
    vedat1987
    yagmurtuana
    yesilim
    yildizagaci
    yildizca
    yildizim
    yildizlarvegece
    yust
    yust1
    yusufsolmaz
    yeniedebiyat
    UmitZeynep
    SariYazma
    SUDE
    sudem
    aylinayla
    Adaa54
    emelsen
    turkeyLOVE
    saraykoy
    sanategitimi
    ebrucuk
    kahta
    bicem
    bbblogum
    asu
    aynurarslan
    kutuphanemiz
    benyaziyorum
    umutkuslari
    ayassun
    incesan
    kutupyildizim
    sudemle
    yuceltanay53
    hukuksal
    omrumsana
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    alsah
    atamla
    ayisigi
    cideli
    gulcanca
    romanyazilari
    sevilla
    sudemle1
    sudemle2
    sudemle3
    yorumsizin
    annemmutfaktatv
    reklamgen
    ajitasyonbaharlar
    SerkanEngin
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:23
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa