Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

30/10/2008 · Kategori: Arastirma

Yaşar Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar

Pertev Naili Boratav

Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu, romanlarının sanırım bir tanesi Deniz Küstü dışında hepsi, Anadolu’nun göçebe, yarı göçebe ya da yerleşmiş köylü insanlarının yaşamlarını anlatır. Olaylar Çukurova’da, Toroslar’da geçer; Güneydoğu Anadolu sahnesinin değiştiği pek seyrek: Ağrı Dağı Efsanesi’nde Doğu, Çakırcalı’da Batı Anadolu.

Roman diyorum, ama Yaşar Kemal’in yazdıkları, beylik anlamı ile Roman’ın çerçevesi içine sığmayan şeyler; kimi kitaplarının başlıkları bile bunu haber veriyor: Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Köroğlu, Çakırcalı, Anadolu’nun efsane ve destan kahramanları olmuş kişileri; İnce Memed’in adını Yaşar Kemal, sanırım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ruhi Su’nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği,

“İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana?” diye başlayan ve
“Yüce dağ başında bir ulu kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur”
dizeleriyle tamamlanan ünlü “Dinar” türküsünden esinlenmiştir; konusunu işlerken de hikâyeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Toroslar’ın bir “eşkıya destanı”nın enginliğini vermiştir.

Yaşar Kemal (o zamanki adıyla Kemal Sadık Göğceli) ile tanışmamız, yanılmıyorsam, 1940 yıllarına çıkar. Adana’ya bir konferans vermeye gittiğimde ona rastlamıştım. O sıralarda okulu bırakmış, Çukurova’nın çeşitli yerlerinde ufak tefek işlerle (köy kâtipliği, arzuhalcilik... gibi) geçimini sağlıyor, bir yandan da Anadolu köylüsünün türlü sorunları ile haşır neşir olmuş duygularını, şiir diline dökmeyi deniyordu. Göğceli, köyden gelme delikanlı, hamuru köy geleneklerinin mayası ile yoğrulmuş... O yıllar Halkevleri, gençleri Anadolu gerçeğini öğrenmeye heveslendiriyor... Kemal Göğceli de, bu hevesin içinde, Çukurova ağıtlarını derliyor ve 1943’te Adana Halkevi’nin yayınları arasında bastırıyor... Daha sonra, 1945 sonunda –ya da 1948 başında– Ankara’ya uğradı. O sırada Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği adlı kitabım basılmakta. Bu konuda onunla uzun konuşuyoruz; onun Çukurova Hikayecilerinden sekiz tane türkülü büyük hikâye metni derlediğini, on iki tanesini de derlemeye hazırlandığını öğrenip seviniyorum1.

Göğceli bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’a geçti. Orada ilkin Elektrik –ya da Havagazı– Şirketi’nde bir işe girdi; sonra gazeteciliğe atladı; röportajlarını ve ilk hikâyelerini yayınlamaya başladı ve böylece Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal oldu.

Şair ve halkbilimi araştırmaları heveslisi Göğceli, gazeteci, hikâyeci, romancı Yaşar Kemal olduktan sonra da Anadolu köylü ve göçebe halkının yaşam düzeni ve sanat gelenekleri üzerine bilgilerini geliştirmekten geri kalmıyor. Bu konularda ilk birikimleri ta çocukluğuna ve ilk gençliğine çıkan yazar, bir yandan gazeteciliğin verdiği fırsatlarla Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşarak yeni gözlemler ediniyor, öte yandan başkalarının araştırma ve yayınlarından yararlanarak bilgi dağarcığını durmadan zenginleştiriyor.

“Yaşar Kemal’in Yörük kilimi” demekle onun romanları ile Yörük kilimleri arasında bir benzetme kuruyorum. Bu arada şuna da parmak basayım: Yaşar Kemal “Yörük” deyimini çok geniş anlamı ile kullanır: Onun “Yörük”ü göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe– Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile “kara-çadırlı Yörük”ün katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın. Yaşar Kemal’in yayınlarından kaynaklanmaya kalkışacak olan etnologları, onun romanlarının verdiği bilgiler er geç şaşırtacaktır.

Yörük kilimine dönelim: Yörük kadınları, kızları kilimlerinde analarından ninelerinden görüp öğrendikleri nakışları tekrarlar dururlar sanırız. Gerçekte, çevresinden ve kendi içgüdüsünden, dileklerinden, özlemlerinden esinlenmelerle eskilerine kattığı, ya da eskilerinin yerine koyduğu yeni nakışlarla, yepyeni renk ve nakış bileşimleriyle yeniden yaratması vardır her dokuyucunun. Bunu her göz kolay seçemez. Bir yerin kilimini başka bir yerinkinden ayırt ettiren motifler olduğu gibi bir dokuyucununkini –anlayan göze– ötekininkinden ayırt ettirenler de vardır kilimlerde. Bu katkılardan kimisi yeni yaratmayı yozlaştırır; kimisi ise güzelleştirir, yüceltir. Ve bu böyle sürer gider. Hikayeler, masallar, türküler de böyle oluşur...

Yaşar Kemal, Anadolu âşık-hikâyecilerinin geleneğine göbek bağıyla bağlı kalmış yazar. Onu ta çocukluğundan başlayarak Anadolu sözlü geleneğinin destansı türleri büyülemiş. Bu yolda çıraklık dönemini Çukurova’nın Türk âşıklarını ve Kürt “dengbej”lerini dinlemekle geçirmiş Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal olma kararına varınca da, Batı romancıları arasında Faulkner, Şolohov gibi, romana destanlık boyutlar verenlerden seçiyor ustalarını2. Kalfalık sınavını Anadolu aşıklarının anlatı geleneğini sürdüren yapıtlarla veriyor. Ama onun anlatmaları sıradan aşkların bir tekrarı değildir: O, âşıkların dağarcıklarını yeni konularla zenginleştirecek, eski konularda, olduğu gibi bıraktığı eski nakışlara (“motif”lere) kendi yaratması yeni nakışlar, yeni renk ve biçim bileşimleri katacaktır.

Yaşar Kemal’in gelenekten aldığı ile ona kattığı nelerdir? Aşağıda bunlardan birkaç örnek üzerinde duracağız. Ancak burada bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Yaşar Kemal’in “gelenekten aldığı şeyler” sözünün anlamı açık ama, onun “geleneğe katkısı olabilir mi?” sorusu akla gelir.

Âşıkların hikâye geleneği üzerinde durmuş olanlar bilirler ki halk sanatçıları ile aydın sanatçıların yaratmalarında bu iki yönde alışveriş olağandır. Rahmetli Âşık Müdami’nin anlattığı hikâyelerden birinin bir epizodu Tabari Tarihi’nin Türkçe çevirisinden alınmadır. Yine o âşık 1940-1941’lerde benim kendisine verip okuttuğum ve Ülkü dergisinde yayımlanmış eski bir “Ali-Şir ile Sultan Baykara” menkabesi metnini, kendi hikâyeci geleneğinin kurallarına uygun bir halk hikâyesi biçimine sokmuştu3. Konuyu sevdikten, beğendikten ve geleneğe aykırı düşmeyeceğini aklı kestikten sonra Âşıkhikâyeci, kaynağı ne olursa olsun onu alıp kendine mal etmekte hiçbir sakınca duymaz. Yaşar Kemal’in, Paris’ten son bir geçişinde bana anlattığına göre, Çukurova’da bir hikâyeci, İnce Memed’i kendi geleneğine uygun biçimde anlattığını söylemiş ona. Bu haber, hikâyecinin romancımıza “hulûs çakmak” için uydurduğu sevimli bir yalan da olabilir, gerçek de olabileceği gibi. Çukurova’da bu yönden bir araştırma yapmaya değer herhalde... Gerçek olan bir şey varsa Yaşar Kemal’in romanlarında anlattıklarını âşık-hikâyecilerin hiç de yadırgamayacaklarıdır. Çünkü Yaşar Kemal anlatıları ile âşık-hikâyecilerden farklı saymıyor kendini. Cengiz Tuncer’le “Köroğlu” üzerine yaptığı bir konuşmasında şu sözler bunu çok güzel kanıtlar: “Bu iş için büyülü bir dil gerek; yazarın dili hikâyenin gücünü, Köroğlu’nun gücünü aşmalı (...) Bunu başarmaya çalıştım. Başardım demek benim için değil zaten. (...) Üç sene, beş sene demek yanlış olur. Çocukluğumda Köroğlu hikâyesini dinlerdim de, bir de ben anlatsam, derdim; bir de ben anlatsam da cihan-âlem dinlese, derdim. (...) Bir yazarın bütün hayatını alır bu iş...”4

Aşık-hikâyecilerle onun ortak bir özelliği de, geleneğin hikâyecileri gibi anlattığı şeylere “inanma”sıdır. Azra Erhat’la konuşmasında5 ünlü Kürt “dengbej”i Abdalı Zyneki üzerine bir efsaneyi anlatıyor: Bu iki gözü kör destancı yolda bir yaralı turna bulmuş. Yüce bir dağın başına çıkmış ve günlerce gecelerce Allaha yalvarmış, “turnayı sağalt benim de gözlerimi aç” diye. Birden bir ışık patlamış. Gözünün önünde ve patlayan ışıkta turnayı görmüş. Turnaya elini uzatmış, turna uçmuş gitmiş... Azra Erhat’ın: “Abdalı Zeyneki’nin gözü açılmış mı?” sorusuna Yaşar Kemal: “Açılmış tabii ve gerçekten de açılmış. Altmış yaşından sonra açıldığı söyleniyor ve gören var” diyor. Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine.

Yaşar Kemal’in halk gelenekleriyle alışverişi üzerine daha somut örneklerle incelememizi sürdürelim.

Göçebelerin yerleşik köylü düzenine geçişlerindeki sarsıntılar, perişanlıklar, yerleştikten sonra da uğradıkları düş kırıklıkları, eski yaşamlarının özlemi Yaşar Kemal’in birçok romanlarında bir “leit-motiv” olarak belirir. Çukurova “İskân Türkmenleri”nin eski günlerini anan şu “Gündeşlioğlu türküsü” de aynı acıları dile getiriyordu:

Hani benim ak ekmeğim yiyenler
Kılıcım kuşanıp ata binenler?
“Gündeşlioğlu geç üst yana diyenler”
Şimdi benim yerim eşik olmuştur.
Evvel ben de yaylalara giderdim.
Koyunumu kırkıp keçe ederdim.
Üç beş güzel ile halay sekerdim.
Şimdi Gündeşlioğlu uşak olmuştur.
Bölük bölük davarlarım katardım.
Yârenime, yoldaşıma satardım.
Üstü karakuşlu çadır tutardım.
Şimdi gölgeliğim kaşak6 olmuştur.
Sürümün indiği çaylar kururdu.
Dostum güler, düşmanlarım erirdi
Üç beş katar mayalarım yürürdü.
Şimdi baş gölüğüm7 eşek olmuştur.

Binboğalar Efsanesi’nde göçebe düzeninin sona erişi bir simge ile anlatılmış; konacak yayla bulamayan Yörükler çaresizlik içinde çırpınırken, obadan bir çocuğun da uçup gitmiş doğanını ele geçirmek için dağ bayır kovalaması. Şu sıra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kimsecik”in bir yerinde de Yaşar Kemal aynı simgeyi kullanıyor. Sahne, eski yurdunu terk edip, Çukurova’ya göç eden Kürt Beyi ile Çukurovalı Yörük Koca Tanış arasında bir konuşmadır:

Yedi direkli ulu Yörük çadırının içi Cennet bahçesi gibiydi. Sedef kakmalı direkler, baştan sona işlemeli bir duvar gibi bir buçuk arşın boyunda çadırı çevirmiş, eğme8 tabandaki nakışlı keçeler, kilimler, atlas döşekler, yastıklar, çuvallar birdenbire insanı bambaşka güvenlikli, dinginlik dolu bir dünyanın içine itiveriyorlardı (...) Dışarıda her çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş bir acılı kuş vardı: Kimi doğan, kimi karakuş, kimi de şahindi. Koca Tanış: “Bunları hep uçuracağız yakında; uçacak gidecekler kendi dağlarına. (...) Onlar uçuncada bize de son, biz de köylü olacağız. Sizin kuşlar ne oldu?” İsmail Ağa: “Biz onları çoktan uçurmuştuk, Bey,” dedi. “Belki elli yıl oldu”. Tanış: “Bu kuşlar da uçup gidecekler.”9

Yaşar Kemal, hikâyelerinin bir bölüğünde, Yörük düzeninden köylü düzenine geçmeye zorlanmanın ve bu zorlanmaya direnmenin dramına paralel olarak Devlet denetiminin dışına itilmenin dramını işlemiştir. Köroğlu, Çakırcalı, İnce Memed bu dramın kişileri. (Kimi zaman, bu iki türden kişilerin aynı bir anlatı çerçevesinde iç içe yürüyen olaylar dizisinde yer aldıkları da oluyor.) Bunlar, XVI’ncı yüzyılın Celalilerinden tutun da geçen yüzyılın ve daha sonralarının İzmir, Aydın efelerine, asker kaçaklarına, ayınkacılara kadar, çeşit çeşit, boy boy... Alın yazıları, dağ başında dövüşürken öldürülmek, ya da Yörüklerinki gibi, devlet yasalarına boyun eğip “düze inmek”, köylü kaderine razı olmaktır. Yaşar Kemal bu gerçeği Köroğlu’nun babası Koca Yusuf’a şöyle söyletir: “Kır-At yanında oldukça hiçbir şeyden korkma. Ama bir gün baktım Kır-At yok, sen de dağları bırak, var bir köye yerleş, çiftçi ol.” Bu sözler, halk destanında Köroğlu’nun sonunu anlatan bölüme bir anıştırmadır. Bir bölük halk anlatmalarına göre “Ab-ı Hayat”tan içtikleri için Köroğlu da Kır-At da ölmemişlerdir. Kır-At o gün bugün her yıl bir başka fakir sakanın hizmetine girermiş. Üç dört ay kalır, ondan sonra sır olurmuş; ertesi yıl bir başka sakanın eline düşermiş... Köroğlu da birçok anlatmalara göre, Kır-At’ın gitmesiyle “son”un geldiğini anlayınca:

Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu
Eğri Kılıç kında paslanmalıdır

diyecek ve çekip gidecektir... Sonra anlaşılır ki o “Kırklar”a karışmıştır.10

Halk geleneğinde Köroğlu’nun çiftçi olduğu yolunda bir anlatma yok. Yaşar Kemal bir gün Köroğlu destanının devamını yazmaya girişirse sonunu nasıl getirecek hikâyesinin bilemem: Kahramanı, romanın başında babasının söylediği sözlere uyarak köylü olmaya mı razı olacak? Yoksa, geleneğe uyarak “Kırklar”a mı karışacak? Ama, dağlardan düzlere inip destanlık maceralardan vazgeçmek, çiftçi yaşamını seçmek, toprakla haşır neşir olan milyonların içinde eriyip sıradan bir kişi olmak da bir türlü “Kırklara karışmak” değil mi?

“Köroğlu”da Yaşar Kemal, aşağı yukarı, Alexandre Chodzko’nun İngilizce çevirisini 1842’de Londra’da yayımladığı Azerbaycan anlatmasının11 olaylar sırasını izlemiş: 1) Bolu Beyinin seyis başı Koca Yusuf’un ve Kır-At’ın soyları nereden gelir? 2) Koca Yusuf neden Bolu Beyinin zulmüne uğrar da gözleri kör edilir? 3) Ruşet Ali (Köroğlu)nin yiğitliği itten öğrenmesi; 4) Kır-At’ın bakımı ve denenmeleri; 5) Reyhan Arap’la Koca Yusuf’un ve Köroğlu’nun karşılaşmaları; 6) Düşünde görünen bir “Pir”in Koca Yusuf’a, gözlerini sağaltacak ve gençliğini geri verecek “Üç-Köpük”ün yerini haber vermesi, Köroğlu’nun köpükleri içmesi ve Koca Yusuf’un ölümü; 7) Köroğlu’nun Bolu Beyinin kızı Telli-Nigar’ı kaçırması; 8) Köroğlu’nun Çamlıbel’e yerleşmesi ve oranın eski sahibi Köse Kenan’ın “çıraklık” dönemi; Bezgar-Başı ile karşılaşması.

Bu epizotlarda birincisini Yaşar Kemal, halk anlatmalarına bakarak genişletmiş. Geleneklik anlatmalarda hikâye hep Koca Yusuf ile başlar, daha gerilere götürülemez; Yaşar Kemal, Ruşen Ali (Köroğlu)nin dedesinden başlamış; o, atları ile cihana ün salmış bir ülkede oğlu Yusuf ile yaşayan bir kişidir. Bu ülke, bir kuraklık ve kıtlık sonunda boşalır. İhtiyar yılkıcı da son atını azat edip deryaya salar ve ölür. Yusuf, Bolu Beyinin yurduna göç eder ve orada babasının mesleğini sürdürür, Beyin baş seyisi olur. Yaşar Kemal anlatmasında Kır-At’ın soyu da gerilere götürülmüştür: Vaktiyle, Köroğlu’nun dedesinin memleketinde denizin dalgalarına gömülüp giden at, bir gün, Bolu Beylerinin yurduna yakın bir denizden yeryüzüne tekrar çıkacak; Beyin yılkısındaki kısraklara aşıp döl bırakacaktır; Kır-At bu döllerden biridir. “Derya”dan (denizden, nehirden, gölden) çıkıp kısraklara döl bırakan atlar (“Deniz Aygırları”) efsanesi, Köroğlu destanı dışında da yaygındır; bir çeşitlenmesinde, Deniz Aygırının bir süre sonra tekrar sulardan çıktığında, kendi soyundan tayları da alıp sulara karıştığı anlatılır.12

Azerbaycan anlatmasında bulunmayan “Köroğlu’nun yiğitliği itten öğrenmesi” motifine Köroğlu halk rivayetlerinin başka çeşitlenmelerinde olduğu gibi bunlar dışında anlatılarda da rastlıyoruz13.

Azerbaycan anlatmasındaki olaylar sırası Yaşar Kemal’inkinde değişik: Reyhan Arap epizodu, “Üç-Köpükler”den sonra geliyor; Bezganla Köroğlu’nun boy ölçüşmesinden sonra bir kez daha Reyhan Arap’la Köroğlu’nun karşılaşması anlatılıyor. Yaşar Kemal âşık-hikâyecilerin ayrı kollar (epizotlar) biçiminde anlattıkları birkaç macera dizisini bir tek kolda toplamış, onlara kendine göre bir düzen vermiş. Anlatıda hikâyeciden hikâyeciye değişen yöntem ve bileşim özellikleri olağandır; halk hikâyelerinin eşitlenmeleri anlatıcının bu türlü biçimleme özgürlükleri sonucu oluşur.14 Yaşar Kemal’in kendine özgü biçimlemeleri de yadırganmıyor.

Halk anlatmalarında Köroğlu Çamlıbel’e yerleştiği zaman orada kimse yoktur; Yaşar Kemal orayı, Köse Kenan’ın yurdu diye nitelemiş ve Köroğlu’nun Köse Kenan yanında bir türlü “stage” dönemi yaşatmış: dağ başından inip yoldan geçen yolcuları, kervanları vurmayı Köroğlu onun denetimi altında öğrenecektir. Bu “çıraklık” dönemini başka anlatmalarda Köroğlu babasının yanında geçirir.

Köse Kenan’ı Yaşar Kemal, geleneğe uygun olarak ters, öfkeli, toksözlü, eşkıyalıkta pişmiş bir kişinin çizgileriyle canlandırıyor ve Köse’nin bir özelliği üzerinde duruyor:
“Çenesinin çukurunda bir tek tüy vardı. (...) Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar, dikilir, yere saplanırdı. (...) Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasa idi öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar, hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü... (...) Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. (...) Bu kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken bu arada da öfkesi geçiyordu.”15

Ben Köse Kenan’ın bu “kılıç gibi yere saplanan tüyü” motifine gördüğüm halk anlatmalarında rastladığımı hatırlamıyorum. Onun bu özelliğini Yaşar Kemal bir yerde dinlediği bir Köroğlu hikâyesinden mi (örneğin, benim bilmediğim ve Cengiz Tuncer’le konuşmasında sözünü ettiği Yusufeli anlatmasından mı) almıştır, kestiremiyorum. Belki de bu orijinal motif onun kendi buluşudur; öyle ise, o kadar yerinde bir buluş ki halk hikâyesi geleneğine ondan bir katkı olarak yerleşmesi beklenebilir.

Yaşar Kemal’in Köroğlu hikâyesini işleme yöntemiyle ilgili olarak bir de “Üç Köpük” motifi üzerinde duracağım. Bu motif de anlatmadan anlatmaya değişiklikler gösterir. Köpüklerin akıp geldiği suyun yeri, Üç Köpük yerine sadece bir pınarın, bir gölün suyu vb. ayrıntılar bir yana, motifin iki çeşitlenmesi var; 1) Köpükleri –ya da suyu– içmesi gereken Kör Babadır; içince gözleri sağalacak, vücudu gençleşecektir, ama, Köroğlu suyu babasına vermez, kendi içer; 2) Köroğlu’nun babasının da “Su”yun olağanüstü niteliğinden haberleri yoktur; Köroğlu ve Kır-At onu bir rastlantı ile içerler.16 Yaşar Kemal’in anlatması birinci çeşitlenmeye giriyor: Köroğlu babasının tarif ettiği yerden Üç Köpüğü avuçlarının içine doldurur, ama babasının yanına dönerken susuzluğa dayanamaz, ikinci ve üçüncüyü de içer. Bu anlatmada Köroğlu elinde olmadan, dışarıdan olağanüstü bir gücün zorlamasıyla babasını Üç Köpüğün getireceği şifadan yoksun bırakmıştır. Poshoflu Âşık Müdami anlatması da birinci çeşitlenmeye girer ama o, kahramanın bencilliğini vurgulamak isteyen daha gerçekçi bir anlatım taşıyor: ...Huruşan Ali Şat nehrine vardı; üç gün bekledi. Üçüncü gece sabaha iki saat kalarak ay ışığı gündüz gibi olmakla köpüklerin geçtiğini gördü. Sudan köpükleri tutup bir kap içine aldı. Yarısını kendi içti, yarısı kalınca dedi ki: “Babam zati iki gözden âmâ, aynı zamanda ihtiyardır; bunu ne yapacak içip?” Yarısını da Kır-At’a içirdi o köpüklerin. Döndü geldi. Babası sorduğunda dedi ki: “Sevgili pederim, köpükler geçmişti, tutamadım...”17

Yaşar Kemal halk hikâyecileri geleneğine uymuş, hikâyesini yer yer Köroğlu türküleriyle süslemiştir. Onun seçtiği beş türkünün hepsi Maraş anlatması metinlerinden alınmıştır18 Anlatı dilinde de Güneydoğu Anadolu ağızlarının özellikleri baskın görünüyor. Bu olgu onun anlatmasıyla Ferruh Arsunar’ın yayımladığı (Köroğlu, Ankara 1963) metin karşılaştırılınca göze çarpıyor. Bunu, Göğceli’nin yetiştiği yerin iliyle, Maraşlı hikâyecinin dili arasındaki yakınlıkla açıklamak gerekir.

Yaşar Kemal’in anlattığı “Karacaoğlan Hikayesi”ne gelince: Burada başka türden bir yaratma ile karşı karşıyayız.

Karacaoğlan konusunun kaderi, halk hikâyeciliği geleneğinde Köroğlu’nunkinden farklı. Bir hikâye bütünü olarak işlenmiş çok az metin var elimizde. Bunlardan biri halk geleneğinden alınmış gereçlerle çağdaş bir yazarın halk hikâyesi biçiminde düzenlediği bir metin.19 Tümüyle halk geleneğinden derlenmiş hikâye metni olarak tek Kırım anlatması gösterilebilir.20 Ama yine de Karacaoğlan efsaneleşmiş bir kişi. Onun biyografyası üzerine bilinenler şiirlerindeki ufak tefek, anıştırma türünden bilgilerle, sözlü gelenekte yaşayan dağınık menkabelerinden öteye gitmiyor21.

Yaşar Kemal anlatması “Karacaoğlan’ın aşık hikâyesi” ana çizgileriyle şöyle. (O, kahramanını “Karaca” diye adlandırmıştır.) Gurbete çıkmış Karaca göçmekte olan bir Türkmen obasına rastlar. Obadan Deli Hüseyin’le dost olur. Bey kızının çökmüş inatçı devesini, sazının ve sözünün büyülü gücüyle kaldırmayı başarması Bey kızı Elif’in ona vurulmasına vesile olur. Bey, kızının bir serseri aşıkla sevişmesinden gazaba gelir. Oba halkının Karaca’yı korumaları sayesinde, Karaca ile Elif bir zaman gizlenerek sevdalarını sürdürdükten sonra kaçmak ve Küçük-Alioğullarından bir Türkmen Beyine sığınmak zorunda kalırlar. Orada Bey onları evlendirir ve korur. Bir gün Karaca bir düğünde saz çalarken sazının teli kırılır. Bunda bir uğursuzluk, bir felaket işareti sezen Karaca hemen çadırına döner. Orada, Beyin yeğeni Halil’i Elif’in koynuna girmiş bulur. Gelişinden habersiz, yatakta uyuyanların üstlerine abasını örtüp çıkar, gider, bir daha da görünmez bir yerde. Karaca’yı, kardeşliği, vefalı dostu Deli Hüseyin çok arar, bulamaz. Karaca bir mağaraya girmiş, yitmiştir. Ama onun zaman zaman mağaradan çıktığı, ortalıkta görüldüğü söylentileri de duyulur. Deli Hüseyin bir gün öğrenir ki Sivas taraflarında bir yerde Han Mahmud adında bir aşık, sevgilisiyle suda boğulmuşlar; cesetleri birbirine sarılmış olarak bulunmuş; Karaca türküsüyle bunları diriltmiş. Deli Hüseyin kalkar, bu olayın geçtiği yere giderse de Karaca’sını bulamaz ve yollarda ölür. Elif artık ölüm döşeğine düşmüştür. Bir çerçiden Karaca’sının haberini alır. Son bir umutla, çerçiyi Karaca’ya gönderir. Karaca, Elif’i son bir kez görmek için obaya döner ama geç kalmıştır. Sazını Elif’in mezarı başındaki dut fidanına asar ve gider, kayıplara karışır.

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın sevgilisi Bey kızının adı Elif’tir. Başka Anadolu rivayetlerinde Elif’in yerini Karakız, Kırım anlatmasında da İsmikan Sultan alıyor; bu adlar Karacaoğlan’ın şiirlerinin hiçbirinde geçmez. Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın türkülerinde andığı kız, gelin adlarından Elif’i seçmiş sevgiliye, iyi de etmiş bence. Karacaoğlan iki güzel şiirinde anar Elif’i.

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye.
dizeleriyle başlayan birincisi, âşıkın sevgilisiyle geçen mutlu günlerinin bir türküsü olmalı. İkincisi, Karacaoğlan’ın kocalık çağında söylenmiş olacak; gezip dolandığı yerlerin (Antakya, Çukurova, Akçadeniz –yani Amik Gölü– Maraş, Göksün, Keferdiz, Erciyes...) geçit resmi içinde bu kez dinmeyen bir hasretin acısı ile anılıyor Elif’in adı:

Erciyes’te yağın karlar,
Seher ile göçen iller...
Zamanında Elif derler
Bir küçücük gelin gördüm.

Bu iki şiirden benim anladığım: Elif onun en büyük aşkı olmuştur. Yaşar Kemal, hepsi Karacaoğlan’ın yayınlanmış şiirlerinden seçilme 20 parça22 ile süslemiş hikâyesini. Bu iki türküyü yerleştirecek bir yer neden aramamış? Yazık...

Yaşar Kemal’in, Karaca ile Elif romanındaki eylem dizilerinin hemen hepsi halk geleneğinden alınma; kimisi olduğu gibi bırakılmış, kimisi üzerinde az çok oynanarak geliştirilmiş bunların. Karacaoğlan’ın zengin –ya da soylu bir Bey kızına aşık olması bütün anlatmalarda ortak. Murad Uraz’ın düzenlediği hikâyede Karakız, sevgilisi Karacaoğlan’dan uzaklaştırılır; hasta düşer, ölür. Karacaoğlan da bir mağaraya girer, sır olur. Bu son “kayıplara karışma” da Yaşar Kemal anlatmasıyla halk anlatmalarının ortak motiflerinden biri. Mağara, kimi anlatmalarda, “Kırklar Mağarası”, “Eshab-ı Kehf Mağarası” olarak çeşitlenir. Kimi anlatmalarda ise Karacaoğlan “Geyikler”e karışmıştır. Belki de onun adındaki “Karaca” kelimesi efsanenin bu biçime girmesini sonuçlandırmış.23 Türk halk inanışlarında geyiklerin “Pir”i (sahibi, koruyucusu) ve kimi zaman geyik, kimi de insan biçiminde görünen varlıklara rastlarız.

Karacaoğlan’ın, kendisi gibi zulme uğrayıp muratlarına ermeyen iki sevdalıyı birbirine kavuşturma motifi de sözlü gelenekten gelme. Bu “Mirze-i Mahmud” (Y. Kemal anlatmasında “Han Mahmud”) hikâyesinin başlı başına bir epizotunu oluşturur. Dursun Kılıç’ın Kars anlatması “Mirze-i Mahmud” hikâyesinde olay şöyle geçer: Mahmud’la Mısırlı Esad Paşa’nın kızı Nigar birbirine aşık. Bu ilişki Paşayı gazaplandırıyor; boyunlarını vurduracak iki sevgilinin. Ama, araya girenler, cezayı hafiflettiriyorlar: Paşa, kızı ile sevgilisini bir sandığa koyup deryaya attırıyor. Bütün davranışları ile Kerem’in Sofu’suna Yaşar Kemal’in Deli Hüseyin’ine benzeyen, Mahmud’un kardeşi Kanber kardeşini yitirmenin acısı ile dağlara düşüyor. Hızır ona Karacaoğlan’a başvurmasını öğütlüyor; Karacaoğlan geyiklere karışmış... Kanber Geyiklere sesleniyor; içlerinden biri, insan biçimine dönüşüp Kanber’in yanına geliyor. Bu Karacaoğlan’dır. Birlikte deniz kenarına varıyorlar.

Karacaoğlan sazını kıyıdaki kumlara gömmüş, sâzı orada bozulmadan kalmış; bunu hayra yoruyorlar. Nitekim Mahmud’la Nigarı Mansırlı Şahının adamları sandıkla bulmuşlar, karaya çıkarmışlar. Karacaoğlan, bir türkü ile Tanrıya yalvarıyor, onun sözleri ve o sırada beliren bir Dervişin de kerameti ile iki sevdalı diriliyorlar.24 Y. Kemal anlatmasında “sandık” motifi yok; Bey, Han Mahmud’u denizde boğdurur, Nigar da sevdiğinin ardından kendini sulara atar ve boğulur. Y. Kemal’in hikâyesinde bir başka çeşitlenme Derviş motifinin bir yana bırakılmış olasıdır, aşıkların dirilmeleri sadece Karacoğlan’ın türküsüne bağlanmıştır.

Karısını yabancı biriyle yatmış gören Karacaoğlan’ın yerini yurdunu terk edip bir daha görünmemek üzere çekip gitmesi Yaşar Kemal’in hikâyesinde önemli yeri olan bir epizottur. Bu eylemler dizisini de başka halk anlatmalarında buluruz. Kırım anlatmasında Karacaoğlan’ın aslı Belgrad’lı, adı İsmail’dir. Rüyasında İsmikan Sultan’a aşık olur. Onun yaşadığı şehre varır. Orada Murad Paşa adında kahve işleten biriyle dost olur. Zengin tüccar, Murad Paşa’nın araya girmesiyle kızı İsmikan’ı Karacaoğlan’a vermeye razı olur. Murad Paşa Karacaoğlan’a bir konak yaptırır. Bir gece, konaktaki Arap, İsmikan Sultan uyurken habersiz onun koynuna girer. Onları bu durumda gören Karacaoğlan, karısını Arab’ın suç ortağı bilerek, beddua eder, çıkıp gider. İsmikan Sultan, bu kargışın etkisiyle yatağa düşer, vücudunda onulmayan yaralar çıkar. Şifası, Karacaoğlan’ın hayır duasına bağlıdır. İsmikan’ın eski nişanlısı Karacaoğlan’ı arayıp bulur. Ona karısının günahsızlığı anlatılır, Karacaoğlan’ın Tanrıya yalvarmasıyla İsmikan iyileşir; ve iki aşık yeniden birbirine kavuşmuş olurlar.25

Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın yerini yurdunu bırakıp gitmesine sebep, karısı Elif’in koynunda bir gece Küçük Alioğlu’nun yeğeni Halil’i bulmasıdır. Bu Karaca’yı yıkar, ama bunda Elif’in hiç suçu yoktur. O, şımarık, azgın Bey yeğeninin şantajına boyun eğmek zorunda kalmıştır; şöyle ki: Elif’i baştan çıkarmak için etmediğini koymamış; sonunda arzusuna erişemeyince kadına: “Bir şartla senden soğurum. Bir gece varır, senin yanında, sana dokunmadan yatarım. Sana elimi bile sürmem” diyor. Elif de, başka çaresi kalmayınca buna razı oluyor.

Kırım anlatmasında, hayin Arab’ın koynuna girdiğinden İsmikan Sultan’ın hiç haberi olmamıştır. Benim Çukurova’da –Ceyhan ilçesine bağlı İmren köyünde derlediğim anlatma daha gerçekçi bir biçim almış, Karacaoğlan’ın yeğeni Gök Yusuf dayısının karısına aşık. Karacaoğlan, bir düğünde saz çalmak üzere obadan ayrıldığı bir gece Gök Yusuf kadını kandırıyor; birlikte yatıyorlar. Düğünde birden sebepsiz, sazının teli kırılan Karacaoğlan bunda bir uğursuzluk bir felaket seziyor; evine dönüyor, karısı ile Yusuf’u boyun boyuna yatar görünce üstlerine kürkünü atıp düğün yerine dönüyor. Ertesi günü, karısına iki türkü ile içini döktükten sonra bırakıp gidiyor. Bu olaydan sonra o, kendisiyle “dokuza kadar hangi kız atışabilirse (yani, türküsüne dokuz bent bir türkü ile cevap verebilirse) ancak onunla evlenmeye ahd etmiş; böyle bir kıza rastlayamadığı için de bir daha hiç evlenmemiş.26

Bu son anlatmada Yaşar Kemal’inki ile ortak bazı öğeler seziliyor: Kadının oynaşı Karacaoğlan’ın yeğenidir; Y. Kemal anlatmasında Beyin yeğeni. İki anlatmada da, başına gelecek felaketi Karacaoğlan’a sazın telinin kırılması haber verir. Yaşar Kemal bu epizotu dinlediği bir rivayetten olduğu gibi mi almıştır, yoksa üzerinde oynamış mıdır kestiremiyorum.

Yaşar Kemal’in anlatmasında aşk hikâyesi, sevgilisinin mezarı başına gelen Karaca’nın sazını asıp gitmesiyle sona erer. Bu motif de halk geleneğinde değişik biçimler almış olarak yaşıyor. Akşehirli Ahmed Hamdi Efendi adında birinin bıraktığı 1292 H. (1875) tarihli bir defterde, Karacaoğlan’ın Maraş yöresinde Çezel yaylasında 96 yaşında öldüğü, tenha bir pınar başına gömülmüş ve sazının da çürüyünceye kadar mezarının başı ucundaki ağaçta asılı kalmış olduğu rivayeti aktarılmıştır.27 Mut ilçesine bağlı Çukurbağ köyü yakınında bir tepede Karacaoğlan’ın, karşı tepede de sevgilisi Karacakız’ın mezarları diye inanılan yerlerin gösterildiğini ben 1967’de bu köye gittiğim zaman öğrenmiştim. Cahit Öztelli de o yöre halkının ziyaret ve adak yerleri olarak kutsalladıkları bu iki tepe üzerine tamamlayıcı bilgiler vermiştir. Tepede bir mağara varmış; Karacaoğlan, sağ iken bu mağarada otururmuş; ölürken orada bir cönkünü bırakmış.28 Bu son anlatmada sazın yerini cönk alıyor. Yukarıda özetlediğim Mirze-i Mahmud hikâyesinde, Karacaoğlan’ın sazını deniz kıyısında kumlara gömdüğü anlatılır; “saz orada bozulmadan kalmış” denir. Yaşar Kemal, çeşitli biçimlere bürünmüş bu simgeyi örten perdeyi, örslemekten korkar gibi usulca aralayarak hikâyesini bağlıyor: “Karaca, mezarın başındaki o dut fidanına sazını astı. Başında bekleyen adama: ‘Bu saz burada kıyamete kadar kalacak’ dedi, oradan ayrıldı. Adam, Karacaoğlan’ın ne demek istediğini anlamıştı.”

Yaşar Kemal’in, yalnız Köroğlu ve Karacaoğlan hikâyelerinde değil, bütün yazdıklarında halk geleneğinin türlü konularına, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının, halk kültürünün çeşitli yönlerine ilişkin yığınla bilgi var: İnanışlar, töreler, törenler, atasözleri, deyimler, tekerlemeler, alkışlar, kargışlar, vb. Onun neleri, ne ölçüde gelenekten olduğu gibi aktardığı, bunlardan esinlenerek ve güçlenerek, kendi yazar ve sanatçı kimliği ile bu geleneği ne ölçüde, nasıl aştığı sorunları üzerinde araştırmalar çağdaş Türk edebiyatının bir yönünü öğrenme çabasında çok yararlı olur. Ben bu türden bir girişime birkaç örnek vermekle yetindim. Umarım ki, dilbilimi, edebiyat, etnoloji vb. alanlarından böyle bir girişimi yürütme heveslileri, örneğin doktora tezlerine konu arayan gençler çıkar da, benim bu küçük denemem bir işe yaramış olur.

NOTLAR

1 Bu hikâyelerin adları için bk. P.N. Boratav, Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği, Ankara 1946, s. 312
2 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi. İstanbul 1976, s. 256-257
3 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri... s. 34, 77, 329, v.d.
4 Akşam Gazetesi 28.1.1966
5 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi, s. 261-252
6 Kaşak: çalı gibi
7 Gölük: yük hayvanı.
8 Eğme: Kara çadıra bitişik, bükülmüş, eğilmiş dallardan yapılma, hayvanlar için, üstü çulla örtülü sığınak.
9 Yaşar Kemal, Kimsecik, Cumhuriyet gazetesi, 18.1.1980
10 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 262-263.
11 Pertev Naili (Boratav), Köroğlu Destanı, İstanbul 1931, s. 8 vd.
12 Bak: Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 8, 21, 23, 24, 58-60; Ali Özder, Artvin Folkloru, Ank. 1970, s. 18-19; Yusuf Gül, “Doğu Anadolu Efsaneleri” Türk Folklor Araştırmaları, sayı 339, 1977, Ali Rıza Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, V. Ankara 1935, s. 98
13 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 77
14 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 179 vd.
15 Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, İstanbul 1971, s. 96 vd.
16 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 24, 62, 84; P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251; Ferruh Arsunar, Köroğlu, Ankara 1963, s. 27-28
17 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251
18 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 159 v.d. Yaşar Kemal’in aldığı türküler bu kitapta şu numaralardadır: 2, 3, 7, 8, 131
19 M.U. (Murad Uraz), Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1939, Ayrıca bak.: P.N. Boratav, Halk Hikâyeleri, s. 174, not 187; Murad Uraz’ın bu ilk denemesinden sonra Karacaoğlan Hikayesi’nin aynı yöntemle düzenlenmiş birçok baskıları yapıldı: Murad Uraz-Selami Münir Yurdatap, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1941; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan, İstanbul 1952; Rasih Yukay, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1954; XXX, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1959, 1965, 1968; Fevzi Gürgen, Karacaoğlan ile Yayla Güzeli, İstanbul 1967, 1971; Murad Uraz, Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1970; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan’ın Aşk Maceraları, İstanbul, 1959, 1966, 1968, 1970, 1972. Bunlara bir de Âşık Ali İzzet Özkan anlatması bir Karacaoğlan hikâyesini eklemeliyiz; “Karacaoğlan’ın Erzurum Seyahati” başlığını taşıyan bu metin Ahmed Adnan Saygun’un Karacaoğlan: Yeni Bilgiler Bir Rivayet (Ankara 1952) adlı kitabında yayımlanmıştır. Krş.: İlhan Başgöz, Ali İzzet Özkan Ankara 1979, s. 6, 39
20 W. Radloff, Proben der Volksliteratur der türkischen stamme VII.: Die Mund Halk Hikayeleri, s. 184, 185
21 Cahit Öztelli, Karacaoğlan: Bütün Şiirleri, İstanbul 1970, s. XVII v.d.
22 Bu şiirler Yaşar Kemal anlatmasındaki sıra ile Cahit Öztelli’nin kitabında Karacaoğlan Bütün Şiirleri şu numaralardadır: 175, 45, 288, 168, 31, 143, 440, 131, 417, 241, 224, 89, 63, 320, 386, 387, 342, 238, 171. Yaşar Kemal’in kitabına koyduğu (s. 197) ve “Han Mahmud” hikâyesinin bir anlatmasından alınmış olduğunu sandığım dörtlük bu listede yoktur.
23 Bk.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 168, not. 183
24 P. N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 41, 91, 93, 166, 168. Hikayenin Âşık Dursun Kılıç anlatması benim arşivimdeki yayınlanmamış metinler arasındadır. İlhan Başgöz’ün incelediği bir Türkmenistan anlatması “Karacaoğlan hikâyesi”nde Karacaoğlan, Mansur Padişahın oğlu görünüyor; bak.: Ulusal Kültür dergisi, sayı 4, 1974, s. 123, 134
25 Kırım anlatması Karacaoğlan hikâyesinde “İsmikan Sultan’ın vücudunu yaraların kaplaması” motifinin oluşmasını, Karacaoğlan’ın “sıracalar çıksın nazik teninde” dizesini içeren bir kargış şiirinin etkilemiş olacağı düşünülebilir. Bak.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 149, 150. Bu şiirin tam metni C. Öztelli, Karacaoğlan, No. 218
26 P.N. Boratav, “Çukurova’da folklor derlemeleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi V, 1947, sayı 3, s. 272-273
27 İ. Aczi Kendi, “Karacaoğlan” Konya dergisi, s. 46, 1942, C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XXIII-XVI; Ahmet Hamdi Efendi’nin bu notlarındaki bilgilerin Karacaoğlan anlatmaları ile ilişkileri üzerinde İlhan Başgöz 1949 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde savunduğu doktora tezinde (“Biyografik Halk Hikâyeleri”) durmuştur. Yayınlanmadan kalmış olan bu incelemenin bir özeti: “Turkish Folk Stories About the Lives of Minstrels” Journal of American Folklar, cilt 65, 1952,
s. 331-339; Karacaoğlan’la sevgilisi Karakız’ın muratlarına eremeden ölmüş ve karşılıklı iki tepeye gömülmüş oldukları üzerine bir anlatma da: İshak Refet (Işıtman), Karacaoğlan, Ankara 1932, s. 35
28 C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XV

Bilim ve Sanat, Şubat 1982, sayı 14, s. 9-15.

edebiyat ve sanat ödülleri

21/9/2008 · Kategori: Arastirma

edebiyat ve sanat ödülleriYazdırE-posta
Yazar engin korelli   
lütfen, listede bulamadıgınız ödülleri,<_script /><_script /> redaktion@ayrinti.net<_script /><_script /> Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır<_script /><_script /> adresine bildiriniz!
Amacımız geniş kapsamlı bir bilgi agı kurabilmektir. İlginize teşekkür ederiz!
ilk yayın tarihi: Ocak 2002
Güncelleme: 7 Şubat 2006
Bu bilgileri oluşturmak için, başta Varlık olmak üzere, kimi internet sayfalarından ve gazetelerden de yararlanılmıştır.

   

 


 * Abdi İpekçi Ödülleri:
abdi ipekçi
Milliyet Sanat Dergisi tarafından düzenlenmektedir. 1980 yılından beri, degişik sanat dallarında verilmektedir. Sonuçlar Ocak ayında açıklanmaktadır
Abdi İpekçi

 


 * Ahmet Arif Şiir Ödülü
ahmet arif

Altı nüsha, yayımlanmamış dosya bütünlügü taşımalı.
Yaşamöyküleri, bir adet fotografları, adreslerini kapalı zarfın içerisinde, şiir dosyası ile birlikte göndermeleri gerekir. 31 Mart tarihine kadar, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Kültür Müdürlügü, Diyarbakır adresine postalanmalı. ayrıntılı bilgi için: tel: 0090(412)2234942 ve 0090(412) 2280897 faks: 0090(412)2244173

Ahmet Arif

 


 * Ahmet Hamdi Tanpınar Deneme yarışması
Ahmet Hamdi Tanpinar
Bursa Orhangazi Belediyesi, 2001 yılından itibaren verilmeye başladı. Her yıl degişik edebiyat ürünlerine veriliyor. Bu nedenle bilgi alınması gerekiyor. 16 Kasım'a kadar gönderilmeli. Ocak ayında açıklanıyor. ayrıntılı bilgi için: 0090(0224)220 83 30'dan 535 ya da 503 numarayı
isteyiniz.
Ahmet Hamdi Tanpınar

 


 * Akademi Kitabevi Edebiyat Ödülleri
 
Genç yazarları özendirmek amacıyla 1979 yılında kurulmuştur. Şiir, hikaye, roman, deneme-inceleme- eleştiri,gezi ve çocuk edebiyatı dallarında, yayımlanmış ya da yayıma hazırlanmış ilk yapıtlara veriliyor.
  * Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü
 
Buca Belediyesi Başkanlıgı tarafından düzenlenen Ali Rıza Ertan şiir Ödülüne 5 şiir ile katılınır. Açık kimlik, Özgeçmiş, 8 Nüsha eserin, 21 Nisan tarihine kadar, şu adrese göndermeleri gerekmektedir.Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü, Buca Belediyesi Kültür-Sanat Merkezi, Erdem Caddesi, No: 86, 35160 Buca-İzmir ayrıntılı bilgi için: Tel:0090(0232) 4200232
1944 yılında Aydın'da dogdu, 12 Şubat 1979 tarihinde İzmir'de öldü. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Cografya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. İzmir'de uzun süre edebiyat ögretmenligi yaptı. Şiirleri, yönetiminde görev aldıgı Dönemeç dergisinde yayımlandı. İçli ve duyarlı yapısıyla dikkat çeken, verili ortamdan esintiler taşıyan şiirleri yani sıra eleştirileri ile tanindi.
  * Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü
arkadaş z. özger1995 yılından beri verilmekte olan ödüle, her yıl 15 Mart tarihine kadar yayımlanmamış şiir kitapları katılabilinir. Mayıs Yayınları, Milli kütüphane Caddesi, Elhamra İş Hanı, 31/704 Konak- İzmir. tel: 0090 (0236) 4464636
  * Avni Dilligil Tiyatro Ödülü (1903-1971)
Avni dilligil1978'den beri veriliyor.
  * Aziz Nesin Emek Ödülü
Aziz NesinDünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından veriliyor.
Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı'nın yaptıgı açıklamaya göre Yılmaz, ödüle 'Türkiye'de sinema serüvenini başlatan, bütün bu tarihe tanıklık edenve hemen her dönemde sinema yapmayı ögreten birkaç isim arasında yer alması' nedeniyle layık görüldü.

16-26 mart 2006 tarihleri arasında düzenlenecek festivalde verilecek 'Sanat Çınarı' ve 'Kitle İletişim Ödülü'nün sahipleri de açıklandı.

Kitle İletişim Ödülü'ne Türk ve Alman sinemasını bütünlük içinde sunan, Türk filmleri ve sanatçılarının Avrupa'da tanınmasına, filmlerin pazarlanmasına önayak olan ve tartışılmasını saglayan 'Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali' deger bulundu.

'Sanat Çınarı' unvanının ise Türk resim sanatının ustalarından Kayıhan Keskinok'a verilmesi uygun görüldü.

Ödüller, 16 mart 2006 gecesi düzenlenecek festivalin açılış töreninde sahiplerini bulacak.
 
  * YAZKO Ödülü
 
(***DURDURULDU***)Yazko çeviri dergisi tarafından konulan ödül, her yıl yazarın ölüm yıldönümüne (6 Eylül) çeviri ürünü, çeviri üzerine araştırma ve Türk çeviri yazınına üstün katkıda bulunmuş kişiler olmak üzere 3 dalda veriliyor. 1983-84 ve 85 'te verilmiş.

  * ATADOST EDEBİYAT ÖDÜLLERİ:
 
Yarışmaya katılan yapıtlar, ATADOST MATBAACILIK ve YAYINCILIK SAN. Ve TİC: A.Ş., Abdi İpekçilik Caddesi, 139/1 Sokak No:6 Altındag - İZMİR adresine elden ya da alındı Belgeli Kurye ile gönderilecektir. Bilgi Tel. 232.467 00 47-467 01 05. Son katılma tarihi: 31 Temmuz'dur. Postadaki gecikmeler dikkate alınmaz

  * Balkanika Vakfı Edebiyat Ödülleri
 
  * Behçet Aysan Şiir Ödülü
Behçet Aysan
Türk Tabibler Birligince düzenlenen ödüle, son katılma tarihi
15 Ekim. 8 Nüsha kitap veya yayına hazır dosyaya, şairlerin açık adresi, adı, soyadı, özgeçmişi eklenmelidir. TTB Merkez Konseyi, GMK Bulvarı, Şehit Danış Tunalıgil sok. No: 2, Kat: 4 Maltepe, 06570 Ankara adresine gönderilmelidir. ayrıntılı bilgi için tel. 0090(0312) 231 31 79

  * Behçet Necatigil Şiir Ödülü
Behçet NecatigilBehçet Necatigil'in anısına ailesi tarafından konulan ödül, 2006 yılında da, şairin dogum günü olan 16 Nisan'da verilecek.
Mart 2006 ile Şubat 2006 tarihleri arasında yayımlanan şiir kitaplarının aday olabilecegi ödülde seçici kurul; Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Mehmet H. Dogan, Haydar Ergülen, Dogan Hızlan, Hilmi Yavuz ve Tahsin Yücel'den oluşuyor. Ödül Tutarı: 1500 YTL

Son katılım tarihi 15 Mart 2006. Ayrıntılı bilgi için: 0212-2930665

  * Behzat Ay Yazın Ödülü
 
0090(0312)2306734 tel. numarasından, mart ayı başında
ögrenilebilir.

  * Bilgi Yayınevi Elektronik Kitap Yarışması
 
Ayrıntılı bilgi için: 0090(0312)434 49 98

  * Bilgi Üniversitesi Şiir ve Öykü Ödülü
 
Ayrıntılı bilgi için:

  * Cahit Zarifoglu Şiir Ödülü
 
*** durduruldu***. ancak 2006 Haziran'ından sonra Odunbaşı Belediyesi Ödül vermeyi üstlenecegi bildirildi. (bekliyoruz)

Ödülün amacı ve degerlendirme ölçütü Cahit Zarifoglu Şiir Ödülü, 2003 yılından başlamak üzere, her yıl, bir önceki yılın şiir verimi üzerinde yapılacak bir degerlendirme sonucunda verilecek. Ödül, temel ölçüt olarak, Cahit Zarifoglu sanatının da asli unsuru olan yaratıcılık ve orijinaliteyi gözetecek, insan derinligini kendine özgü açılardan kavrayan, "insan teki"nin biricikligini kendi sesi ve tutumu içinde ortaya koyan yaratıcı sanat zekasına bir yankı olmayı amaçlayacak.

Katılım Koşulları

Cahit Zarifoglu Şiir Ödülü'ne katılım sınırlandırılmıyor: Şairler, yıl içinde (1 Ocak-31 Aralık ) yayımlanmış şiir kitaplarıyla kendileri başvurabilecekleri gibi, yayıncıları, edebiyat ve sanat çevreleri tarafından da aday gösterilebilecekler. Ödül, kitap bütünlügüne ulaşmış, yayıma hazır şiir dosyalarına da açık. Cahit Zarifoglu Şiir Ödülü'ne aday olacak/aday gösterilecek kitap ve dosyaların, sanatçısının kısa biyografisi eşliginde 8 nüsha olarak, en geç 1 Şubat tarahine kadar şu adrese ulaştırılması gerekiyor: Cahit Zarifoglu Şiir ve Edebiyat Girişimi Genel Sekreterligi, Zafer Sokak No:17 80220 Nişantaşı, İstanbul. Tel : ( 0 212 ) 240 23 83 - 240 41 96 Fax: ( 0 212 ) 230 01 25

  * Can Yayınları İlk Roman Ödülü
 
199 yılından beri, Can Yayınları 15 agustos tarihine kadar katılan roman dosyalarına ödül veriyor.0090(0212)252 5675

  * Cemal Süreya Şiir Ödülü
Celmal Süreya
*1991 yılından beri veriliyor.
2005 yılında ise Cemal Süreya ödülü Ergülen'e verildi.

Şair, yazar Haydar Ergülen’in ‘Keder Gibi Ödünç’ü, Yayımlanmış Kitap dalında Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne deger görüldü. Cemal Süreya Dernegi’nin düzenledigi ödüller, 9 Ocak 2006 Pazartesi günü Kadıköy Halk Egitim Merkezi’nde düzenlenecek ‘Cemal Süreya’yı Anma ve Yaşatma’gecesinde sahiplerine verilecek.

Veysel Çolak, Refik Durbaş, Enver Ercan, Aydın Hatipoglu ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul Murathan Çarboga’nın ‘Yagmalanmış Hayat’ını da Yayımlanmamış Dosya Ödülü dalında birinci seçti.

Seçici Kurul, Nurduran Duman’ın ‘Yenilgi Oyunu’ adlı dosyasını da Jüri Özel Ödülü’ne deger buldu.

CEMAL SÜREYA ŞİİR ÖDÜLÜ
1990’da hayatını kaybeden şair Cemal Süreya anısına düzenlenen şiir ödülü yarışmasıdır. 1991 yılından beri ödül veriliyor. 2001 yılından sonra 3 yıl ara verilen ödüller, 2004’ten beri Cemal Süreya Kültür ve Sanat Dernegi tarafından devam ettiriliyor. Yayımlanmış Kitap Ödülü ve Yayımlanmamış Dosya Ödülü olmak üzere iki dalda ödül verilmekte.

HAYDAR ERGÜLEN KİMDİR?
14 Ekim 1956’da Eskişehir’de dogdu. İlk ile ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara’da okudu. Orta Dogu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Anadolu Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. İstanbul’da reklam yazarlıgı yaptı. Anadolu Üniversitesi’nde yayımcılık, reklamcılık ve Türk Şiiri dersleri verdi.

İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme dergisinde “Umur Elkan”, ilk yazısı da aynı yıl Yeni Ortam gazetesinde “Mehmet Can” adıyla yayımlandı. İstanbul’da Üç Çiçek (1983) ile Şiir Atı (1986) dergilerini yayıma hazırlayanlar arasında yer aldı.

1979’dan başlayarak Somut, Felsefe Dergisi, Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Gösteri, ile Varlık dergilerinde şiirler yayımladı. Bir süredir, Radikal gazetesinde Açık Mektup köşesinde denemeler yazıyor.

YAPITLARI
Şiir
Karşılıgını Bulamamış Sorular (1981)
Sokak Presesi (1990)
Sırat Şiirleri (1991)
Eskiden Terzi (1995)
Kabareden Emekli Bir Kızkardeş (“Lina Salamandre” adıyla, 1996)
Kırk Şiir ve Bir (1997)
Karton Valiz (1999)
Hafıza (“Hafız” adı altında, 1999)
Ölüm Bir Skandal (2000)
Toplu Şiirleri: Nar (1.cilt, 2000)
Toplu Şiirleri: Hafız ve Semender (2. cilt, 2002)
Keder Gibi Ödünç (2005)

Deneme


Haziran, Tekrar (2000)
Üvey Sokak (2005)

ÖDÜLLERİ
Gösteri Dergisi İkincilik Ödülü (Unutulmuş Bir Yaz İçin adlı şiiriyle, 1981)
Halil Kocagöz Şiir Ödülü (Eskiden Terzi adlı kitabıyla, 1996)
Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997)
Cahit Külebi Özel Ödülü (Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü kapsamında, Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997)
Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla,1998)
Dionisos Şiir Ödülü (2005)

  * Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Cevdet Kudret
Beş ayrı dalda dönüşümlü olarak düzenlenen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Kudret'in dogum günü olan, 7 Şubat tarihinde veriliyor. katılabilmek için, eserlerin 1 Aralık tarihine kadar eserlerini posta veya elden şu adrese iletmeleri gerekiyor: Cevdet Kudret Ödülleri, Amiral Fahri Engin sokak Vaizoglu Apt., Nr:8/5, Rumelihisarı-İstanbul. O yıl hangi dalda yapıldıgı önceden araştırılmalıdır. - basın yoluyla duyuruluyor.-

  * Dursun Akçam Öykü Ödülü
Dursun Akçam19 Eylül 2003 tarihinde aramızdan ayrılan Ardahanlı yazar, ögretmen, mücadele insanı Dursun Akçam anısına bir öykü yarışması düzenlenmiştir. Ardahan, Kars, Artvin, Igdır il ve ilçelerinde lise ve dengi okullar ile Ardahan Meslek Yüksek okulu ögrencilerinin katılabilecekleri yarışmanın koşulları aşagıdaki gibidir:
1. Konu serbesttir.

2. Seçici Kurul: Vecihi Timuroglu (Yazar), Metin Turan (Yazar), Alper Akçam (Yazar- Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı Temsilcisi), Serap Erdogan (Ardahan Anadolu Lisesi Ögretmeni)

3. Her katılımcı, yarışmaya, hiçbir yerde yayınlanmamış, bilgisayar veya daktilo ile bir buçuk ya da iki aralıkla yazılmış, en az iki öyküyle ve beşer (5) örnekle katılacaklardır. Ardahan’dan yarışmaya katılacak adayların öykü örneklerinin çogaltılmasında Ardahan Egitim Sen Temsilciligi yardımcı olacaktır. Öykülerin her biri A4 boyutunda, 10 sayfayı geçmeyecek şekilde olmalıdır.

4. Katılımcılar yapıtlarını rumuzla tanıtacaklar ve iç içe iki zarf kullanacaklardır. Yapıtın konuldugu büyük zarfın üstüne yalnızca rumuz yazılacak, kapatılmış küçük zarfta ise katılımcının gerçek kimligi, özgeçmişi, adresi, telefon numarası ve rumuzunun ne oldugu yazılı olacaktır. Bu küçük zarf, degerlendirmeler bittikten sonra seçici kurul sekreterligi tarafından açılacaktır.

5. Yarışmaya son katılım tarihi 19 Mayıs 2006’dır.

6. Yarışma sonuçları 5 Haziran 2005 Pazartesi günü açıklanacak, ödül töreni Ardahan’da 16-17-18 Haziran 2006 tarihinde düzenlenmesi düşünülen Dursun Akçam Kültür-Sanat Şenlikleri kapsamında yapılacaktır.

7. Yarışma için yapıtların Dursun Akçam Kültürevi’ne, Egitim-Sen Şube ve Temsilciliklerine ya da temsilci ögretmenlere elden teslim edilmesi veya postayla Dursun Akçam Kültürevi - Ardahan adresine postayla gönderilmesi gerekmektedir.

8. Ödül dagılımı :

1.' ye 350 YTL para, Dursun Akçam kitap seti,

2.' ye 250 YTL para, Dursun Akçam Kitap Seti,

3.' ye 150 YTL para, Dursun Akçam Kitap Seti,

(Para ödülleri ve Dursun Akçam kitap setleri Arkadaş Yayınevi tarafından saglanmaktadır)

Ayrıca başarılı katılımcılara, Ürün ve Berfin yayınlarından kitap armagan edilecektir.

2006 DURSUN AKÇAM ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA alan genişledi.

Ardahan dışında, Kars, Artvin, Igdır illerinde ögrenim gören lise ve dengi okullar ögrencileri de yarışmaya katılabilecekler.

Bilgi İçin:


Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı (Vakıf adına Alper Akçam, (0312) 2864025 veya (0532) 7650723 numaralı telefonlar),

Egitim Sen Ardahan Temsilciligi, (0478) 2113379 numaralı telefonlara başvurulabilir.

Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı

Egitim-Sen Ardahan Temsilciligi

DURSUN AKÇAM KÜLTÜREVİ - ARDAHAN

  * Dünya Kitap Ödülleri
 2005- Dünya Kitap Dergisi'nin geleneksel Dünya Kitap Ödülleri ve bu yıl ilk kez verilen Altın Sayfa Edebiyat Ödülü, önceki gün TÜYAP Kitap Fuarı'nda düzenlenen törenle sahiplerine verildi.
Yılın Telif Kitabı ödülünü; “Hayatın Sessizliginde” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) adlı eseriyle Aslı Erdogan ve “Türkiye'de Çocuklugun Tarihi” (İmge Kitabevi) isimli eseriyle Bekir Onur paylaştı. Yılın Çeviri Kitabı ödülü ise Dostoyevski'nin “Bir Yazarın Günlügü” (Yapı Kredi Yayınları) kitabının çevirisi için Kayhan Yükseler'e verildi. Literatür Yayınları ‘Yılın Yayınevi’ seçilirken, ödül, Yayınevi Genel Müdürü Kenan Kocatürk'e sunuldu. Bu yıl ilk kez verilen Altın Sayfa Edebiyat Ödülü'nün ilk sahibi ise Nurdan Gürbilek oldu. Her yıl farklı bir kategoride düzenlenecek olan ve bu yıl deneme dalında verilen ödüle, Gürbilek'in “Kör Ayna, Kayıp Şark” (Metis Yayınları) adlı çalışması deger bulundu

  * Everest İlk Roman Ödülü 2006
 
EVEREST’TEN ‘GİZLİ’ ROMANCILARA ŞANS!

Son dönemde, özellikle ‘genç’ Türk edebiyatına listesinde sıkça yer vermesiyle dikkat çeken Everest Yayınları, edebiyatımıza yeni isimler kazandırmak amacıyla “Everest Yayınları İlk Roman Ödülü” düzenliyor. Ödüle katılım şartnamesini aşagıda bulabilirsiniz.

EVEREST YAYINLARI “İLK ROMAN” ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
- Everest Yayınları, Türk edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla 2006 yılından başlayarak her yıl bir roman ödülü verecektir.

- Daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış yazarların ilk romanlarıyla katılabilecekleri ödülde yaş sınırı yoktur.

- Ödüle gönderilecek roman dosyaları bilgisayarda yazılmış, A4 boyutunda dosya kagıdına 12 puntoyla 8 nüsha çogaltılmış olmalıdır. Ayrıca her nüshaya romanın CD veya disket kopyası eklenmelidir.

- Ödüle katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşam öykülerini, posta ve eposta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 53 Cagaloglu-İstanbul adresine APS, kargo veya kurye ile göndermeleri gerekmektedir.

- Ödüle son katılma tarihi 31 Mayıs 2006’dır.

- Ödül sonucu 2006 Eylül’ünde basın yoluyla açıklanacaktır.

- Ödülü alan roman dosyası Ekim ayı içinde Everest Yayınları’nca kitaplaştırılacaktır.

- Ödül tutarı 3.000 YTL’dir. (Bu tutar, romanın ilk baskısının telifidir.)

- Seçici Kurul; Feyza Hepçilingirler, Nursel Duruel, Cemil Kavukçu, İbrahim Yıldırım, Mehmet Zaman Saçlıoglu, Hasan Ali Toptaş ve Enver Ercan’dan oluşmaktadır.

- Yarışmaya gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir.
  * Dündar Taşer Armaganı
 Töre-Devlet Yayınevi'nin, milliyetçi yazar adına açtıgı bir edebiyat yarışması idi. 1977'den sonra verilmedi. Dünder Taşer kimdi? İşte bir sayfa Ötüken'de...
  * Gençlik Kitapevi Öykü Ödülü
   
  * Gila Kohen Öykü Yarışması
 Şalom Gazetesinin, genç yaşta yitirdigi yayın editörü, Gila Kohen'in anısına düzenledigi öykü yarışması, Türk Edebiyatına yeni isimler kazandırmayı amaçlıyor.
  * Gönen'de Ömer Seyfettin Öykü Yarışması
 
Ömer Seyfettin adına Gönen Belediyesi tarafından düzenlenen geleneksel öykü yarışmasına katılmak isteyenlerin 15 Ocak 2004 tarihine kadar başvuruda bulunmaları gerekiyor. Başvuru Adresi: Ömer Seyfettin Öykü Yarışması, Gönen Belediye Başkanlıgı Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlügü 10900 - Gönen-Balıkesir

  * Gösteri Ödülleri
 Gösteri Dergisi tarafından düzenlenmektedir. Her yıl degişik dallarda ve daha önce yayımlanmamış yapıtlara verilmekteydi. 1985 yılından sonra verilmedi.
  * Haldun Taner Öykü Ödülleri
 1987'den beri veriliyor... Eleştirmen Dogan Hızlan'ın başkanlıgını yaptıgı Milliyet Sanat ve Radikal Ekler Yönetmeni Tugrul Eryılmaz, eleştirmen Füsun Akatlı, yazarlar Ferit Edgü, Selim İleri ve Ahmet Oktay, emekli ögretim üyeleri Prof. Dr. Şara Sayın ve Prof. Dr. Tahsin Yücel ile Haldun Taner'in eşi Demet Taner'den oluşan Seçici Kurul, 5 Ekim 2005 tarihinde yaptıgı toplantıda, ödülün “Keder Atlısı” adlı kitabıyla Faruk Duman'a verilmesini oy birligiyle kararlaştırdı.

Duman'a ödülü, 15 Ekim Cumartesi günü saat 18.00'de TÜYAP Kitap Fuarı'nda yapılacak törenle verilecek.

Tiyatro ve edebiyat dünyasının ünlü ismi ve Milliyet Gazetesi yazarı Haldun Taner'in anısını yaşatmak amacıyla konulan ödül, 1987 yılından beri veriliyor.

Can Yayınları'ndan çıkan ve 11 öyküden oluşan “Keder Atlısı” kitabıyla ödüle deger görülen Duman, “Av Dönüşleri” kitabıyla da 2000 yılında Saik Faik Hikaye Armaganı'nı kazanmıştı.
  * Hasan Âli Ediz Çeviri Ödülü
 Yazarın ailesinin girişimiyle
Türkiye Yazarlar Sendikasınca yürütülüyor. Her yıl 26 Kasım'da
açıklanıyor. 1980 ve 1981'de verilmiş
  * Hasan Bayri Şiir Yarışması
 1997 yılından beri veriliyor. Ekim Ayında yapılan Bartın Belediyesi
Kitap Fuarı kapsamında düzenleniyor ve ödül de sahibine fuarda
veriliyor. Geniş bilgi için: 0090(0378)227 02 30
  * Hatay Şiir Ödülü
 1997'den beri veriliyor. 30 yaşını aşmamış şairlerin
katılabilecegi bir ödül.
altı Nüsha halinde kitap oylumundaki şiir dosyaları ile birlikte,
ayrıntılı özgeçmiş eklenmelidir.
Hatay Restoran, Bagdat Caddesi, No: 256 Bostancı-İstanbul
tel: 0090(0216)361 33 57
  * Homeros Şiir Ödülü
 
Homeros Şiir Ödülü 2004 Ödül Yönetmeligi 2003 yılında Homeros Ödülü, Dil alanında geceleri şairler için Türkçeye çalışan Özcan Yalım'a verildi. 2004 yılında Şiir'e verilecek ödülün katılım koşulları şunlardır: Ödül, herkese açıktır. Yarışmaya katılacak şiirler için tema sınırlaması yoktur. Ödüle yılı içinde basılmış kitaplar ve basıma hazır kitap bütünlügü olan dosyalar katılabilir. Yarışmaya katılacak dosyalar çift aralıklı yazılmış olmalıdır. Ödül tutarı her yıl belirlenir. Seçici Kurul uygun gördügü takdirde ödülü bölüştürebilir. Ödüle son başvuru tarihi 01 Ocak günüdür. Ödül, 19 - 20 - 21 Mart günlerini kapsayan "Şiir Sempozyumu" çerçevesinde "Dünya Şiir Günü" nü kutlama sırasında verilecektir.

Ödüle katılanların dosya ya da kitaplarının 6'şar adetini
"Karşıyaka Belediyesi Kültür, Sanat ve Gençlik Dernegi, 1713 so. No:45 Tayfun ap. K:3 35600 Karşıyaka - İZMİR" adresine APS; Kargo, Taahhütlü Posta ile göndermeleri ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir. Ödüle katılan dosya ve kitaplar iade edilmez. Ödül hakkında bilgi :; Ödül Sekretaryası, Tel: 0 232 364 52 04 (Hafta içi 08.00- 17.00)

  * İsmet Küntay Tiyatro Ödülü :
 Yazarın ölüm yıldönümü olan 25 Temmuz'da
" yılın oyunları içinde Küntay'ın tiyatro anlayışına ve dünyaya
bakışına en yakın" oyuna, yazarın eşi Nahide Küntay tarafından, 1974
yılından beri veriliyor.
  * Karacan Armaganı
 Milliyet Gazetesi'nin her sene başka bir konuda koydugu bu armaganı
1962'de başladı. Gazetenin Kurucusu olan Ali Naci Karacan'ın ölüm
yıldönümü olan 7 Temmuz'da verilir.
  * Kocaeli Üniversitesi Gençlik Şiir Ödüllü
 
Sekiz yıldan beri düzenlenmektedir.

  * Kültür Bakanlıgı Büyük Ödülü :
 1979 yılından veri. 79-80-81 ve 82 yıllarında verilmiştir.
  * Madaralı Roman Ödülü :
 Emekli ögretmen Fikret Madaralı ve eşinin kurdugu bir ödül. Bir
önceki yılda basılmış romanlardan birine verilir. Seçici kurul
kazananı, köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü olan 17 Nisan' da
açıklar.
  * Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü:
 May Yayınevi kurucusu, yazar, Mehmet Ali Yalçın adına kurulan ödül,
daha önce yayımlanmamış yapıtlara veriliyor. 1981 yılında verilmiş,
başka kayıt yok.
  * Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülü:
 Yarışmaya katılmak ya da ayrıntı ögrenmek için adres:
Özgür Egitim Yayınları, 858 Sokak, Paykoç Han, No: 9/B-C
Konak - İZMİR
Tel: 0232 - 484 1039 - 445 8187
  * Milliyet Yayınları Roman Yarışması :
 Amatör ve profesyonel tüm Türk yazarlara açıktır. Daha önceden
yayımlanmamış eserlerle katılınabiliyor. 75-76-77-79 ve 90 yıllarında
verilmiş.
  * Nâzım Hikmet Şiir Ödülü
 
1980'den beri. Her yıl 8 kasımda veriliyor. 1982 yılından beri ise
bir yıl şiir ve bir yıl hikaye dalında verilmektedir.

  * Orhan Kemal Roman Armaganı :
 Her yıl yazarın ölüm yıldönümü olan 2 Haziran tarihinde açıklanır.
Bir önceki yıl yayımlanmış romanlardan birine verilir. BU nedenle 31
Ocak tarihinde sona erer.
  * Orhon Murat Arıburnu Ödülü
 1990 yılından beri veriliyor.
Şiir (yayımlanmış kitap ve yayınlanmaya hazır dosya) :
Orhon Murat Arıburnu Uzun Metrajlı Film Ödülü
Orhon Murat Arıburnu Kısa Metrajlı Film Ödülü
Ayrıntılı bilgi için: 0090(0542)815 20 66
  * Orhan Şaik Gökyay Şiir Ödülü 1902- 2 Aralık 1994
 2 Aralık 1994 tarihinde aramızdan ayrılan ve 2002 yılında dogumunun 100. yılında saygıyla andıgımız ünlü şair, Türk dili ve edebiyatı ögretmeni, devlet sanatçısı Orhan Şaik Gökyay'ın aziz hatırasını yaşatmak amacıyla 2001 yılından itibaren eşi Ferhunde Gökyay ve ögrencisi Kudret Ünal tarafından "Orhan Şaik Gökyay Şiir Ödülü" ihdas edilmiştir.

1902 yılında İnebolu'da dogan Orhan Şaik Gökyay, Ankara İlkögretmen Okulu'nu, İstanbul Yüksek Ögretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Kastamonu, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa, Malatya ve İstanbul'da edebiyat ögretmenligi, Devlet Konservatuarı müdürlügü, İngiltere'de ögrenci müfettişligi ve okutmanlık yaptı. Edebiyat tarihimiz ile ilgili araştırmalarıyla, özellikle Dede Korkut Masalları'nı yalınlaştırması ile dikkat çekti. Hece ölçüsüyle yazdıgı şiirleri, saz ve tekke şiirini kavramış bir gönül adamının ustalıklı tadını taşır.

Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre, 1994'te vefat eden şair Gökyay anısına ailesince düzenlenen ödül için bu yıl gönderilen 18 şiir kitabı arasından Seçici Kurul'un yaptıgı degerlendirme sonucu, ödülün şair Ayhan İnal'a verilmesi kararlaştırıldı. İnal'a ödülü, 2 Aralık 2003'te, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Süleymaniye Kültür Merkezi'nde törenle sunulacak.

2004 yılında halk şairlerinin şiir kitapları degerlendirilecektir.
-Orhan Şaik Gökyay 2002 Şiir Ödülü Kadirlili Âşık Abdülvahap Kocaman İle Yusufelili Âşık Pervanîye Verildi.

-2003 yılında ise şair Ayhan İnal'a verildi..

  * Ömer Seyfettin Öykü Ödülü
 Gönen Belediyesi tarafından her yıl veriliyor. son katilim tarihi her yılın gününe denk düşüyor. yarışmaya katılacak öykünün 15 sayfayı geçmemesi gerekiyor ve yazarlar, birden fazla eserle yarışmaya katılamıyor. Ömer Seyfettin Öykü Yarışması’nda daha önce dereceye giren yazarların eserleri de yarışmaya kabul edilmeyecek. Yarışmaya katılacak yazarların, üzerinde rumuzu bulunan 5 kopya ile birlikte özgeçmiş, adres ve telefon numaralarını göndermeleri gerekiyor. Yarışmada derece alan eserlerin yayın hakki, Gönen Belediyesi ve Gönen Kaplıcaları İsletmesi A.Ş'ine ait olacak ve gönderilen eserler iade edilmeyecek.
  * Pamukbank Fotograf Ödülü
 200 yılında ilk kez verildi. yaşadıgı çagı yansıtan, sorgulayan, yücelten sanatçıları ödüllendirmek. fotograflara konu sınırlaması yok.
Ayrıntılı bilgi için: 0090(0212)275 14 41 / (dahili) 4515
  * Peyami Safa Roman Yarışması:
 Ötüken yayınevi tarafından 1974 yılında kuruldu. Yayımlanmamış romanlara verilmekteydi. 1975'yen beri verilmiyor.
  * Rıfat Ilgaz - Cide Edebiyat Ödülü:
 Cide Postası Gazetesi ve Çınar Yayınları Tarafından ortaklaşa kurulmuştur.
25 yaşından küçük kişilerin daha önce yayımlanmamış , en az dört formalık bir kitap olabilecek eserlerine verilmektedir. 1984 ve 1986 yıllarında verilmiştir. 1 Nisan tarihine kadar 5 Nüsha halinde, Kastamonu Mahalleevi, Cebrail Mahallesi, Şehitlik Sokak, No: 3, 37200 adresine gönderilmeli . ayrıntılı bilgi: 0090(366)2148228
  * Sabahattin Ali Hikaye Yarışması :
 Yeni Adımlar Dergisi tarafından 1973 yılında açılmıştır. 1975 yılında dergi kapanınca yarışma da sona erdi. 1980 yılında tekrar kurulan ve bir kitap oluşturabilecek, yayımlanmamış en az üç hikayeyle katılınan ödül sanatçının ölüm yıldönümü olan 2 Nisan'da verilir.
  * Sait Faik Hikaye Armaganı :
 
Şairin annesi Makbule ABASIYANIK tarafından, geliri oglunun
kitaplarının gelirinden karşılanmak üzere kuruldu. Her yıl şairin
ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs tarihinde, bir yıl önceki, yılın en
begenilen hikaye kitabına verilir.

  * Sanatseverler Dernegi Ödülleri :
 
Bir tiyatro ödülüdür. Ankara Sanatseverler Dernegi tarafından,
tiyatro mevsimleri sonunda ve sadece Ankara Tiyatrolarında oynanan
oyunlar çerçevesinde " en iyi rejisör ve oyuncu" armaganı olarak 1964
yılında kurulmuştur. 1996 yılından itibaren, tiyatronun degişik
dallarında da verilmeye başlandı.

  * Savaş Büke Gülmece Öyküsü” Yarışması...
 
ZOKEV’in (Zonguldak Kültür ve Egitim Vakfı) düzenledigi yarışma, 1998’de kaybettigimiz, Türk gülmece edebiyatına pek çok eser kazandırmış yazar Savaş Büke’nin anısına gerçekleştiriliyor. Amacı; gülmece öyküsü alanında yeni ürünler verilmesini saglamak, bu alanda ürün veren genç yazarları özendirmek olan yarışmaya daha önce ödül kazanmamış eserler katılabilir. Bir yazar, yarışmaya en çok üç öykü gönderebilir. Ürünler 5 nüsha halinde gönderilecektir.Yarışmaya katılanlar, eserleriyle birlikte özgeçmişlerini, açık adreslerini ve telefon numaralarını da ileteceklerdir. Yarışmaya katılan eserlerin yayın hakkı ZOKEV’e aittir. Yarışmada ödül alan eserlerle, seçici kurul tarafından yayınlanmaya deger bulunan eserler, ZOKEV tarafından “Savaş Büke’ye Armagan” adlı kitapta yayınlanacaktır.Son katılım tarihi: 3 Mayıs tarihidir. Sonuçlar Haziran'da açıklanır. Öykülerin yollanacagı adres:
ZOKEV- Cumhuriyet Cad. Papila İş Hanı Kat:3 Zonguldak. (Tel: 0372-253 74 59)

  * Sedat Simavi Edebiyat Ödülleri :
 
Sedat Simavi Vakfınca kurulmuştur. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat
Simavi Edebiyat Ödülleri çeşitli dallarda veriliyor. Son katılma
tarihi 30 Eylül. Geniş bilgi için: Sedat Simavi Ödülleri Sekreterligi,
Basın Müzesi, Divanyolu Caddesi, No: 84, 34410 Çemberlitaş-İstanbul
ayrıntılı bilgi için tel: 0090(0212)513 84 58 ++ 0090(0212)
513 08 75 | faks:0090(0212)513 84 57

  * Suat Taşer Oyun Ödülü :
 
1984 yılından beri, oyun dalında verilmektedir.
  * Sunullah Arısoy Türk Dili Ödülü
 
Kuşadası Egitim ve Geliştirme Vakfı, ozan M. Sunullah'ın adını ve
anısını yaşatmak için düzenledigi şiir yarışmasına 1 Ocak- 1 Eylül
tarihleri arasında yayınlanan tüm şiir kitapları ile şiir dosyaları
katılabiliyor. Çalışmaların 6 Nüsha olarak gönderilmeleri gerekiyor. Adres, Özgeçmiş
eklenmelidir. KEGEV, M. Sunullah Arısoy Türk Dili Ödülü, PK. 83
Kuşadası-AYDIN. Tel: 0090(0256)633 22 35 ++ 0090(0256)633 22 85 ++
0090(0256) 633 22 95
  * Toprak Şiir Ödülü :
 Ömer Faruk TOPRAK adına eşi tarafından 1980 yılında kurulmuştur.
1984 yılından itibaren 2 yılda bir ve tek yıllarda verilecegi açıklandı.
  * Türk Dil Kurumu Ödülleri :
 
Her yıl 26 Eylül Dil Bayramında verilmek üzere bir Bilim Ödülü ve
Sanat Ödülü koymuştur. 1976'ya kadar üç dala toplu olarak verilen
ödül, 1977'den başlayarak deneme, eleştiri ve gezi türlerinde ayrı ayrı verilir oldu. Yeni olarak da Masal ve Çocuk Yazını Ödülü kondu.

  * Türkiye İş Bankası Ödülleri :
 Her yıl çeşitli sanat dallarında 3 büyük ödül verilir.
  * Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armaganları :
 
  * Yaşar Nabi Nayır Edebiyat Ödülü :
 
30 yaş altındakiler katılabiliyor. Her yıl mayıs ayı başına kadar
ulaştırılması gerekiyor. Varlık dergisi, yaşar Nabi Nayır gençlik
ödüllü, Piyerloti caddesi, Ayberk apt. 7-9, 34400 Çemberlitaş-
istanbul.

  * UĞUR MUMCU ŞİİR YARIŞMASI/
 UĞUR MUMCU ŞİİR YARIŞMASI/ KARŞIYAKA CUMOK (Cumhuriyet Okurları)
Katilim Şartları: 1. Yarışma 18 yaşından küçükler katılamaz. 2. Konu seçimi serbesttir. 3. Yarışmacılar tek şiirle yarışmaya katılabilir. 4. Şiirler iki satir aralıklı olarak daktilo ya da bilgisayarla yazılıp dört nüsha halinde gönderilecektir. 5. Kısa bir özgeçmiş ve iletişim bilgileri de zarfa eklenecektir. 6. Yukarıdaki şartlara uymayanların şiirleri dikkate alınmayacaktır. 7. Başvurular, "UĞUR MUMCU ŞİİR YARIŞMASI Ege Sanat Merkezi 1721 Sokak, No: 20 Karşıyaka İZMİR" adresine yapılacaktır. 8. Son katilim tarihi 24 Ocak'tır.
  * Yazarlar Birligi Ödülleri :
 1980 yılından beri çeşitli dallarda verilmektedir.
  * Yeditepe Şiir Armaganı :
 Hüsamettin BOZOK tarafından, 1954 yılında, dergisi ve yayınları adına
kurulmuştur. Bir önceki yılın, seçiciler kurulunca en begenilen şiir
kitabına verilir. 13 sene sürdü ve sonra 10 yıl ara vererek tekrar
başladı.
  * Yunus Nadi Edebiyat Ödülleri
 
01 Nisan ile 31 Mart tarihleri arasında yayınlanmış ya da yayına hazır bir “kitap dosyası”yla kat ılınabilir.


  Vehbi Koç Ödülü
 Vehbi Koç Vakfı’nın koordinasyon ve finansmanını saglayacagı ödüller, her yıl egitim, saglık veya kültür alanlarından herhangi birinde en başarılı olan KİŞİ veya KURUM’a verilecektir. Vehbi Koç Ödülü’nün ilki 2002 yılında Kültür alanında yaptıgı çalışmalardan dolayı Topkapı Sarayı Müze’sine 2003 yılında Egitim alanında yaptıgı çalışmalardan dolayı Anne Çocuk Egitim Vakfı’na (AÇEV) verilmiştir. 2004 yılında ise Saglık alanında Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’ne verilen Vehbi Koç Ödülü 2005 yılında Kültür alanı Edebiyat alt başlıgında Fazıl Hüsnü Daglarca'ya verilmiştir.
Ayrıntı Edebiyat http://www.ayrinti.net/

'Hükümet kulpları' hep kaybediyor

1/6/2008 · Kategori: Arastirma

'Hükümet kulpları' hep kaybediyor

'Hükümet kulpları' hep kaybediyor
Türkiye'de ülkeyi idare eden bürokrat aydınlarla, eğitim görmemiş halk arasındaki uçurumun temeli Selçuklu'ya dayanıyor. Halk, bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor. AKP'nin seçimdeki başarısında Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının halkla kurduğu yakın ilişkinin payı büyük

04/09/2007 (838 kişi okudu)

İLHAN BAŞGÖZ (Arşivi)

22 Temmuz seçimlerinden AK Parti büyük bir başarıyla çıktı. Başarıya çeşitli yorumlar getirildi. Ekonomi dendi, muhtıra dendi, dış güçlerin desteği dendi, yoksulara gıda dağıtımı dendi. Bunların seçim zaferinde payı olabilir de olmayabilir de. Bu beni ilgilendirmiyor. Başarının, bence en önemli nedenine İstanbul'dan üç işçi parmak bastı. Bir televizyon kanalına konuşan bu vatandaşlar dedi ki "Başbakanımız yoksul bir gecekonducunun evine gitti, onlarla iftar yaptı. Bunun için AK Parti'ye oyumuzu verdik."
Bu izah sosyal yapımızdaki köklü bir ikiliğe parmak bastığı için de önemli. Bu ikilik idare eden bürokrat-aydınlarla, 'elitistlerle' idare edilen eğitim görmemiş halk arasındaki derin uçurumdur. Halkımız bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor. Başbakan'ın, bir gecekonduya gidip, yoksul bir aileyle sofraya oturarak, bulgur bulamaç, Allah ne verdiyse yemesi bu uçurumun aşılması anlamını içeriyor.
Halkla, eskilerin deyimiyle, kara budunla, idare edenler arasındaki kopukluk çok yanlı bir kopukluktur. Bu bir eğitim sorunudur, bir gelir dağılımı, bir giyim kuşam, bir davranış, bir inanış ve gelenekler yumağı ve bir hayat görüşü sorunudur. Yukarıdakiler halkı hor görmüş, beğenmemiş, onlara katılmamıştır. Halk da bu efendilere ısınamamış, onları sevmemiş, onlardan uzak durmuştur. Aydın bürokratların halktan uzaklaşmasının tarihi çok eski, bu kopukluk ta Selçuklu İmparatorluğu ile başlıyor. Selçuklular göçebelikten çıkıp, Anadolu'da yerleşik tarım ekonomisine dayanan bir imparatorluk kurunca, günlük işleri kayda geçirecek, vergi defterleri düzenleyecek, haberleşmeleri idare edecek kâtipler gerekmiş devlete.. Kendilerinde bulunmayan bu yazıcıları Selçuklular, İran'dan getirmişler. Onlar da Türkçe bilmiyor, Farsça konuşuyormuş Böylece Farsça bir yandan edebiyat ve devlet dini haline gelirken, bir yandan da köylü ve göçebeden uzak, yabancı dil konuşan bir sosyal sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuş. Ama, Karamanlı Türkmenler, biz 'Âlâ ve edna bilmezüz, suyun geldiği yere yukarı, aktığı yere aşağı derik' söyleminden vazgeçmemiş, anadillerini konuşmaya devam etmişler. Birbirinden uzak bu iki kültür kendi sanat erlerini de yetiştirmiş. Mevlana Farsça yazmış, Yunus Emre Türkçe yazmış. Bunun için Karamanoğlu Mehmet Bey Konya'yı ele geçirince Türkçenin devlet dili olmasını 'dergâhta ve bargâhta' Türkçe konuşulmasını emretmiş. Bu, bilinçli bir Türkçecilik değildir. Kendisi de, Konya sarayını basıp alan 'keçe çizmeli ve kızıl külahlı Türkmenler' de Farsça ve Arapça bilmiyorlardı.

Osmanlı'da da aynı ikilik
Bu kültür ikiliği Osmanlı imparatorluğu'nda da devam etti. Orada idare edenler, yani ehl-i seyf (kılıç tutanlar) ve ehl-i kalem (kalem tutanlar) ile köylü, göçebe ve reaya arasında aynı karşıtlık, aynı kopukluk yaşandı. Osmanlı bürokrasisini eğiten medresede Türkçe okutulmuyordu, edebiyat dili Farsça, bilim dili Arapça idi. Osmanlı aydınları halka 'eşşek' Türk derlermiş,"Hak Türk'e irfan çeşmesini haram etmiştir" derlermiş. 1482 tarihini taşıyan bir yazmada şu ifadeler var: "Kırk turp bir Türke, hayf (yazık) ol turpa". "Hayf ol kürke ki bit düşe, hafy ol eve ki Türk düşe" (Kitab-ı Atalar. Velet Çelebi İzbudak, İstanbul 1936).
Divan şairi, eserini halk severse dermiş ki: "Acaba ben ne kusur ettim ki şiirimi halk beğeniyor?" Köprülü'nün kitabında bu aşağılayıcı ifadelerin başka örnekleri de var. (Köprülü, Âşık Tarzının Menşe ve Tekamülü, Edebiyat Araştırıları'nın içinde, TTK yayını 1966) BunlarınTürk dedikleri, imparatorluğun bütün yükünü omuzlarında taşıyan köylü ve göçebedir.
Tanzimat aydınları, pratik bir gerekçe ile bu ikiliği kırmak istediler. Halk yazdıklarını okumuyor, anlamıyordu. Anlaşılır ve sade bir Türkçe ile yazarlarsa eserleri daha çok okunacaktı. Bunun için Ahmet Midhat Efendi bu kopukluğu bir dil sorunu olarak görüyordu:
"Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan'dan bir Türk, Necid'ten bir Arap, Şiraz'dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı bunlara okusak, hangisi anlar? Şüphe yok ki hiçbirisi anlamaz. Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri, ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün 700 kişi anlayabilmekte ise, yarın mutlaka 7 bin kişi anlar. (Levent, Agâh Sırrı. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri TDK yayını 1972)
Ama sorun sadece bir dil sorunu değildi. Ziya Gökalp daha 1910'larda, bu halk-aydın ikiliğini doğru gözlemlemiştir. Onun görüşü şöyle özetlenebilir: Memleketimizde biri resmi, biri halk lisanı olmak üzere iki lisan, biri aruz biri hece olarak iki vezin, biri Farabi tarafından Bizans'tan kopya edilmiş, biri halk musikisi olmak üzere iki musiki ve biri Osmanlı biri Türk ahlakı olmak üzere iki ahlak anlayışı vardır. Türk halkına ait olan her şey güzel, Osmanlı'ya ait olan her şey çirkindir. Gökalp soruyor: Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir? Çünkü Osmanlı kültürü Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatını ulusal menfaatın üstünde gördü." (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları Varlık Yay 1966. ). Gökalp'in bu ikiliğin sebebi hakkındaki yorumuna, yani Türk olan her şeyin güzel, Osmanlı olan her şeyin çirkin olduğu görüşüne katılırsınız, katılmazsınız, ama gözlemi doğrudur.

Meşrutiyet efendi!
1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihat Terakki Cemiyeti, Anadolu'ya konuşmacılar gönderiyor. Bunlar, halka Meşrutiyet'in önemini anlatacaklar. "Artık meşrutiyet ilan edildi. hürsünüz, azınlıklarla kardeşsiniz, haksızlıklara uğramayacaksınız." Konuşmayı dinleyen bir köylü vatandaş diyor ki "Duyduk beyim. Meşrutiyet efendimiz İstanbul'da çıkmış, ama daha bizim buralara gelmedi."
Bu halk ve bürokrat ikiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında pek belirgin olarak ortaya çıktı. Ankara'da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi halka beyannameler yayımlayarak savaşın haklılığını anlatacaktı. Fakat camilere asılan bu beyannameleri halk anlamıyordu. Bunun için Meclis'te bir Sadeleştirme Komisyonu kuruldu, başına da Mehmet Akif getirildi. Bu komisyon 'havas' Türkçesini halk Türkçesine çevirecekti. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki dil reformunun nedeni bu halk-aydın kopukluğudur.
Cumhuriyet'i kuran asker ve sivil bürokratlar, çağdaş bir cumhuriyetin temelini atmışlar, halkın hâkimiyeti esasına dayanan bir devlet kurmuşlardır. Ama, onlar da bu ikiliği yok edememiştir. Yeni idareciler arasında, gerçi, zaman zaman Çankaya'dan kaçıp halka katılan, onlarla zeybek oynamaktan, güreş tutmaktan zevk alan, Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider vardı. Nafi Atuf Kansu gibi sıkıldıkça Bend Deresi'ndeki bir halk kahvesinde oturarak kendini acerleyen idareciler vardı. Ama, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, benim öğrencilik yıllarımda, Atatürk Bulvarı'ndan omuzlarında heybeleri ile köylülerin geçmesini yasak etmişti. Demokrat Parti kurulana kadar bu ikilik Cumhuriyet aydınlarına batmadı. Ama Demokrat Parti kurulup da, halka yakın durmaya başlayınca bu durumun saklanacak yanı kalmadı. Hükümet kulpları Demokrat Parti'yi eleştirirken 'Menderes başımıza bakkalı çakkalı, ocak bucak başkanı cahilleri söz sahibi etti' diye kızarlardı. Ama bakkala çakkala dayanan partiler her zaman seçim kazandılar, bürokrat-aydınlar bir daha tek başlarına iktidar olamadılar. Bundan, bir ölçüde Ecevit'in ortanın solu ideolojisini ayrı tutmak gerekir. Ecevit'in halka inmesinde, ekonomik görüşleri kadar, İnönü ve Feyzioğlu gibi hükümet kulplarına karşı gelmesinin payını unutmamak lazım.

Eğitimliler halka uzaklaşıyor
Bu ikilik bizim memleketimizde eğitimle ters oranlı görünüyor. Daha iyi, daha yüksek kurumlarda eğitilenler halktan daha uzak duruyorlar, daha az eğitilenler halka daha yakın oluyorlar. Gökalp bu konuda da haklı. O diyor ki, yeni okullar da, medreseler de öğrencinin ahlakını bozuyor. 'Turkish Political Elite' adlı çalışmadan öğreniyoruz ki Cumhuriyet Halk Partili milletvekilerinin egitim dereceleri, yabancı dil bilgileri, dış ülkelerle temasları Demokrat Parti milletvekillerinden çok yüksek. (Frederick Frey. The Turkish Political Elite. M.I.T. 1965) Benim bu açıklamalarımdan 1950'den sonra memleketi idare eden partilerin siyasi görüşlerini, ekonomik programlarını, demokasi ve özgürlükler anlayışını benimsediğim, Cumhuriyet devrini karaladığım anlamı çıkarılmamalıdır. Ben o devrin büyüklüğünü, uluslar arasındaki saygınlığını kanun ve idare anlayışını yaşadım.
Sorun bugün de aynı. Daha iyi eğitilmiş, hükümet kulpları halkla bütünleşemiyor. Sıradan vatandaşların bir toplantısına katılıp, kahvesine varıp, onunla hemhal olmaktan çekiniyor. Halka seçimden seçime parti otobüsünün üzerinden yüzünü gösteriyor, sesini duyuruyor. Buna karşılık Başbakan bir gecekonduda yemek yiyebiliyor, bir camiye varıp sıradan bir vatandaşın yanında başını toprağa koyabiliyor. Bu secdeye varmayı dinsel bir davranış olarak değerlendirmiyorum.
Bu davranışı halkın seviyesine inmek, ona yakınlaşmak, onunla beraber
olmak anlamında önemsiyorum. Seçimlerde bu denli halka yakınlığın büyük bir rol oynadığına, işçi vatandaşlarımız gibi, ben de inanıyorum.

İlhan Başgöz: Folklor araştırmacısı, yazar

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

4/4/2008 · Kategori: Arastirma

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

Adnan Binyazar



‘Don Quijote’yle1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy Enstitüsü’nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu... bizi mutlu etmeye yetiyordu. Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ idi.
Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı. Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952 yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2 okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki, coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya taşırıyordum.
Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı, belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler, okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara da okudum. Don Quijote’nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ‘asilzade’liğinden soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir yerinde de dendiği gibi, Don Quijote’yi ‘çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor’du.
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote’nin düşünsel evreninde ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante’ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da, Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki, kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ‘Rosinant’ bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı olduğu sanılan ‘Quesada’ diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede Sancho Panza’ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik. Her gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam bir Sancho’ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi, kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de, seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra’lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde ise ben, kendini okumaya kaptırmış ‘divane’ bir Don Quijote’ydim... Eğlentili günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote’yi yanımdan hiç ayırmadım. İspanya’ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim. Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote’den hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli yaşlara gelip toplumları ortak ‘gülüşler’de, coşkularda, acılarda buluşturan kitaplar okudukça, sorun’un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına bırakarak, ‘deneme’nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca varmaya çalışacağım.
Don Quijote’nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır’da bugünkü biçimini aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla İspanya’ya geçen Binbir Gece Masalları’yla akrabalığına bağlanabilir miydi? Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ‘soru’nun, toplumlararası kültürel iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu olur diye, ancak Borges’in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu anlamına gelen ‘Orient’ sözcüğünü ‘or’ (altın) köküne bağlayarak açıklayan Borges, bence ‘doğunun [kültürel] zenginlikleri’ konusuna, ucunu kendi sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları’nı bu bağlamda önemli bulduğu ‘on önemli eser’ arasında sayınca, bu ‘altın çivi’nin de değeri anlaşılıyor.
Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu’ya düzenledikleri Haçlı Seferleri’nin (1095-1291) Avrupa’ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa 196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs’ün alınmasına, Bizans’ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans’ın başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa’lar zaman zaman bunun ateşini yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes Saavedra da Papa V. Pius’un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı Seferleri’nden birine katılmak üzere İtalya’ya kaçmış, 1571’de katıldığı İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların eline düşen, uzun süre Fas’ta, Cezayir’de Mağriplilerle birlikte yaşayan Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719’da Life and Strange Surprising Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Şaşırtıcı Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Jonathan Swift’in Güliver’in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote’ye yakınlık gösterir. Avrupa’da çağdaş romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece Masalları’ndan beslendiği ileri sürülebilir. ‘Robinsonad’ diye adlandırılan serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları Fransızcaya 1704’te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.
Don Quijote’de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır. Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, “Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan ve 16. yy.’da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı bu doğu öyküsünün kahramanıdır.” Don Quijote, “... güzel Şerife, şimdi güzel Dulcinea del Tobosso’dur,”5 diyerek Don Quijote’yle bu anlatılar arasındaki bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ‘Don Quiojete’nin anlatıcısı’ olarak sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote’nin kaynaklarını Doğu öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor. Salamanca’da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho’ya, Don Quijote’nin başından geçenlerin, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote’nin, bunun ancak ‘bilge bir büyücü’ tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, “Bilge ve büyücüyse, hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur?”6 der. Don Quijote, Sancho’dan onu Sansón’la buluşturmasını ister. Sansón’un, ona, “Yüce kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın; Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.” demesi üzerine, Don Quijote, “Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu, doğru mu?” diye sorar; Sansón da, “O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve Valencia’ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers’te bile basıldığı söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil olmamalı.” diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid Hâmid Badincani’yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: “Seyyid7 adına bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler’in hepsi düzenbaz, sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi kendilerinden.” (s. 466).
Don Quijote’de birer bölüm oluşturan “Münasebetsiz Meraklının hikâyesi” (I, 33-35; s. 280-318), “Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır” (I, 39-41; s. 338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece Masalları’na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, “Esirin öyküsü”nde İspanyol’la Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip bilmediği kesin olmasa da, Cervantes’in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat’ın, öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: “Emin olun yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini, değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf, dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.” (s. 367).
Bu sözlerde, Şehrazat’ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca, büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote’nin dünyasına girebilmesi, onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal, “En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır” sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o, yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz. Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes’in Don Quijote’nin önsözünde,9 “Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?” diye sorması, ondan dört yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal’i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Cervantes, soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan, yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular; Aristoteles’ten, Platon’dan, bütün filozoflar gürûhundan,” deyip çağının yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra, yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ‘zambağın da çayır otundan tez çürüdüğünü’ söyleyeceğini nerden bilecekti?..
Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla, bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına, ‘halk denilen eski kanun koyucu’nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ‘çok esprili ve bilgili dostu’, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal sınırlarını şöyle çizecektir: “Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey başarmış olmazsınız.”10 der.
Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote’nin karşısına Sancho Panza’yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan ‘halk’ı simgeleyen Sancho’yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote’nin de, Sancho’nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez. Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır. Cervantes, Don Quijote’yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. “Yeldeğirmenleri”ni dev gibi görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote’nin, “... büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını elimden almak için,” diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme. Koyun sürüsünü düşman orduları sanan Don Quijote, “Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?” diye onu uyaran Sancho’ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: “Düşmanım olan o kurnaz büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar olacaklar...” (s. 151).
Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote’den dört yüz yıl sonra, en üst düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ‘ünlü falcılar’ı sokarken, Cervantes’in o yüce ‘kanun koyucu’nun ruhundan yarattığı insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho’nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen koruyucu bir kabadayı...

I. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ‘Don Kişot’ deniyordu. Reşat Nuri Güntekin’in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu’nun tama yakın çevirisi de bu adla yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot’u İspanyolca yazımıyla (‘Don Quijote [okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran’dır.
II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır.
III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus...
V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul - Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
VI. 6 Badincan İspanyolcada ‘patlıcan’ anlamına gelir. Sancho burada ‘patlıcan’ diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima ediyor (s.465). Hemen ardından, Don Quijote de, “Bu bir Mağripli ismi,” diye bunu doğruluyor.
VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466).
VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma’ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik olan Cervantes’in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya’yı öyle gösterdiği düşünülebilir.
IX. 9 La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38.
10 Agy., s. 41.

 

Don Quijote’nin Evrenselliği

Germán Gullón


Herhangi bir görsel imgesi günümüze gelememiş bir adamın, Miguel de Cervantes’in edebî değerine ve sık sık benzetildiği Mahzun Yüzlü Şövalyesine ilişkin sayısız eleştirel yaklaşım mevcuttur. Bu dâhinin ürünü, insani bir ikilemin ortaya çıktığı her durumda başucu kitabıdır.
Don Quijote tarihsel gelişim içinde var olan, kendisini aşan kaderin esiri olarak yaşamak yerine kendi gerçeğini yaratma gereği duymuş çağdaş insanı temsil eder; güçlü bir estetik bilinç, bu çabaya tanıklık eder. Bu gerçeğin kabul edilmesi uzun zaman aldı, çünkü Cervantes uzmanları biyografisinin ayrıntılarını, eserinin satır aralarını inceliyor, dar bir bakışla kadın konusuna eğiliyor ve büyük bir yazarın dalgınlıklarını edebî hata olarak niteliyorlardı. XVII. yüzyılın akılcı ve barok akımlarının Cervantes’in eserinde birbirini tamamladığını daha sonra öğrendik; akılcılık, gerçeğe ilişkin çok sayıdaki insani bakış açısını ortaya koyuyor, barok yaklaşım ise rüyaların, duyu yanılgılarının ve çılgınlıkların dünyayı ele geçirilemeyen bir ortama, belki üstün bir varlığın düşüne (Pedro Calderón de la Barca) dönüştüren imgelemin derinliklerine dalıyordu.
XVII. yüzyılda İspanyolca evrensel bir dil olduğundan eserin ilk cildi (1605) büyük rağbet gördü ve Thomas Shelton tarafından İngilizceye (1612), César Oudin tarafından da Fransızcaya (1614) çevrildi. O sıralar gerçeğe aykırı maceraların anlatıldığı bir kitap olarak görülüyordu. Boccacio’nun Decameron’uyla ünlenen anlatı türünü güldürü tarzında sürdüren şövalye öyküleri. Görkemli ikinci cildin yayımlanmasından (1615) sonra bile, yorumcular aklı, imgelemi, rüyaları, mantıksızlıkları ve kitapları aracılığıyla yaşadığı dünyaya bir anlam vermeye çalışan insanın temsiline imkân sağlayan anlatı yapısının doğuşunu fark edemediler. Bu yapı, romantizm döneminde modern roman olarak adlandırılacaktı.
Don Quijote’nin, XVII. yüzyılda yaygın olan bir alışkanlıkla yüksek sesle okunması, güldürü ağırlıklı yorumu pekiştiriyordu; sıska şövalyeyle şişko silahtarın maceralarıyla, başlarına gelen felaketlerle neşelenen dinleyiciler dinlemeye doyamıyorlardı. Tekrardan, tıpkı duaları dinledikleri gibi düşünmeden dinlemekten hoşlanıyorlardı. Bununla birlikte yazar aynı zamanda yenilikçi bir okuma biçimi öneriyor, anlatılan yenilikleri, insanın içinde yarattıkları etkiyi keşfetmekten hoşlanan sessiz ve meraklı bir okur gerektiriyordu.
Don Quijote’nin, Quijotizmin özünü keşfetmemiz için XVIII. yüzyılın da geçmesi gerekti; hem akılcı, hem de neoklasik akımlar eseri fazlasıyla katı bir anlayışla inceliyordu, bununla birlikte eser, güldürücü niteliğinin ötesinde yorumlanmaya başladı. Yine de, kitabın özüne ilk isabetli yaklaşım, onu kendi mahremiyetini keşfederek yaşayan bir varlık olarak algılayan, XIX. yüzyıl romantiklerinden büyük Alman eleştirmen ve şair Heinrich Heine’den geldi. Bir başka Alman romantiği, Friedrich von Schlegel ise Cervantes’in bilinçli sanatçı ve özgün yaratıcı yönünü keşfederek onu Shakespeare ve Goethe’yle kıyasladı.
XIX. yüzyıl boyunca Cervantes’in sayısız hayranı ve izleyicisi oldu: Ruslardan romanı Hamlet’le kıyaslayan İvan Turgenyev; romanın başkişisini, içindeki kahramanla bir arada yaşayan sıradan adam olarak açımlayan İtalyan Piero Manzoni ve Fransızlardan Balzac’la Stendhal daha okumayı öğrenmeden kitabı ezbere bildiğini belirten Fransız Gustave Flaubert. Flaubert’in Mademe Bovary’sinde hem kahraman, hem de kitabın üslubu Cervantes’e çok şey borçludur. Devrini doldurmuş kitapların, bu kez şövalye romanlarının değil, romantiklerin yerini yeni bir türle doldurarak kahramanlarını güncelleştirmeyi, karmaşık anlatı yapıları kurmayı Cervantes’ten öğrenmiştir. Hatta XX. yüzyılda Luigi Pirandello bile, yazarını arayan kişilerini Cervantesçi anlayışla, Pedro Ustanın kukla oyununu örnek alarak oluşturdu. Düşünür Friedrich Nietzsche ve Thomas Mann, Cervantes’in etkisinin ağırlıklı olarak hissedildiği diğer XX. yüzyıl yazarlarıdır.
İspanyol yazarlarından Leopoldo Alas Clarín ve Benito Pérez Galdós, hem kitabın ruhu hem de sanatsal üslubu bakımından Cervantes’ten büyük ölçüde etkilenmiştir. Kahramanı pekâlâ “mahzun yüzlü kadın” olarak adlandırılabilecek Tristana (1892), Cervantes roman geleneğine sıkı sıkıya bağlı, döneminde kadınların kaderini ele alan bir eserdir. Marcelino Menéndez Pelaya Cervantes’in büyüklüğünü kavrayamamış, veriler ormanında kaybolmuştur. Juan Valera da öyle. İkisi de Cervantes’i cahil bir dâhi olarak görmüştür.
XX. yüzyılda, 1898 yenilgisinin ardından yazarlar Don Quijote’ye dönüş yaptılar, ancak bu kez amaç, görkemli bir İspanya’nın köklerini aramaktı. Bu yazarlardan birkaçını sayacak olursak: Miguel de Unamuno (Don Quijote’yle Sancho’nun Hayatı), Azorín (Don Quijote’nin Yolu), José Ortega y Gasset (Don Quijote Üzerine Düşünceler), La Mancha’lı şövalyenin yaratıcılığının takdir edilmesini sağlayacak unsurları ortaya çıkardılar; eserlerinde bu yaratıcılığı yücelten Américo Castro (Cervantes’in Düşüncesi) Miguel de Cervantes’in yeni bir Hıristiyan olduğu yollu çok tartışılan düşüncesine, daha sonraki Cervantes yorumlarına yol gösteren bir düşünceyi ekledi: Don Quijote’nin deli olmadığını, komedi yerine gülme ve alaydan söz edilmesi gerektiğini, özellikle de romanda kendi kendini yetiştiren, hayatının gidişatını değiştirebilen bir insanın anlatıldığını ileri sürdü.
Jorge Luis Borges, Miguel de Cervantes’in anısına yazdığı ölümsüz, muhteşem öyküsü “Pierre Menárd, Don Quijote’nin Yazarı”nda bir bilgine Cervantes’in büyük eserini kelime kelime baştan yazdırdı. Bu ütopik temrinle okuru, Cervantes’in kelimelerinde saklı imgesini tasarlamaya teşvik etti.

İspanyolcadan çeviren: Roza Hakmen


"KARŞIYAKA'DA İZMİR'İN GÜLÜ" / Çetin YETKİN

26/1/2007 · Kategori: Arastirma

"KARŞIYAKA'DA İZMİR'İN GÜLÜ"


    Köşkte o gece yine Saz Heyeti var. Atatürk'ün sevdiği şarkılar, türküler birbirini izliyor:

    "Cânâ rakibi handan edersin"
    "Kaçma mecburundan ey ahuyu vahşi ülfet et"
    "Habgâhı yâre girdim arz için ahvalimi
    Bir perişan halini gördüm unuttum halimi"
    "Mani oluyor halimi takrire hicabım"

    Gazi, rakısını yudumlarken sıra,
    "Vardar ovası, Vardar ovası"na ve arkasından da,
    "Manastırın ortasında var bir havuz,
    canım havuz"
türküsüne geldiğinde o da söylüyordu artık.

    Coşkulu, keyif dolu bir gece.

    Gazi'nin saza katılmasına ara verdiği bir anda bu kere, "Karşıyaka'da İzmir'in gülü" nün ezgisi doldurdu salonu. Ama onun yüzü asılmıştı birden. Susturdu sanatçıları:

    "-Biz o gülü çok kokladık!..." (19)

    Bir keresinde de evlenme konusu açılmıştı sofrada. Her zaman mutlu evliliklerden yana olmasına karşın diyecekti ki:

    "-Biz de bir zamanlar marifetmiş gibi evlenmiştik. Merasimlerle evlenmeyi bir marifet saymıştık." 20

    Belki böyle dediğinde Azerbaycan Elçiliği'nde 4 Ocak 1923 gecesi verilen yemekte eşe dosta evleneceğini açıkladığında ne denli mutlu olduğunu içi burkularak anımsıyordu:
    "-Evleniyorum."

    Herkes şaşkın:
    "-Ciddî mi Paşam?"
    -Ciddî efendim, ciddî, kat'î ve mukarrer. Evleniyorum."

    Ağaoğlu Ahmet Bey sormuştu:
    "-İzmir fatihinin kalbini fetheden bu bahtiyar kim?"
    "İzmirli bir kız!" (21)

    İzmirli bu kızla, Latife Hanım'la, evleneceğinden öylesine mutluydu ki!

    Evlendikten sonra da İzmir'li kızı hep övmüş, yüceltmişti. Gelecek günler için umut doluydu gönlü. Öylesine ki, aynı yılın Mart ayının 13'ünde Adana'ya giderlerken bu evliliğe ne denli önem verdiğini açıklarken diyecekti ki:
    "-Ben sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım.. ," (22)

    Ama kolay mıydı Gazi Mustafa Kemal gibi bir adamın eşi, kadını olmak! Hele çok değişik bir çevreden gelen, eşini yönlendirmek sevdasına kapılan Latife Hanım için!... Onun bu tutumu evliliklerinin daha ilk günlerinde belirginleşmekte gecikmeyecekti. Gazi, aynı yurt gezisinde topu topu bir hafta sonra, Konya'dan ayrılacakları sırada, söylevini temize çekip getiren İsmail Habib'e ikramda bulunmak için Latife Hanım'a,

    "-Çocuğa bir kadeh rakı getirsinler." dediğinde, kuşkusuz gerekçeler yaratarak Gazi'nin içki içmesini önlemeyi düşünen Latife Hanım'dan:

    "-Geceyarısı hareket edilecek diye bütün şişeleri tirene yollamıştık." yanıtını alınca eşinin ne denli sinirlenebileceğim hiç düşünememişti Latife Hanım, bu gibi davranışlarının sonucun ne olabileceğini hiç kestiremeyecekti de. (23) Hatta iki yıl sonra yine Konya'da, Gazi, yanında Fahrettin Altay Paşa, maiyetinin ve arkadaşlarının kaldıkları Konya istasyonu yanında bulunan Bağdat Oteli'ne giderek onlarla tam tatlı bir sohbete daldığı sırada, birden kapı açılacak, içeri dalan Latife Hanım, herkesin şaşkın bakışları altında:

    "-Kemal, buraya geldiğini haber aldım, evde çay hazırlatmıştım, seni almaya geldim" demekte bir sakınca görmeyecekti. Eşinin:

    "-Peki hanımefendi, buyurun gidelim." derken de benzinin nasıl attığının, nasıl herkesin içinde küçük düşürüldüğü duygusu içinde olduğunun hiç ayırdında olmayacaktı bile. (24)

    Ya da Tokat'ta bu ilin mebusu Mustafa Bey'in evinde kaldıkları gece olanlar... Latife Hanım, sofrada sohbet daha yeni yeni koyulaşırken ille kalkıp odalarına gitmeleri için tutturmuş, Gazi bir süre eşini oyalamış, ama sonunda Latife Hanım hiddetle kalkıp yalnız başına üst kattaki odalarına koşarcasına gitmişti. Dahası, bu kere de yukarıdan tahta döşemelere ökçeleriyle indirdiği darbelerin sesi gelip durmuştu. Ta yorgun düşüp de gücü tükenene değin!...,

    Gazi'nin tepkisi ise şu sözlerinde somutlaşacaktı:
    "-Hayatımda yaptığım hatalardan biri evlenmektir." (25)

    Oysa, Mustafa Kemal'in önceleri evlilik üzerine hiç de olumsuz düşünceleri yoktu. Örneğin, 1913 yılının Temmuz'unda arkadaşı Fuat Bulca'nın evlenmesi nedeniyle ona yazdığı mektubunda diyordu ki:

    "Yaşam kısadır. Bunu kutlamak ve taçlandırmak için insanların genellikle akla yakın gördükleri yol evliliktir.....İnkâr edilemeyecek bir gerçektir ki insanlar ve yaşam kadınsız olamaz. Evliler, yaşamın çok gerekli bir davranışına uymuş, tüm düşünce ve umutlarını bir amaç, bir düzen ve bir hedefe yönlendirebilecek akılcılığı göstermiş olur....." (26)

    Ama, mektupta bir tümce daha var:
    "...talih, karı ve kocanın ruh ve kalplerine uyum versin".
    Talih, bu uyumu ondan esirgeyivermişti işte.

    Latife Hanım, yaşamını birleştirdiği adamın, o kadar çok sevdiği anasının bile uyarılarına katlanamayacak bir kişilikte olduğunu bilmeliydi. Onun 10 Nisan 1926'da Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanmaya başlayan anılarında yer alan şu satırları okuduğunda Latife Hanım acaba nasıl bir duyguya kapılmıştır? Kim bilebilir?

    "Çocukluğumdan beri bir tabiatım vardır, oturduğum evde ne ana, ne kızkardeş, ne ahbapla bulunmaktan hoşlanmam. Ben, yalnız ve bağımsız olmayı, çocukluktan kurtulduğum günlerden başlayarak daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var: Ne ana -babam çok erken ölmüş-, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın, kendi tutum ve düşüncelerine göre, bana şu veya bu tavsiye ve nasihatta bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki, sağdan soldan, pek saf ve samimî uyarmalardan yakalarını kurtaramazlar. Bu durum karşısında, iki davranıştan birini seçmek zorunludur; ya başeğmek, ya da uyarı ve öğütleri hiçe saymak... Bence ikisi de doğru değildir. Başeğmek nasıl olur? En aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarılarına başeğmek, geçmiş zamana dönmek değil midir? Başkaldırmak, faziletine, iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam." (17)

    Latife Hanım, Gazi'yi anlayamamıştı hiç. Çankaya'da görüşlerine değer verdiği komşuları Velet Çelebi'nin;

    "-Kızım! Sen bir kocayla değil, bir kaplanla evlendin. Kaplana gem vurulmaz..." uyarısını (28) hep göz ardı etmişti.

    Salih Bozok'a İzmir'den mektup yazarak Gazi'nin kendisini bağışlaması için aracılık etmesini istediğinde artık çok geçti:

    "Salih Bey, bundan üç yıl önce bana karşı babalık vazifesini ifa edeceğini babama vaat etmiştin. O şimdi Avrupa'da, işlerine mani olmamak için, burada olduğumu haber bile veremedim. Artık bir teessür yığını gibi her tesadüf ettiği koltuğa çöken bir annem ve ihtiyar halinde benim yüzümden fena bir muameleye duçar olmuş olan bir büyükannem var. Öksüzüm. Kimsem yok. Onun için ikinci babalık vazifesini deruhte eden ve sözünün eri olan Salih Bey'e yazıyorum. Git Paşa ile görüş. Ben kocamdan eminim. Çünkü kadirşinastır. Yüksek ruhludur. İnsandır. Aramızdaki gerginliğe nihayet vermesini, güzel bir mazinin vereceği kuvvetle rica et. Ben kendisine yazdığım mektupta seni refikanla göndermesini rica ettim. Bir haftadır uykusuz, gıdasız, idama mahkumum. Esbabı [nedeni] çocukluk. Halbuki çocuklar bu ağır cezadan muaftır." (29)

    Ama kendisiydi o duygulu, ince, hoşgörülü, bağışlayıcı insanı bu kerte çileden çıkaran

    Şu yazgıya bakın ki, o buyurgan, varlıklı bir aileden olmanın verdiği özgüvenle Gazi'yi kendince çekip çevirmek, yaşamını değiştirmek isteyen Latife Hanım, ayrılmalarının üzerinden çok geçmeden, hakarete uğrarım korkusuyla sokağa çıkamadığını, tanıdıklarının da kendisinden yüz çevirdiğini bildirerek ondan yurt dışında bir elçilikte kâtiplik gibi bir göreve atanmasını isteyecekti... (30)

    Gazi'ye gelince, üzüntü içindeydi, "Bağrı yanık bülbüle döndüm" türküsünü çaldırarak ağladığı yakın çevresi arasında söylenir olmuştu. İşte tam bu sıralarda, ailesini Selanik'ten tanıdığı sarı saçlı, mavi gözlü genç bir öğretmen kıza, Afet'e, yine İzmir'de rastlayacak, onu korumasına alacak, gönül acısı hafifleyip dağılacaktı. (31)

    Ama bir kez daha evlenmeyi hiç düşünmeyecek. Gönlü kırılmıştı bir kere.

    Köşk'te çalışanlar evlendiklerinde onlara para yardımı yapardı. Bir gelenekti bu. Memurlardan Suat Dinçmen evlendiğinde bu gelenek bozulacaktı. Çünkü Dinçmen ikinci kez evleniyordu:

    "-Ben, ikinci defa evlenen enayiye para vermem!" (32)

    Bu sözlerinde ikinci bir evlilik yapmayı us dışı bulmasında kendi mutsuz evliliğinin etkisini görmemek olanaksızdı.

    Ve, yıllar önce Fuat Bulca'ya yazdığı o mektuptaki şu satırlarda evlenmekten kaçınanlardan söz ederken kendi geleceğini öngörmüş değil miydi?

    "Bu genel kurala uymayanlar çok azdır. Bunlar da ana kuralın kötülüğünden değil, tam tersi, bu güzel kurala uymaktan kendilerini önleyen nedenlerin tutsakları olduklarından, belki evlenmekten korktuklarından çok, karayazılı olanlardır."



Dipnotlar
19 SADİ YAVER ATAMAN, Atatürk Ve Türk Musikisi; Kültür Bakanlığı yyn., Ankara, 1991, s.70. 20CGRANDA,s.ll5. 21 İH.SEVÜK: s.20.
22 a.y.,s.29.
23 a.y.,s.35.
24 FAHRETTİN ALTAY: 10 Yıl Savaş (1912-1922) Ve Sonrası; İnsel yyn., İstanbul, 1970, s. 389.
25 ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR: Tek Adam - Mustafa Kemal, CM: 1922-1938; 2.basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966, s.487-488.
26 SADİ BORAK: Öyküleriyle Atatürk'ün Özel Mektupları; Çağdaş yyn., İstanbul 1980,5.44.
27 Atatürk'ün Anıları, 1917-1919; s.36
28 Ş.S.AYDEMİR: C.III, s.487.
29 S.BOZOK:s.ll0.
30 F.ALTAY: s. 403.
31 a.y.,s.389-390.
32 HALDUN DERİN: Çankaya Özel Kalemini Anımsarken, 1933-1951; Tarih Vakfı Yurt yyn., İstanbul, 1995,; s. 88.

1001 KİTAP

« Önceki :: Sonraki »