15/7/2008 · Kategori: Haber
11/07/2008
Barış öyküleri Evrensel Kültür’de
Evrensel Kültür, ‘Barışı Anlatın’ Öykü Yarışması’nda dereceye giren öykülere ve sahiplerine yer veriyor
Evrensel Kültür dergisi Tiroj dergisiyle ortaklaşa düzenlediği “Barışı Anlatın” konulu öykü yarışmasını temmuz ayının kapağına taşıyor. Türkçe öykü dalında ödüle değer görülen Seyit Soydan, Mehmet Oğuz Aslan ve Gülsüm Koçak’la yapılan röportajlar ve öyküleri derginin dosya sayfalarında okunabilir.
Yarışmanın Kürtçe öykü bölümünde ödül alan öyküler ise Tiroj dergisinin ilk sayısında yayınlanacak.
“Sivas’ı unutma” diyen Evrensel Kültür dergisi, Sivas katliamının 15. yıl dönümü dolayısıyla Lütfiye Aydın, Serdar Doğan, Hüsne Kaya, Fevzi Gümüş, Ali Balkız ve Pakize Doğan’ın görüşlerine yer veriyor. Madımak yangını sırasında yaşadıklarını anlatan tanıklar ve mağdurlar, başka Sivaslar yaşanmasın diye kamuoyu belleğini diri tutmaya çalışıyorlar.
Ayrıca Evrensel Kültür’de her ay bir fotoğraf ve şiirle okuru selamlayan Ali Öz ve Sennur Sezer, bu ay ‘Çal be kardeş!’ diyorlar. Nuray Sancar, ABD’nin ilk siyah başkan adayı Obama’yı ele alıyor. Ahmet Say ise “Geleneksel Sanat Müziğimiz-1” isimli yazı dizisine başlıyor. Mustafa Köz’ün Rıfat Ilgaz, Tahir Şilkan’ın ise Orhan Kemal yazıları da dergide yer alırken bu yıl yüzüncü yıl dönümünü yaşadığımız Jön Türk devrimi, Mehmet Ergün’ün ‘Jön Türkler’in Gurbet Serüveni’ başlıklı yazısıyla gündeme geliyor. Ergün, Meşrutiyet aydınlarının sürgündeki mücadelelerini anlatıyor. Derginin 199. sayısında ayrıca, Sennur Sezer ‘68 Afişleri’ isimli kitabı değerlendiriyor. Erkan Doğanay ise İstanbulluları mağdur eden kentsel dönüşüm projesinin sanata yansımamasını eleştiriyor. Doğanay, ‘Hopper ve Kentsel Dönüşüm’ başlıklı makalesinde yüzyılın başında, ABD’de endüstriyel değişim dönemine tanıklık ederek tuvaline yansıtan Hopper’in resimlerini tanıtıyor. ‘Jazzistanbul’ isimli albüme imza atan Jülide Özçelik’le yapılan keyifli röportaj da derginin bu ayki sayısında.
Evrensel Kültür’de ayrıca Arife Kalender’in ‘Yontu’, Asım Gönen’in ‘Kanayan Güllerin Bayramı’, Özgür Derya’nın ‘Savaşa karşı’, Ertuğrul Göncü’nün ‘Doğrulamadım’, Halide Yıldırım’ın ‘Denizler Maviyi Geçti’, Fikret Devrim’in ‘Annem Kaybolmuş Bir Cumartesi’ şiirleri yer alıyor. (KÜLTÜR SERVİSİ)
10/07/2008
Nazlı Eray’ı okumak
Şiar Can Şener
Eray’ın öykü ve romanlarında kurduğu dünyaya, insanlara ve yazarın üslubuna yakından bir bakış
Öykü ve romanlarında fantastik ögeleri kullanarak gerçek hayatı kendi tarzında yorumlayan Nazlı Eray’ın kitapları, Nihayet Arslan’ın Phoenix Yayınevi’nden çıkan “Nazlı Eray: Bir Okuma Denemesi” isimli eserinde irdeleniyor.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevlisi Nihayet Arslan, Türk edebiyatında 1980 öncesi yazmaya başlamış, kendine has üslubuyla kurmaca öyküler ve romanlar kaleme almış Nazlı Eray’ı anlatıyor. Öncelikle, “Nazlı Eray: Bir Okuma Denemesi” adını taşıyan kitabın sıradan bir okuma denemesi olmadığını belirtelim. Üç ana bölüme ayrılmış kitapta ilk bölüm “Fantastik ve Nazlı Eray’ın Anlatıları”, ikinci bölüm “Nazlı Eray’da Özgür Bir Anlatım: Rüya Formu” ve üçüncü bölümde ise “Nazlı Eray’da Yaratıcılığın Kaynakları” başlıklarını taşıyor. Arslan, kitabın sonuna iki ek bölüm, kaynakça ve dizin de koymuş. Birinci ek bölümde, Eray’ın bazı öyküleri var; diğer ekte ise Eray’ın ‘kent’e bakışına dair kısa bir açıklama ve “Eski Gece Parçaları” kitabından bir bölüm bulunuyor.
Nihayet Arslan, Eray’ın öykü ve romanlarını incelerken, bir yandan da okuru fantastik edebiyatla tanıştırıyor; psikanalitik edebiyat, varoluş bilimi gibi birçok konuya değiniyor. Ancak Arslan, kitabının başında belirttiği gibi, Nazlı Eray’ın eserini tek bir tanım veya bir kalıba sokarak okuru bu tezine ikna etmekle uğraşmamış: “Fantastiği edebi bir tür olarak kabul eden kuramcıların ve özellikle yapısalcı bir yaklaşımla türün kapsam ve sınırlarını çizmeye çalışan Todorov’un tanımları dışında kalması, Nazlı Eray’ın kurmaca-anlatılarının kendine özgü niteliğini sorgulamayı gerektiriyordu. Çoğu zaman ‘fantastik gerçekçilik’ ya da ‘büyülü gerçekçilik’ olarak tanımlanan Nazlı Eray’ın kurmaca-anlatılarının, bu iki anlatım biçimi dışında kalan ve kendine özgü kurgulanış biçimini ‘rüya formu’ olarak adlandırmamız bu çabanın sonucudur.”
‘Fantastik ve Nazlı Eray’ın anlatıları’
Nihayet Arslan kitabına “Fantastik nedir” sorusuyla başlıyor. Fantastik kelimesinin terimsel kökenine inerek, fantastiğin günümüz edebiyatında bir tür haline gelişine kadarki evreyi kısaca özetliyor Arslan. Ardından, Nazlı Eray’ın öykü ve romanlarında, gerçekdışı, olağanüstü, fantastik ögeleri nasıl kullandığına dikkat çeken yazar, Eray’ın bahsedilen ögeleri okura kendiliğinden kabul ettirdiğini, okurun olayların gerçekte olup olmadığını sorgulamadığını belirtiyor. “Okur burada, bir başka gerçeklik düzleminden, hayatın gerçeklerine başka merceklerden, başka açılardan, başka bir gözle bakmanın baş döndürücülüğünü yaşıyor” diyor Arslan ve Eray’ın anlatılarının sıradan, gündelik kaygılar, ölüm endişesi ve küçük mutluluklar peşindeki insanları farklı açılardan görmeyi sağladığını kaydediyor.
Rüya formu
Eray’ın bazı romanlarını 3-4 hafta içinde, genellikle birkaç ay içinde yazdığına atıfta bulunan Arslan, Eray’ın yazma sürecinin tıpkı uykuya yatma süreci gibi -dış dünyayla ilişkisini keserek- kendiyle baş başa kalarak ilerlediğini belirtiyor. Eray’ın eserlerini kaleme aldığı süreçle ilgili “Zaman ve mekan, nedensellik ortadan kalkıyor, bilinç dışı bir akış başlıyor” diyen Arslan, Eray’ı rüyalardaki gibi çağrışımların yönlendirdiğine dikkat çekiyor.
Arslan, kitabının üçüncü ana bölümünde, Eray’ın yazmaya başladığı 1980 öncesi Türkiye edebiyat dünyasına kısaca değiniyor ve Eray’ın dönemin politik atmosferine karşın, aykırı bir ses olarak ortaya çıkan özgün yazarlardan olduğunu savunuyor. Eray’ın öykü ve romanlarında topluma ya da bireye açık-örtülü eleştirinin olmadığını, özgünlüğünün, “toplumun kültürel kodlarına sadık kalarak okuruyla paylaştığı bir arayış öyküsünün yazarı” olmasından kaynaklandığını aktarıyor. Eray’ın varoluş ve zaman olgularını kullanarak eserlerini ortaya çıkardığına değinen Arslan, yazarın önce kendine sorduğu sorularla işe başladığını dile getiriyor.
Nazlı Eray’ın ‘ben’ derken, gerçek hayattaki ‘ben’ini öykü ve romanlarının değişmez kahramanı yaptığının, doğrudan kendini; Yazar Nazlı Eray’ı anlatıcı yaptığının altını çizen Arslan, Eray’ın bu tutumunun narsistçe olduğunu ama bu narsisizmin “sanatsal etkinlik sayesinde normalleşmiş bir narsizm olduğunu” öne sürüyor, Kohut’un “Kendilik Psikolojisi” kuramına dayanarak. Bununla beraber Arslan, Eray’ın eserlerinde kendi ‘ben’ini içinde taşıyarak başkasının hayatını yaşamak, hayal etmek, öteki olmak için çaba içerisinde olduğunu da vurguluyor.
|
|
10/07/2008 Değişik sokakların şair yolcuları Güngör Gençay-gungorgencay@gmail.com
Aşk Toz ve Melekler (2007) Tuncay Taş Kullanıma ve içselleştirmeye bağlı olarak, aşk maymuncuk gibi birçok kapıyı açmanın aracı olarak görülür. Hele şiirle ilgili olarak düşünürsek: aşkın olmadığı yerde, şiir gibi ince bir uğraşın altından kolay kolay çıkılamaz. Ancak, aşk ilişkilerle beslendikçe büyür ve yetkinleşir. Şiirle olan ilişkiler de sözcüklerle gerçekleşti-rilir. 1980 yılında Malatya’da doğan, 2005’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre Almanya’da mesleğiyle ilgili çalışmalar yapan, halen Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevini sürdüren Tuncay Taş’ın yeni çıkan kitabının adı da bu tılsımlı sözcükle başlıyor. Yalın Ses Yayınları’ndan çıkan kitabında yer alan şiirlerde; “hiçbir çiçeği baharından koparmayan” benzeri güzel dizelere rastlansa da, daha önce de belirttiğim gibi bu güzel dizeler şiiri kurtarmaya yetmiyor. Öncelikle şiirlerindeki fazla sözcükleri ayıklaması gerek Tuncay Taş’ın. Örneğin; “aynı azabın rüyalarını görüyoruz aynı anda” dizesinin sonundaki “aynı anda” sözcükleri şiire ket vuru-yor, azabın geniş zaman içinde düşünülmesini engelliyor. Ayrıca, (ve, ama) bağlaçlarını zorunlu olmadıkça kullanmaması, salt ses uyumu sağlamak için uyak peşinde koşmaması ve dinlendirerek üzerinde kafa yorması, şiirinin sağlam bir dokuya kavuşması için öncelikli koşullar oluyor. Kar dergisinin Mart-Nisan 2008 tarihli 14. sayısında yayınlanan “Benim Ülkemde” adlı şiiri, Tuncay Taş’ın bu engelleri aşabileceği kanısını veriyor.
Yeşilırmak Kıyılarında (2008) Neşet Karaçaltı Samsun’da Barış Gazetesi Yayınları’ndan çıkan kitabındaki şiirlerde, anılarında önemli bir yer tutan Amasya, Ayvalık ve Samsun arasında mekik dokuyor Karaçaltı. “Sonbahar yağmurları da tükendi bu şehrin/ Bir hüzünlü sessizlik sokaklarda/ Bırakıp gitmek var ya sonunda/ Yaralı bir kuş gibi çırpınır yaşlı yüreğim/ Bütün sıkıntıları yükleyip/ Gitmektir vakit/ Gitmek bu şehirden.//Yitirilmiş bütün anılar/ Hoyrat ellerde ezilmiş onca sevgiler/ Bir yağmur gibi dökülür üzerime/ Hangi evdi doğduğum/ Büyüdüğüm hangi mahalle/ Nereye gitmişler çocukluk arkadaşlarım/ Haydi di-yorum kendime/ Gitmektir vakit” dizelerini oluşturan “Amasya’dan Giderken”de olduğu gibi, bazı şiirlerinde insanların ortak duygularını yakalayıp işlerken bazı şiirlerinde anılarını içeren kentlerle içli dışlı olurken, kişisel sorunlar çevresinde dönenip tıkandığı dikkat çekiyor. 1939 yılında Amasya’da doğan Neşet Karaçaltı, 1953 yılında Türk Sanatı dergisinde yayınlanan şiirleriyle edebiyat dünyasına giriyor. İçten bir anlatım, rahatlıkla okumayı sağlayan düzenli bir akış, şiirinin ilk belirgin özellikleri olarak öne çıkıyor. Dizelerinde badem çiçeklerine yoğunluklu bir yer veren Karaçaltı, “Aydınlık Sabahları Getirin” dese de çoğu şiirleri az ya da çok karamsarlık taşıyor. Daha geniş bir perspektiften baktığı zaman, gerek sayılı antik kentlerimizden biri olan Amasya, gerekse Ayvalık ve Samsun hakkında şairin, söyleyecek daha değişik ve geniş kapsamlı sözünün olması gerektiğine, dolayısıyla güzellikleri üretmede daha kapsayıcı olacağına inanıyorum. İkinci kitabın, ilk kitabı aşması gerektiği düşüncesini, böyle ya da benzeri bir neden üretmiyor mu?
Uzanır Ellerim Kelepçeye (2008) Enver Sipahioğlu 1943 yılında Ordu’nun Alibey köyünde doğan ve öğretmenlik yaptığı dönemden başlayarak şiirlerini uzun yıllar se-verek okuduğum Sipahioğlu’nun bu ilk kitabı da okumaya açık, tanıtmaya yasaklı. İleri Yayıncılık’tan çıkan kitabın künyesinde; “Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz” koşulu yer alıyor. Kerametine bir türlü akıl erdiremediğim bu koşulla ilgili düşüncelerimi daha önce birkaç kez dile getirmiştim. Artık düşünme sırasını, notu koyanların devralması gerek. Aydınlığa Dönük Yüzler (2008) Kazım Eroğlu İkinci adı “Arguvan Destanı” olarak da belirlenen kitapta; Ozan Erhan Yılmaz ve Yazar Hatice Eroğlu Akdoğan’ın “Önsöze Katkı” yazılarından sonra, sözü kitabın şairi alıp genel bir bilgi sunuyor. Burada sözü edilen “ezilen, sömürülen, kıyıma uğrayan ama direncini ve umudunu yitirmeyen insanlar”, Kazım Eroğlu’nun; “Kaç göç kaç sürgün/kaç vurgun kaç kıyım/ kaç umut bahar güzelliğim rengim/…/ kaç milyon senenin özüyüm ben/ kaç yüzbin senenin közü/gören gözü/…/ ellerim ateşte// damarım suda/ yastığım yorganım topraktır benim/…/ tarih benden sorulur/ saltanatları kuran da ben yıkan da ben/tanrılar ki/ ben yarattım ben!” dediği dizelerle somutlaşmaktadır. Tarihi süreç ise; “biraz Mevlana’yım dönerim pervane/biraz Yunus’um gezerim divane// Anadolum Anadolum/ uygarlığım beşiğim/ kim sallamış bu beşiği,/ sallanan kim?// Hititler/ Firigyalılar Lidyalılar/ Likyalılar Psiridyaülılar İyonyalılar/ Kayralılar Kapadokyalılar Kimmerler/ Urartular Medler Persler Ermeniler/ Grekler Helenler Araplar Romalilar/ Bizanslılar Selçuklular/ Osmanlılar/ daha kimler kimler sallayıp sallanmışlar/ Türkü Kürdü Ermenisi Arabı Süryanisi/ Lazı Rumu Çerkezi Tatarı Yahudisi,,,/ sallaya sallana bugüne gelmişler” dizeleriyle dile getirilmektedir. Eroğlu, 1956 yılında Arguvan’ın A. Sürmenli köyünde doğmuş, ODTÜ, Gaziantep Kampüsü’nde Makine Mühendisliği öğrenimini sürdürürken, darbenin hışmına uğrayarak siyasi düşüncelerinden ötürü ‘80-86 yıllarında Malatya Cezaevi’nde hapis yatmış olup, halen İstanbul’da yaşamını sürdürmektedir. “Sen biraz tanrısın/ tanrı biraz sen işte” diyerek tanrı kavramına akılcı yaklaşan şair, Anadolu’nun insana ilişkin güzelliklerinden kopmadan göçerlikten yerleşikliğe, liberalizmin Londra borsalarıyla ka-villeşmiş sömürüsüne, kadınların ve çocukların düzen içindeki ezilmişliğine, Moğollarla birlik olan Selçukluların Türkmen ve Kürtmen kıyımına, karasabandan makineleşmeye kadar günümüzde de güncelliğini koruyan sorunları, yazdığı destan içinde işlemektedir. Özellikle yönetimlerin yarattığı yapay ayrımcılığa karşı durmaktadır. Yerel sözcüklerin kullanımıyla daha da zenginleşen destandan ne yaptığım ne de yapamadığım alıntılar, kitabı bütünlüklü okumanın tadını vermeyecektir. Ayrıca, dünkü aydınlardan birçoğunun köşe kapma, para kapma uğruna dönüş yaptığı, her gün çürümenin biraz daha dibe yaklaştığı günümüzde, sesini yükselten Kazım Eroğlu’nun destanı, bu bakımdan da ayrı bir önem taşımaktadır. |
23/5/2008 · Kategori: Haber
44. Sait Faik Hikâye Armağanı Behçet Çelik’in… |
|
|
Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 44. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı “Gün Ortasında Arzu” adlı kitabıyla Behçet Çelik kazandı. Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen’den oluşan jüri, oybirliğiyle bu yılki ödülün Behçet Çelik’e verilmesini kararlaştırdı. Çelik’e ödülü, 9 Mayıs Cuma günü, Rahmi Koç Müzesi’nde verildi.

Behçet Çelik, 1968'de Adana'da doğdu. Adana Anadolu Lisesi'nden 1986'da, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1990'da mezun oldu. İlk yazısı, 1986'da Yeni Adana'da, ilk hikâyesi 1987'de Varlık'ta yayımlandı. 1991-1993 arasında arkadaşlarıyla Yazılı Günler dergisini yayımladı. Çeşitli dergi ve gazetelerde, hikâye, deneme ve çevirileri yayımlandı. Yayımlanmış hikâye kitapları: İki Deli Derviş (1992, Yazılı Günler), Yazyalnızı (1996, Yazılı Günler), Herkes Kadar (2002, İletişim), Düğün Birahanesi (2004, Kanat Kitap). Darüşşafaka Cemiyeti, 1964 yılından beri bu yarışmayı düzenliyor. Sait Faik Abasıyanık'ın bütün eserleri YKY tarafından yayımlanıyor. |
5/9/2007 · Kategori: Haber
|
|
 |
Taşköprü Belediyesi, bu yıl 6-9 Eylül tarihleri arasında 21. sini gerçekleştireceği Uluslararası Kültür ve Sarımsak Festivali`nin hazırlıklarını tamamladı. |
|
Geçtiğimiz günlerden itibaren ilçeye gelmeye başlayan ziyaretçi sayısının festival süresince 10 binleri aşması bekleniyor.
SANATÇILAR

Her yıl eylül ayının ilk haftası gerçekleştirilen Sarımsak Festivali bu yıl da çeşitli etkinliklere ve ülkenin önde gelen sanatçılarını Taşköprülülerle buluşturmaya devam edecek.

Sibel Can, Demet Akalın, Hülya Polat gibi ünlü sanatçıların vereceği açık hava konserleri ile izleyenlerin doyasıya eğleneceği festivale aynı zamanda Hırvatistan, Macaristan, Endonezya ve İsviçre halk oyunu ekipleri katılacak.
GÜNAY`DAN FESTİVALE DAVET

Konuyla ilgili olarak konuşan Taşköprü Belediye Başkanı Mustafa Günay`da bir festivale daha ulaşmanın gurur ve heyecanını yaşadıklarını belirterek, bu güzel duyguları yaşamak ve paylaşmak adına tüm hemşerilerimizi 6-9 Eylül tarihleri arasında Taşköprü`ye beklediklerini belirtti.
FESTİVAL AFİŞLERİ HERYERDE

Ayrıca İstanbul ve Ankara gibi metropol kentlerde de bilbordlarda ve 1000 kadar İETT otobüsünün arka camında yer bulan festival afişleri sayesinde bir çok Kastamonulunun da Taşköprü Sarımsak Festivali`ne katılması bekleniyor. Taşköprü Kültür ve Sarımsak Festivali`nin afişleri özellikle İstanbul`da Esenler Otogarı ve şehrin gözde yerlerinde olması dolayısıyla dikkatleri üzerine çekiyor.
Mehmet Tuğcu/Taşköprü |
| Kastamonu Postası'ndan; 02.09.2007 |
21/6/2007 · Kategori: Haber
Partiler Kadın Konusunda Sınıfta Kaldı
Kadın Koalisyonu partilerin başvuru ücretleriyle kadınların adaylığının zorlaştırdığını, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmadığını belirtti. Koalisyon, CHP, AKP, DP, ANAP, MHP ve GP'nin ilk üç sıraya koyduğu kadın aday sayısının 93 olduğunu açıkladı.
BİA Haber Merkezi
20/06/2007
BİA (İstanbul) - Kadın Koalisyonu siyasi partilere ilk seçim karnesini verdi, partilerin kadına yönelik politikasını "sınıfta bıraktı."
Milletvekili aday listeleri ve aday seçim sürecini göz önüne alan araştırma, aday adayı başvuru ücretlerinin yüksekliğine dikkat çekiyor "Partiler bu durumun kadın yoksulluğuyla oluşturduğu tezatın bile farkında değiller" diyor.
20'den fazla kadın hakları örgütünün oluşturduğu koalisyon Anayasaya kadın kotasının girmesini talep ediyor.
Başvuru ücretleri kadınların adaylıklarını olumsuz etkiledi
Açıklama, daha önce, siyasi partilerden, kadınlardan başvuru ücreti almamalarını talep ettiklerini hatırlatan Kadın Koalisyonu, "birçok parti bu talebe yanıt vermediği gibi; aday adaylarının başvurularını Ankara'da parti genel merkezlerine yapmak zorunda bırakılmaları, başvuru ücretlerine bir de yol ve konaklama giderlerinin eklenmesine neden oldu" dedi.
Kadın Koalisyonu'nun sonuçlarına göre, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Emek Partisi (EMEP), Bağımsız Türkiye Partisi (BTP), İşçi Partisi (İP), Liberal Demokrasi Partisi (LDP) ve Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP), kadın ya da erkek aday adaylarından başvuru ücreti almadı.
Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) hem kadınlardan hem de erkeklerden 50 YTL gibi sembolik bir ücret aldı. ANAP, Demokratik Toplum Partisi (DTP), Büyük Birlik Partisi (BBP), Aydınlık Türkiye Partisi (ATP) erkeklerden aldıkları halde, kadınlardan başvuru parası almadı. Genç Parti (GP) ve Demokrat Parti (DP) kadın aday adaylarına pozitif ayrımcılık yaptı, ama para engelini tümüyle kaldırmadı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), kadın ve erkek aday adaylarından çok yüksek kayıt ücreti aldı.
Kadın aday oranlarında da yükselme sağlanmadı
Kadın Koalisyonu, "Halkın Yükselişi Partisi (HYP), LDP, ÖDP, TKP, Emek Partisi (EMEP), aday listelerinde yüzde 30 civarında kadın aday oranıyla ilerde sınıfı geçmek üzere dikkate değer bir gelişme gösterdi" dedi ve ekledi:
"Bunların dışındaki bütün siyasi partiler, kadın aday gösterme konusunda birbirinden farklı notlar da alsalar, toptan sınıfta kaldılar."
Açıklama CHP, AKP, DP, ANAP, MHP ve GP'nin ilk 3 sıraya koyduğu kadın aday sayısınınsa, sadece 93 (yüzde 6,65) olduğunu belirtti.
Koalisyon açıklamasında, "Türkiye önümüzdeki beş yıl boyunca da kadınların siyasette temsili açısından dünya ülkeleri arasında son sıralarda olmaktan kurtulamayacak" dedi.
Çözüm için, anayasal ve yasal kota getirilmesi gerektiğini vurguladı. (AÖ/EÜ)
* Kadın Koalisyonu, biraraya gelen kadın örgütlerinin temsilcilerinden oluşuyor. Koalisyonda bulunan örgütler arasında KA-DER, Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Kadın ve Gençlik Vakfı, Mülkiyeliler Birliği, Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği, Kadın Dayanışma Vakfı, KAMER, KADAV, Kadın Haklarını Koruma Derneği, Türk Hemşireler Derneği, Eveksenli kadınlar, KAZETE, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı, Marmara Vakfı İnsan Hakları Platformu, Uçan Süpürge, Bornova Kadınlar Sosyal Kültürel Dayanışma Derneği, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Merkezi, Yerel Gündem 21 Antalya Kadın Meclisi, Ege Kadın Dayanışma Vakfı, Dicle Kadın Kültür Merkezi, İstanbul Barosu Kadın hakları Uygulama Merkezi, SS Kadın, Çevre Kültür İşletme Kooperatifi bulunuyor.
** Not: Tablolardaki bilgiler, KA-DER tarafından seçime giren tüm siyasi partilerden talep edilen ve siyasi partilerce 24 Mayıs 2007'ye kadar bildirilen aday adaylarına ilişkin bilgilere dayanılarak hazırlanan ve www.ka-der.org.tr adresinde yayınlanan veriler esas alınarak hazırlanmıştır.
2002 kadın aday sayısı verileri Simten Coşar'ın henüz yayınlanmamış araştırmasından alınmıştır.
EMEK Partisi, hem bağımsız adaylar ile hem de siyasi parti kimliği ile seçime girecek. Parti'nin, parti kimliği dışında göstereceği bağımsız adaylar birkaç partinin birlikte gösterdiği adaylardır.
Adaylar Açıklandı, Kadın Aday Sayısı Az
Partilerin kadın adayları yine beklenenden az. AKP'nin 550 milletvekili adayından 62'si kadın. Bu adaylardan 20-25'i seçilebilecekleri yerden. CHP'de ise 500 adaydan 52'si kadın. Bu adayları da 4'ü liste başı olurken, 12 aday seçilebilir sıralara kondu.
BİA Haber Merkezi
05/06/2007
BİA (Ankara) - Seçime yaklaştığımız günlerde Meclis'e kaç kadın gireceği en çok konuşulan konulardan biri oldu. Haftalardır da sanki partilerin kadın aday sayısı çok artacak, siyasette kadınlar daha çok yer alacak düşüncesi uyandıran bir hava esiyor. Partiler kadınlara adaylık teklifi yarışına girmiş gibiydi... Sonuç, hiç iç açıcı değil.
En yüksek kadın aday oranı Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nde (132 - 32.5); en az adaysa Milliyetçi Hareket Partisi'nde (35 aday - 6.36).
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 550 milletvekili adayından 62'si kadın. Bu adaylardan 20-25'i seçilebilecekleri yerden aday gösterildi.
Genel Başkan Yardımcıları Edibe Sözen, Nükhet Hotar Göksel ve Kadın Kolları Başkanı Selma Kavaf aday gösterildikleri bölgelerde listenin üst sıralarında.
Milletvekilleri Gülseren Topuz, Zeynep Karahan Uslu ve İnci Gülser Özdemir AKP aday listesinde yer almadı.
CHP'de 500 adaydan 52'si kadın
Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) 550 adayından 52' si kadın. Bu adaylardan dördü liste başında, 12'si seçilebilir sıralarda. Güldal Mumcu İzmir birinci bölge birinci sıradan aday gösterildi.
Cumhuriyet mitinglerinin düzenleyicilerinden Nur Serter'le Necla Arat da CHP listelerinde.
Nevval Sevindi ve Şebnem Kısaparmak DP'den aday
Demokrat Parti 51 kadın aday gösterdi. Nevval Sevindi İstanbul birinci bölge birinci sıradan, Şebnem Kısaparmak da Kastamonu'da birinci sıradan aday oldu.
DTP ve MHP'den kadın aday sayısı çok az
Demokratik Toplum Partisi (DTP) seçimlere bağımsız adaylarla giriyor, 14 kadın aday gösterdi.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kadın adaylara az yer veren partilerden oldu. Eski İçişleri Bakanı Meral Akşener, İstanbul üçüncü bölge birinci sıradan aday gösterildi.
İbrahim Tatlıses GP'den aday, Ceyhan Mumcu İP'den
GP Genel Başkanı Cem Uzan İzmir 1. bölge 1. sıra adayı, Genel Başkan Yardımcısı Emin Şirin, İstanbul 1. Bölge 1. sıra adayı İbrahim Tatlıses de İstanbul 3. bölge 1. sıra adayı olarak belirlendi.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul 1. bölge 1. sıradan, Abdullah Gül Kayseri 1. sıradan, Mehmet Ali Şahin Antalya 1. sıradan, Ali Babacan Ankara 1. bölge 2. sıradan aday oldu.
İP Genel Başkanı Doğu Perinçek İstanbul 2. bölge 1. sırada, gazeteci Uğur Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu da Ankara 1. bölge 1. sırada aday gösterildiğini kaydetti.
CHP'den de merkez sağın önemli ismi İlhan Kesici ise İstanbul 1'inci bölge 1'inci sıradan aday gösterildi. 2002 seçimlerinde adaylığı mahkumiyeti nedeniyle veto edilen kapatılan Refah Partisi'nin (RP) son Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Saadet Partisi'nden (SP) milletvekili adayı.(NZ/EÜ)
CHP adaylarının tam listesi için tıklayın .
AKP adaylarının tam listesi için tıklayın .
ANAVATAN adaylarının tam listesi için tıklayın .
DP adaylarının tam listesi için tıklayın .
Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin (ÖDP) adaylarının tam listesi için tıklayın .
Emek Partisi (EMEP) adaylarının tam listesi için tıklayın .
MHP adaylarının tam listesi için tıklayın .
İşçi Partisi (İP) tam aday listesi için tıklayın .
SP tam aday listesi için tıklayın .
* Bu haberi Radikal, ntvmsnbc ve cnntürk'ten derledik.
Feminist Kadınlar Meclis Yolunda
Canan Arın, Nazik Işık, Selma Acuner, Seyhan Ekşioğlu, Vildan Yirmibeşoğlu, Berrin Delikçi, Sema Kendirci, Vecihe Tunca, Şanal Saruhan AKP, CHP ve DP'den milletvekili olmak için başvurdular. Seçilirlerse Meclis'te bir de "Kadın Hakları" grubu kurulur.
BİA Haber Merkezi
01/06/2007 Zehra AYMAN
BİA (İstanbul) - Yıllardır kadın hareketi içinde yer alan, kadın örgütlerinde çalışan, özellikle Ka.Der'den kadınlar Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Adalet ve Kalkınma Partisi ve Demokrat Parti'ye (DP) milletvekilliği adaylığı için başvurdular ve artık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) doğru yola çıkıyorlar.
İzmir 2. Bölge'den CHP'ye başvuran Nazik Işık'ın "Cinsiyetçi ayrımcılığın yol açtığı sorunları çözmek için mücadele ediyorum. Bu birikimimi Meclis"e taşımak istiyorum," sözleri adeta kadın adayların durumunu özetliyor.
Devamı ise, feminist hareketin öncülerinden avukat Canan Arın'ın açıklamasıyla tamamlanıyor: "Meclis'te de feminist tavrım sürecek."
Ve yine Arın'ın sözleriyle bu kadınların milletvekili olmaları durumunda TBMM'nin güçlü bir kadın hakları mücadelesine sahne olacağını umut etmek mümkün gibi.
Ka-Der'den adaylar
Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (Ka-Der) bir yandan aday adayı kadınlara danışmanlık vererek yol gösterirken, bir yandan da kendi yönetimlerinde yer alan arkadaşlarını TBMM'ne uğurlama heyecanı yaşıyor.
Başta AKP'den adaylığını koyunca istifa eden başkanları avukat Seyhan Ekşioğlu olmak üzere, avukat Vecihe Tunca CHP'ye, Avrupa Kadın Lobisi'nde de çalışan Dr. Selma Acuner de DP'ye adaylık için başvurdular.
Yine Ka.Der'li ve İzmir'de yayımlanan aylık kadın dergisi Kazete'nin genel yayın yönetmeni Berrin Delikçi de İzmir'den yarışmaya hazırlanıyor.
Ka.Der yetkilileri şu ana kadar 22 kadının aday adayı olmak için danışmanlık talebiyle kendilerine başvurduklarını söylüyorlar.
Saruhan ve Işık
Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı avukat Şanal Saruhan CHP'ye Ankara için başvurdu.
Kadın Dayanışma Vakfı Kurucusu, Ev Eksenli Çalışan Kadınlar grubu üyesi, yıllardır Uçan Süpürge'de çalışan Nazik Işık da CHP İzmir 2. Bölge aday adayları arasında yer alıyor.
Yirmibeşoğlu ve Kendirci
Vildan Yirmibesoğlu yıllardır İstanbul Valiliği İnsan Hakları Masası'nda kadın gruplarıyla da yakın ilişki içinde çalışıyordu ve şimdi DP İstanbul aday adayı.
Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Sema Kendirci de CHP'nin Ankara listesinde yer almayı bekliyor.
Arın: Önce kadına yönelik şiddet
Canan Arın Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi kurucularından, Türk Ceza Kanunu (TCK) Kadın Platformu üyelerinden... Kadın hakları mücadelesinde yer alan kadınlar milletvekilliğini kazanırlarsa partileri farklı da olsa, Arın birlikte mücadele edebileceklerini söylüyor.
Arın seçilirse kadına yönelik şiddetle mücadeleyi öne çıkaracak.
Işık: Meclis'te özel bir iletişim ağı
Nazik Işık da Arın gibi seçilmesi halinde kadına yönelik şiddet, kadın istihdamı ve her türlü ayrımcılık ve eşitsizliğe karşı mücadelesini Meclis'te sürdürecek.
"Meclisteki 'er meydanı'na karşı tüm kadınlarla ve özellikle kadın hareketinden olanlarla 'özel bir iletişim ağı' kuracağımıza inanıyorum. Kadınların ve kadın hareketinin taleplerini Meclis'e taşıyacağım."(ZA/BA)
Kadınlar Meclise Girince Hayat Değişecek!
Derneğin yeni başkanı, aktivist, avukat Gülbahar kadın örgütleriyle birlikte hazırladıkları ve en acil talepleri içeren programı tüm partilerin benimsemesini istiyor: Kadınların kendi sözlerini söyleyebilmeleri için siyasette kalabalıklaşmaları şart!
BİA Haber Merkezi
31/05/2007 Erhan ÜSTÜNDAĞ
erhan@bianet.org
BİA (İstanbul) - "Türkiye'de ülkenin tüm sorunlarına çözümler önerebilecek, birikimli kadınlar var. Partilerin kadınları sadece kadın meselesine hapsederek onları görünmez kılmalarının önüne geçmek ve kadınları kendi sözlerini söyleyebilir hale getirmek için çalışıyoruz."
Seçim sürecinde önce "Meclis'e girmek için erkek olmak şart mı?" ve devamında da "Bu Meclis'e Kadın Şart!" kampanyasıyla gündeme gelen Kadın Adayları destekleme ve Eğitme Derneği'nin (Ka-Der) yeni başkanı, kadın hakları aktivisti, avukat Hülya Gülbahar böyle söylüyor.
Gülbahar, derneğin 80'den fazla kadın kuruluşuyla ortaklaşa hazırlayıp geçtiğimiz günlerde açıkladığı ve tüm partilerin sahiplemesini istediği Kadın Siyaset Programı 'nı ve siyasette kadın temsilinin artmasının aciliyetini bianet'e anlattı:
"Tüm dünya deneyimleri siyasette kadın temsilinin yüzde 30'un üzerine çıkması halinde kadınların kendi sözlerini söyleyebilecek hale geldiğini gösteriyor. Bu program ütopyalarımızı değil en temel ve en acil taleplerimizi; bunlara getirdiğimiz somut çözüm önerilerini içeriyor. Tüm partilerin kendi programı olarak benimsemesini istediğimiz bu metni birlikte yarattık, birlikte geliştireceğiz."
"Kadınlar ilk üç sıraya!"
Gülbahar, Ka-Der'in çalışmalarının seçimle sınırlı olmayacağını, seçim sırasında ve sonrasında tüm partilerin karnelerini çıkaracaklarını söyledi.
"4 Haziran'da aday listeleri belli olacak ve kadınların gözü şimdi siyasi parti genel başkanlarının üzerinde. Bu anti-demokratik seçim ve siyasi partiler yasaları nedeniyle gayet iyi biliyoruz ki, aslında adaylık konusunda tek karar merci onlar.
Ya, zaten aday adayı oranı olarak yüzde 10'lar civarında olan kadınları daha da eleyecekler ve Türkiye erkek demokrasisi(!) ile 'övünmeye' devam edecek; ya da kendi kontenjanlarından yeni adaylar ekleyerek ve tüm kadınları seçilebilir yerlere, yani listelerin ilk üç sırasına koyacaklar ve şu anki acı tabloyu değiştirecekler."
Seyhan Ekşioğlu'nun Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) aday adayı olması üzerine 27 Mayıs'ta toplanan Ka-Der genel yönetim kurulu Gülbahar'ı başkan olarak seçti.
Kurulun diğer üyeleriyse Semra Aydın, Aysun Sayın, Z. Gülden Anlı, A. Nükhet Eralp, F. İpek Çalışlar ve Elif Aydoğar.
Hülya Gülbahar kimdir?
İzmir'de doğdu; bir yıl Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nda okuduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1984-1988 yılları arasında ansiklopedik yayıncılık, sendikal basın-yayın alanında çalıştı. Kadın Bülteni ve Kadın Postası dergilerinin kurucularından ve yazarlarındandı.
1988 yılından beri İstanbul'da serbest avukat olarak çalışmakta. 1978 yılından beri kadın hareketinde aktivist. Mart Kadın Platformu'nun ve İstanbul Bağımsız Kadın İnsiyatifi'nin kurucu üyesi. 1994-2004 arasında Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın gönüllü avukatlığını yaptı. Kadın Kurultayı e-posta grubu, Kadınlar Medya İzleme Grubu (MEDİZ) ve Kadın Emeği ve İstihdamı (KEİG) kurucu üyesi; Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı genel kurul üyesi; Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV), Türk Parlamenterler Birliği Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu, İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi üyesi.
Medeni Kanun Kadın Platformu ile Türk Ceza Kanunu Kadın Platformu'nun kurucu üyelerinden biri olarak bu alanda çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul, Ankara, İzmir barolarında, çeşitli kurum ve kuruluşlarda, Medeni Yasa, Türk Ceza Yasası ve kadın hakları ile ilgili hukuksal düzenlemeler konusunda eğitimler veriyor, konferanslara katılıyor. Yazıları halen, basında, çeşitli dergilerde ve bir kadın dergisi olan Kazete'de ve Feminist Araştırmalar Dergisi'nde yayınlanıyor.
2005 ve 2006'da Kanaltürk'te yayınlanan 'Kadınlar Kulübü' programının danışmanlığını yaptı. 2005'ten beri Açık Radyo'da, içinde "Yaşayan Hukuk" bölümünün de bulunduğu "Hikaye'nin Kadın Hali' Programı'nın hazırlanması ve sunumuna katkıda bulunuyor.(EÜ)
4/2/2007 · Kategori: Haber
KAPAK
|
Tanıl Bora'nın yazdığı ve yayımlanmasını sağladığı Türk milliyetçiliği üzerine çok sayıda kitap var.
|
"Milliyetçilik yıllardır resmi ideoloji olarak zerk ediliyor. Burada etnokültürel göndermeleri gayet açık, otoriter bir devlet zihniyeti var"
Radikal Kitap; 02/02/2007 - CEM ERCİYES (Arşivi)
'Milliyetçilik resmi ideolojiyle zerk ediliyor'
Tanıl Bora, Türkiye'de milliyetçilik çalışmalarında çok önemli bir isim. Özellikle milliyetçi hareketlerle ilgili çok sayıda çalışma yapan Bora'ya, Hrant Dink cinayeti üzerine gündeme gelen milliyetçi atmosferi sorduk. Anladık ki bu gelişmelerde şaşıracak bir şey yok.
80'lerden bu yana Türk milliyetçiliğinin siyasi tezahürünü izliyorsunuz. Ne oldu da Türkiye'de milliyetçilik 'Kara Bahar'ını yaşamaya başladı.
Yaklaşık on beş yıldır, düzenli aralıklarla, 'milliyetçilik yükseliyor mu, niye?' anketlerine kalkıştığımızın farkındasınız değil mi? Çünkü milliyetçilik hiç 'yatışmıyor'. 80'lere gelmeden önce, milliyetçiliğin derin köklerini anmamız lâzım. Türk milliyetçiliği, resmî ideoloji olarak onyıllardır zerk ediliyor. Atatürkçülüğün içini dolduran ana malzeme de budur. Bu resmi ideolojide baskın olan eğilim de, vatandaşlık temelinde, Cumhuriyetçi bir anlayış değildir, etno-kültürel göndermeleri gayet açık seçik, otoriter bir devlet zihniyeti ve homojen bir toplum tasarımıyla birleşen bir anlayıştır. Bu niteliğin, 12 Eylül askeri darbesinden sonra pekiştirildiğini gördük. 1990'larda, gayri nizami harp atmosferinde, bir vites daha attı. Politikanın itibarsızlaştırılmasının, depolitizasyon denilen sürecin de bunda katkısı büyük. Politika ve ideolojinin başlıbaşına 'kötü' addedildiği, bilhassa muhalif, eleştirel politik ideolojilerin potansiyel terörist olarak damgalandığı bir ortamda, kendisi de basbayağı bir ideoloji olan milliyetçilik, politikaların ve ideolojilerin üstünde bir 'değer' suretinde sunularak, bir laik din gibi hâkim kılındı. Milliyetçiliğe, üstelik böyle bir milliyetçiliğe sadakatini belirtmeyen tek lâfa izin vermeyen bir tahakküm kuruldu. Resmi veya 'ortalama' milliyetçiliğin bu yöneliminin, uç veya 'aşırı' milliyetçi akımların etkisinden daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Çünkü onların marjinal olmaktan çıkıp meşrulaşmasına zemin hazırlayan da bu ana akım olmuştur. Son beş-altı yıldaki kabarmada ise iki etken var bence. Birincisi, neoliberal globalleşme sürecinin derinleşmesi, insanların yoksullaşması ve sosyal olarak tutunumsuzlaşması. Bu atomizasyon ortamında, kimlikler, insanların kendilerini değerli hissetmesini sağlayan yegâne meşru yol olarak teşvik ediliyor. Öte yandan AB, Kürt meselesi, Ortadoğu vb. sorunlar etrafında güçlü bir tehdit algısını besleyen milliyetçilik, insanların kendi mağduriyetleri ve geleceğe dair umutsuzluklarını 'tercüme ettikleri' bir ajitasyon mecrası açıyor. İkincisi, Kürt meselesinde Öcalan'ın yakalanmasını kesin galibiyet olarak gören milliyetçi ideoloji, basiretle yüzleşmeyi reddettiği bu meselenin hâlâ hallolmamış ve Kürtlerin hâlâ talepkâr olmasını kabul edemiyor ve buradan muazzam bir hınç ürüyor. Tabii silahlı eylemler sürdükçe, insanlar öldükçe de, o basiretin tesisi güçleşiyor.
Bu milliyetçi atmosferde ırkçı öğeler var mı, şu günlerde egemen olan milliyetçilik ne kadar ırkçı?
Elbette var. Irkçılık deyince sadece kafatası, kan, soy-sop vs.'ye bakan biyolojik ırkçılığı anlayan ve Türk milliyetçiliğinin ırkçılıktan sanki 'yaradılışı icabı' bağışık olduğunu düşünen zihniyet kalıbından başlıyor bu. Oysa her milliyetçilik ırkçılığa meyletmeye istidatlıdır, arada sanıldığı gibi aşılmaz duvarlar yoktur ve ırkçılığı bir insanlık suçu sayan insanların bu konuda sürekli teyakkuzda olması gerekir. Türk milliyetçiliği söylemlerinde ırkçı önyargıların da derin kökleri var. Esasen, 'Türk' adının, başından beri, kuru kuru tekrarlanan beyanların aksine, hâkim anlayışta etnik bir kimliği ifade etmesine dayanıyor bu kök. Gayri Müslimlerin, Kürtlerin ve başkalarının salt kimliklerinden dolayı peşinen 'yabancı' ve 'tehlikeli' sayılması, bu kimliklerin horlanması, gayet olağan sayılan yerleşik bir tutum olageldi. Yeni olan ve tehlikeyi büyüten ise şu: Açıkça biyolojik ırkçılığın da Türkiye'de utanç verici bir popülarite kazandığını görüyoruz. İnternet sitelerinde ve basında, Türkçeyi de katleden bir galizlikle yıllardır açık seçik ırkçılık yapılıyor. Bunların kovuşturulmasına bile gerek duyulmaması, başlıbaşına ırkçılığın sıradanlaşmasının bir alâmeti değil mi?
Türkiye'deki milliyetçi akımların 'şiddet'le yakın tarihini neye bağlayabiliriz?
Öncelikle milliyetçiliğin, 'milli duygu'yu doğal bir güdü olarak tasavvur etmesi besliyor bu potansiyel. Milliyetçilik fiziki bir refleksmişçesine doğallaştırılınca ve aklın-fikrin-siyasetin de bu 'doğal' duyguyla uyum içinde olması gerektiği düşünülünce, 'güdü'nün hâkimiyetine sokmuş oluyorsunuz insanları. Milliyetçilik, insanın güdüselliğini yüceltmektir ve güdülerine indirgenen insan şiddete daha yakındır. Ayrıca Türkiye, tehdit algılamasının ziyadesiyle yüksek olduğu, hatta halkının rızasını tehdit algısını habire okşayarak temin eden bir ulus-devlet. Bu yüksek tehdit algısı da şiddet potansiyelini hep ayakta tutuyor.
Son yıllarda sembolik şiddetin gitgide tırmanmasının fizikî şiddeti körükleyen etkisini unutmayalım. Hıyanet suçlamaları, fikrî mücadelenin derhal istiklâl savaşına atıflarla kanlı imgelere boyanması... anlatılmak istenen lâfa bakmadan, mahsurlu sayılan bir kelime geçtiği anda vâveylayı koparan ve her lâfı bir şeylere sadakat yükümlülüğü talep ederek yarıda kesen hamâsi tavır... bu psikolojik şiddet, insanların aklıselimden uzaklaştırıyor.
Bu potansiyelin 'kendiliğinden' akışıyla ve kabarışıyla yetinmeyen örgütlenmelerin varlığını da unutmamalıyız. Tarihimiz, resmi ellerce yönlendirilen 'gayri nizami harp' operasyonlarıyla dolu ve bu operasyonlarda hep milliyetçi bir ajitasyonun etken olduğunu görüyoruz. MHP ve bugünkü duruma baktığımızda MHP'den ziyade o kökten ayrışmış çevreler, gruplar, söz konusu provokatif operasyonlarla milliyetçiliğin 'sivil' toplumsal ajitasyon potansiyeli arasındaki bu gerilimli hatta yer alıyorlar.
Son yıllarda artan komplo teorilerine yönelik kitapları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Komplo teorilerinin, üzerinde durduğumuz faşizan milliyetçilik anlayışının en önemli beslenme kaynakları arasında olduğunu düşünüyorum. Komplolar olabilir ve onları teşhis ve tahlil etmeye çalışmak gerekir o başka şey. Ancak aklınızı komplo teorileriyle bozarsanız, bütün toplumsal ve politik olayları perde gerisindeki büyük güçlerin 'tezgâhı' olarak görür ve biz insancıklara ufacık bir irade payı, üç kuruşluk fikir belirtme şansı bırakmazsınız. Her eylemi, her özneyi, bir 'büyük oyun'un piyonu olarak gören bir zihniyeti oturtursunuz. O zaman hiçbir insanın özerk şahsiyeti, hiçbir fikrin özerk anlamı kalmaz. İnsanları ve fikirleri muhatap saymazsınız.
Komplo teorisyenlerinin yaptığı tam da budur. Tabii bu 'büyük oyun' da önünde sonunda ulus-devletler ve 'milletler' arası ezelî-ebedî bir mücadele olarak resmedilir, her mesele buna indirgenir. Bu teoriler neden revaç görüyor? Çünkü insanların kaotikleşen ve gitgide gücün hukukuna teslim olan dünyada kendilerini haklı olarak acz içinde hissediyorlar ve komplo teorileri onların bu acz duygusunu işliyor.
Kendilerini mağdurlar olarak haklılaştırıyor ve o muazzam güçlerin 'işbirlikçisi' olarak kendilerine işaret edilen öznelere kin duyuyorlar. Hamâsetin ötesinde bir gelecek tasarımı sunmayan, düşmanı kahretmekten öte ufku olmayan bu reaksiyoner öfke, iyice derinleştirdiği acz haline yalandan merhem çalıyor. Medeniyet Kaybı kitabımdaki bir yazıda değinmiştim: Evvelsi sene utanç verici bir biçimde çoksatar olan Hitler'in Kavgam'ının temel özelliği de, tüm dünyayı milletlerarasındaki komplolarla açıklayan zihniyetin timsali olmasıdır.
Tanıl Bora kitaplığı
Milliyetçiliğin Kara Baharı, Birikim, 1995.
Türk Sağının Üç Hali, Birikim, 1998.
Milliyetçilik: Modern Türkiye'de Siyasal Düşünce, İletişim, 2002.
Devlet ve Kuzgun: 1990'lardan 2000'lere MHP, İletişim, 2004.
Medeniyet Kaybı: Milliyetçilik ve Faşizm
Üzerine Yazılar, Birikim, 2006.
Devlet, Ocak, Dergah, İletişim, 2004
(Kemal Can'la birlikte).
Diğer Yazılar:
» Okunmadan seçilmeyecek bir roman - SEMİH GÜMÜŞ
» Sayın Nursel Duruel - MERAL AKÇAĞIL
» Romancılar neyi tartışıyor? - SELİM İLERİ
» Kadınsı değil, 'kadıncı' bir roman - HANDE ÖĞÜT
» İspanya'nın dünyaya üflediği soluk - ABİDİN PARILTI
» Yorgun edebiyatçıdan iyelik eki - CEM ŞANCI
» İsmail Cem ve 'Türkiye'nin dış politika vizyonu' - E. FUAT KEYMAN
» Ölüme yakın deneyim - GÖKTUĞ HALİS
» 'Bu yapı aşağıdan nasıl gözükür'
» Milliyetçilik; bir aile fotoğrafı - A. ÖMER TÜRKEŞ
» Tarz-ı siyasetimiz nasıl değişti - MEHMET ALİ GÖKAÇTI
» Osmanlı ve tarihsel figürleri - STEFO BENLİSOY
» Makul özgürlüğe dair - ERKAN CANAN
» Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer - AYDAN ÇELİK
» Mimari önemlidir... - MÜNEVVER SOYLU
» Mizahın gölgesinde... - TOPRAK IŞIK
» 'Doktor Jivago'nun arkasında CIA parmağı! - CEM AKAŞ
» Hayvanların dünyasına dair - RAİFE POLAT
» Canciğer dost olanların maceraları - ASLI TOHUMCU
» YENİ ÇIKANLAR
» DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
» Evlilik ölümden beter - HALUK DAĞ
2/2/2007 · Kategori: Haber
Türk filmlerinin gişe yarışı
Türk Sineması birbiri ardına başarılı yapımlara imza atarken, şu günlerde gösterimde bulunan beş yerli yapım gişe yarışı yaşanıyor.
31 Ocak 2007 Çarşamba
Burcu Bilgin AA muhabirinin 5 yerli filmin yapım ve dağıtımını üstlenen şirketlerden aldığı bilgiye göre, yarıyıl tatiliyle birlikte Türk filmleri arasındaki yarış iyice kızıştı.
Suat Yalaz’ın aynı adlı çizgi romanından beyazperdeye aktarılan "Son Osmanlı-Yandım Ali", 10 günde 444 bin 60 izleyiciye ulaştı. İşgal altındaki İstanbul’da aşk ve kahramanlığı buluşturan filmin yönetmenliğini Mustafa Şevki Doğan üstleniyor.
Kenan İmirzalioğlu’nun Yandım Ali’yi canlandırdığı filmde, Cansu Dere, Emin Boztepe ve Engin Şenkan da oyuncuya eşlik ediyor. Film, 1918 yılında düşman işgalindeki İstanbul’da tek hayali sevgilisini kaçırıp Viyana’ya gitmek olan Tahtacızade Yandım Ali’nin yolunun Ulu Önder Mustafa Kemal ile kesişmesinin ardından vatanın kurtuluşu için mücadeleye karar vermesinin öyküsü... "MASKELİ BEŞLER" IRAK YOLUNDA
Sevimli ve sakar hırsızlar çetesinin yeni macerası "Maskeli Beşler-Irak", 17 günde 858 bin 540 seyirciyi sinema salonlarına topladı.
"Maskeli Beşler" serisinin ikinci halkası olan filmin yönetmenliğini Murat Aslan üstleniyor. Şafak Sezer, Peker Açıkalın, Cengiz Küçükayvaz, Atilla Sarıhan ve Melih Ekener’in başlıca rollerini paylaştığı komedi filmi, Kuzey Irak’taki bir petrol boru hattıyla ilgili "masum bir eyleme" girişen, ancak bölgedeki yerel güçler, Türkiye ve Amerika arasında krize yol açan maskeli beşlerin öyküsünü konu alıyor.
Özen Film yetkilileri, "Son Osmanlı-Yandım Ali" adlı filmin başarılı bir gişe grafiği çizdiğini, bunun Türk Sineması açısından mutluluk verici olduğunu belirtti. Filmin "yurtsever" ögelere sahip olması açısından kendilerine çok olumlu eleştirilerin geldiğini ifade eden yetkililer, "Eğer film 1.5 milyon seyircinin üzerine çıkarsa ikincisinin çevrilmesi de gündeme gelebilir" dedi. "Maskeli Beşler-Irak" adlı filmin ise genç seyirciyi topladığına işaret eden yetkililer, "Bu filmin gişe rakamları, Türkiye’de sinema izleyici kitlesinin hangi yaş yoğunluğunda olduğunu gösteren bir örnektir" yorumunda bulundular. GÜLENDAM VE "BEYNELMİLEL"...
Gişe yarışında yer alan filmler arasındaki "Beynelmilel" de, dağıtımını üstlenen Kenda Film’in verilerine göre, 31 günde 346 bin 493 izleyici topladı.
Yönetmenliğini Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez’in üstlendiği filmde, Özgü Namal, Cezmi Baskın, Meral Okay, Oktay Kaynarca, Nazmi Kırık, Bahri Berat, Dilber Ay ve Umut Kurt rol alıyor. Filmin öyküsü şöyle:
Sıkıyönetim döneminde Adıyaman yöresinde düğünlerde çalgı çalan yerel müzisyenler, pavyonlarda ve düğünlerde çalgıcılık yapmaktadır. Bir grup müzisyen, sıkıyönetim ilanından sonra belediye bandosuna alınır. Makam farklılıkları nedeniyle bandoda çalmakta zorlanan müzisyenlerden, kasabayı ziyaret edecek sıkıyönetim komutanlarının karşılama töreninde marş çalmaları istenir.Bu arada, orkestra şefi Abuzer’in (Cezmi Baskın) Gülendam (Özgü Namal) adlı güzel bir kızı vardır. Kız, bir müzisyene (Umut Kurt) aşıktır. Karşılama töreni yaklaştıkça traji-komik olaylar birbirini izler... AMERİKALILAR KARADENİZ’DE...
Yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği "Amerikalılar Karadeniz’de 2", gösterime girdiği ilk 3 günde 108 bin 882 izleyici topladı.
Filmde, Metin Akpınar, Peker Açıkalın, Kadir Çöpdemir, Kıvanç Tatlıtuğ, Melis Birkan ve Levent Kazak’ın yanı sıra, usta sanatçı Müşfik Kenter ile "arabesk müziğin babası" Müslüm Gürses de rol alıyor. Filmin öyküsü kısaca şöyle:
Amerikalılar, bir yanlışlık sonucu akıllı bombalarından birini haznesinden çıkartır ve yörüngesini değiştirerek Karadeniz’in şirin köylerinden olan Yukarısulakça’da yaşayan Deli Muhittin’in (Kadir Çöpdemir) kulübesine düşürür, ancak bomba patlamaz. Amerikalı ajanlar, turist kılığında köyü ziyaret ederler. Ama bu ziyaret, köyün düzenbazı Ercüment’i (Peker Açıkalın) rahatsız eder. Tüm köy halkını, Muhtar Salih’in (Metin Akpınar) kızı Çiçek (Melis Birkan) ile evlenmek için sözde Amerikalılarla ortak olarak girdiği postal fabrikasının üretimine yönlendiren Ercüment, "gerçek" Amerikalıları bir anda köyde görünce ne yapacağını bilemez. "ÇILGIN DERSANE"
Dağıtımını Warner Bros.’un üstlendiği "Çılgın Dersane" adlı yapım ise 4 günde 172 bin 881 izleyici topladı.Faruk Aksoy’un yönettiği, Cüneyt Arkın, Tuba Ünsal, Yağmur Atacan, Alp Kırşan, Mehmet Aslan, Seçkin Piriler, Okan Karacan, Mustafa Topaloğlu ve Pakize Suda’nın rol aldığı film, iflas eden bir dersanenin son kurtuluş umudu olarak kendilerine promosyon olarak sunduğu tatile çıkan öğrencilerin maceralarını anlatıyor.
2006’ya Nobel damgasını vurdu
2006 yılı, Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Türk yazar olmasıyla hatırlanacak. Ayrıca birçok önemli sergi, binlerce ziyaretçiyi ağırladı
31 Aralık 2006 Pazar
KÜLTÜR SANAT SERVİSİ
2006, Türkiye’nin kültür-sanat hayatı için çok verimli, 'ilk’lerin yaşandığı bir yıl oldu. Yılın en önemli olayı kuşkusuz Orhan Pamuk’un, Türkiye’ye ilk Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandırmasıydı. Ayrıca birçok önemli sergi, binlerce ziyaretçiyi ağırladı. Türkiye’de açılan ilk Picasso sergisini 250 bini aşkın sanatsever gezdi. 2006, Türk sineması için de son 25 yılın en verimli senesi oldu. Yıl içinde olumsuz ve üzücü olaylar da yaşanmadı değil. Elif Şafak, “Baba ve Piç” adlı romanı nedeniyle TCK’nın 301. maddesi gerekçe gösterilerek yargılandı ve beraat etti. Ayrıca bu yıl Ahmet Ertegün, Arif Mardin, Erdal Öz, Duygu Asena ve Atıf Yılmaz aramızdan ayrıldı... İstanbul’un 2010’da Avrupa Kültür Başkenti olacağı 2006’da netlik kazandı.
EDEBİYAT
Elif Şafak’a 301 davası
İsveç Akademisi, 12 Ekim’de 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nün, 'kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan’ Orhan Pamuk’a verildiğini açıkladı. Pamuk, ödülünü 10 Aralık’ta İsveç Kralı 16. Gustav’ın elinden aldı. Türkiye kamuoyu uzun süre ödülün verilme nedeninin siyasi mi yoksa edebi mi olduğunu tartıştı. Usta yazar, Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz 6 Mayıs’ta öldü. Gazeteci-yazar Duygu Asena’yı 30 Temmuz’da yitirdik. Yazar Elif Şafak, 16 Eylül günü kızı Şehrazat’ı dünyaya getirdikten sonra 21 Eylül’de “Baba ve Piç” romanında 'Türklüğü aşağıladığı’ iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden yargılandı. Duruşmaya katılmayan Şafak’ın beraatına karar verildi. 4 - 8 Ekim günleri arasında gerçekleştirilen 58. Frankfurt Kitap Fuarı’na 1999 yılından bu yana Türkiye’yi temsilen katılan Türkiye Yayıncılar Birliği yerine Basın Yayın Birliği’nin gitmesi tartışma yarattı. Fuarda ayrıca Türkiye’nin 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na konuk ülke olmasına ilişkin protokol imzalandı. 25. İstanbul Kitap Fuarı, 28 Ekim - 5 Kasım günleri arasında düzenlendi. Doğan Hızlan fuarın Onur Yazarı seçildi. Haldun Taner Öykü Ödülü’nün bu yılki sahibi olan Yavuz Ekinci, ödülünü Kitap Fuarı kapsamında düzenlenen törenle aldı. Kürt edebiyatının yaşayan en büyük temsilcisi olan Mehmed Uzun, mide kanseri teşhisiyle temmuzda İsveç’ten Türkiye’ye geldi. Yazar Muzaffer Buyrukçu’yu ağustos ayında kaybettik.
SİNEMA
Türk sineması yükselişte
Türk sineması, 2006 yılını her anlamda iyi geçirdi; hem nicel hem de nitel büyük bir yükseliş kaydetti. Tam 34 filmin gösterime girdiği 2006, son yirmi beş yılın en verimli dönemi oldu.
ÖDÜLLER “Oyun” adlı belgesel sekiz uluslararası ödül kazandı. “İklimler” Cannes Film Festivali FIPRESCI, “Takva” Toronto Film Festivali’nde Kültürel Yenilik Ödülü aldı. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü “Beş Vakit”, Altın Portakal’ı ise “Kader” aldı.
FESTİVALLER Uluslararası İstanbul Film Festivali 25. yaşını görkemli bir programla kutlarken izleyici sayısını 150 bine yükselterek rekorunu da kırdı. Antalya’da 1. Avrasya Uluslararası Film Fuarı düzenlendi. 12. Avrupa Filmleri Festivali Kars’ta 1. Uluslararası Altın Kaz Film Yarışması’nı düzenledi; ilk kez sınırları aşarak Tiflis ve Bakü’ye gitti.
SİNEMAMIZIN BÜYÜK KAYBI Türk sinemasının unutulmaz yönetmeni Atıf Yılmaz’ı 5 Mayıs’ta kaybettik.
MÜZİK
Mozart yılı...
Mozart’ın doğumunun 250. yıldönümü olan 2006, yıl boyunca düzenlenen Mozart etkinlikleriyle kutlandı. Arif Mardin’i 25 Haziran’da; Ahmet Ertegün’ü ise 14 Aralık’ta kaybettik. 34. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, 8 - 24 Haziran günleri arasındaydı. Festivalin konuklarından soprano Cecilia Bartoli, 18 Temmuz’da İstanbul Aya İrini’de vereceği konseri besin zehirlenmesi nedeniyle iptal etti; 20, 21 ve 22 Temmuz’da üç konser verdi. 5 - 16 Temmuz arasında düzenlenen 13. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin programında Paul Weller, Diana Krall, John Scofield ve Jack DeJohnette gibi isimler yer aldı. Efsanevi şef Daniel Barenboim yönetimindeki Doğu - Batı Divanı Orkestrası’nın 16 Ağustos’taki konseri, Türk Musevi Cemaati’nin sponsor desteğini çekmesi üzerine tehlikeye girdi. Cemaatin bu kararından vazgeçmesi üzerine düzenlenen etkinlik, yılın 'barış konseri’ oldu. Eski Pink Floyd üyesi Roger Waters 20 Haziran’da, Sting 12 Haziran’da, Depeche Mode 30 Temmuz’da Kuruçeşme Arena’daydı. James Brown 13 Temmuz’daki İstanbul konserinden 5 ay sonra, 24 Aralık’ta öldü. Ali Ekber Çiçek, 26 Nisan’da aramızdan ayrıldı. Leyla Gencer Şan Yarışması, uzun bir aradan sonra 25 - 30 Ağustos günleri arasında yapıldı. Birinciliğe soprano Nino Machaidze değer görüldü. Türk sanat müziği bestekârlarından Selahattin İçli 14 Ekim’de öldü.
PLASTİK SANATLAR
Türkiye’deki ilk Picasso sergisi olan “Picasso İstanbul’da” ve Rodin sergileri, Sakıp Sabancı Müzesi’nde büyük ilgi gördü. “Picasso İstanbul’da”yı 253 bin 999 kişi gezdi. Türkiye’deki ilk Rembrandt sergisi niteliğindeki “Rembrandt ve Çevresi - Desenler” sergisi, 20 Ekim’de Pera Müzesi’nde açıldı. Karikatürist Semih Balcıoğlu’nu 27 Ekim’de yitirdik. “Fahrelnissa ile Nejad: Gökkuşağında İki Kuşak” adlı sergi, 18 Mayıs - 1 Ekim günleri arasında İstanbul Modern’de izlendi. 2006’da resim alanında verilen Aydın Doğan Ödülü, 18 Nisan’da Adnan Varınca’ya takdim edildi. 23. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nda birinciliği Polonyalı Pawel Kuczynski kazandı. Fotoğraf dalındaki Pulitzer Ödülü’nü Associated Press’in İstanbul bürosunda görev yapan Türk foto muhabiri Murad Sezer kazandı. “Cengiz Han...” sergisi 7 Aralık’ta SSM’de açıldı. Sergi, 8 Nisan 2007’ye kadar izlenebilir.
SAHNE SANATLARI
15. Uluslararası Tiyatro Festivali ve 4. Uluslararası Tiyatro Olimpiyatları, 11 Mayıs - 6 Haziran günleri arasında yapıldı. Festivale Peter Brook ve Suzuki Tadaşi gibi usta yönetmenler de katıldı. Afife Tiyatro Ödülleri 24 Nisan’da verildi. En Başarılı Prodüksiyon Ödülü’ne “Uyarca” ile İstanbul Devlet Tiyatrosu, En Başarılı Yönetmen Ödülü’ne de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan Engin Uludağ değer görüldü. | |
Milliyet
1/2/2007 · Kategori: Haber
Kitap-lık 102'den YKY Şiir Yıllığı 2006…
|
|
|
Şiirseverler, son yıllarda edebiyat dergilerinin bir alışkanlığa dönüştürdükleri şiir yıllıklarını ilgiyle izliyor. 2003'ten sonra her yıl şubat ayında okurlarına şiir yıllığı armağan eden Kitap-lık, bir yıl aradan sonra, Bâki Asiltürk'ün hazırladığı yenilenmiş şiir yıllığını okurlarıyla buluşturdu. Asiltürk, 2006 yılında şiir adına ne var ne yok her şeyi yakından izledi ve yıllığına yansıttı… YKY Şiir Yıllığı 2006, uzun bir şiir kitabı listesi, poetik yazıların bibliyografyası, olaylar, haberler, ödüller ve geniş bir değerlendirmenin ardından, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan en genç şairlere uzanan geniş bir şiir seçkisinden oluşuyor; 248 sayfalık hacmiyle günümüz Türk şiirini net bir biçimde gösteriyor… Kitap-lık'ın son sayısında ise "Sabahattin Ali 100 Yaşında” dosyası, şiirler, öyküler, yazılar, İbrahim Yıldırım ve Metin Kaygalak'la yapılmış söyleşiler yer alıyor.
|
|
Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti
|
|
|
|
Hiç kimseye yapmadığım şeyi ona da
yapmadım. Başsağlığı dilemedim.
İlhan Berk
Sağ el, sağ kol, sağ omuz. Pembe yarası işlemeli.
Sarmatyalı. İskitlerin içinden bir kısrak gibi çıkıp gelmiş.
Bileğinde jilet dövmesi. Öbüründe açık yara, akar, akar, akar. Kabuğunda verallah tırnakizi, sıkıntıdan yırtmış derisini, teğelli.
Çokeşliydi kendisi, çocukları çokuluslu.
Tek memeliydi Afyonkeşin karısı.
Amazon, böyle derdik biz ona, tek memesiyle emzirdi son bebeği.
Afyonkeş, o tek memeden emdi Amazon’un özünü, bebekten kalanı.
Neşeli, neşeli bir bebeğin dişizleri düz sinesinde dövme. Afyonkeşinkiler sedef kakma: kirli sarı ama kaburgalarına kadar yakın Amazon’un.
En son, balığa giderken görmüşler Amazon’u: Sepet örgüsü saçı, şıpıdıkları.
Eve ekmek getiren o. Evde yemek yemeyen Afyonkeş. Tek öğün yiyor artık, o da meyhanede, o da gece, o da arkadaşlarıyla sadece.
Balığa bu ilk gidişi Amazon’un.
Balığa son gidişi: — Tarabya sırtlarından kıyıya iniş. Kıyıdan utanma merasimi. Balık tutan tek kadın. Balık tutamayan tek o.
Mektuplaşıyor Afyonkeş, kendi dilinde yani eski dilde.
Anketlere, soruşturmalara cevap yetiştiriyor.
“Şiirimiz açmazda” diyor; “romanımız yok”; “bizim diyebilceğimiz bir klasik bizim nesilden çıkacak” diyor, parantez açıyor, örnek veriyor, parantezi kapatıyor; o parantez edebiyat tarihinin bir dönemini kapatıyor.
Düz, kısa şiirler yazıyordu bütün gün çardak kulede Afyonkeş, elinde kalem olmuyor böyle günlerde. Bir ses kayıt cihazı almış bitpazarından askerde. En yaşlı oymuş alayda, bin yaşındaymış nerdeyse. Alay içtimada, en arkada; en derin öksürüklü İstiklal Marşı’nda. Marşı, içinden öksürükle okurdu, kön kön gezerdi nöbette elleri cepte. Tektipleri giyip çarşı izni vermiş kendisine teskere günü. Rus Pazarı’na gitmiş doğru. Rus kadın onun ruhunda bir fal okumuştu ki çıplak ayağıyla önüne itivermişti cihazı. Kamışı kabza bütün yolculukta, “kadın yanı” isteyen kadınlara kaside, şehirlerarası otobüste ilk şiirini yazmıştı oraya. Oraya yazıyor şiirlerini o günden beri. Sonra evde temize çekiyor –eskiden daktiloydu şimdi kutadgubiligsayar. Ama en güzelleri Amazon’un elyazısıyla olanlar. Bir periyazısı sanki, billur harfler kıvrak kıvrak birbirini buluyor, sonra kelime oluyor. Afyonkeş bunu görünce aşka geliyor. “En güzel şiir elyazısı” diye gidip bebeği uyandırıyor, şiiri okuyor. Lambayı, çerçeveyi deviriyor odada sevinçten. Amazon kızıyor.
“Sevinç bana yasak” diyor Afyonkeş cihaza ve şişeyi dikiyor ağzına –diker gibi bebeğin biberonunu.
Şiirini, diyorlar ki, körinana kurban etti.
Yazılmamış eseri: Tüm Şiirleri 1: El Feneri. Bir kısmı kasetlerde, çoğu aklında hâlâ.
“Kendi Seçtikleri”yle yaymış efsanesini, başını silmiş onun da sonra.
Bir altın kupa zehir hikâyesi, hayat hikâyesi.
Altın Beşik Masalı, oğlunun doğumu. Yazıp bitirdiği tek eser diyor karısı. Nüshası kayıp.
Bir gün yemeğe bir misafir geliyor, ölü bir şair. “Öldü” denilen şair.
Yemek böylece ortadan yenir.
Kanun kaçağı bu şair on dört yıldır kendi tabağından yememiş. Kendi tabağı olmamış bir şair. Konserve, kuruyemiş, patlamış darı. Baklagillere övgü düzen bir şiir yazmış. “Pirinç: bir uygarlık” diye bir kitapçığını bildiri gibi dağıttırmış.
En çok peynir seviyor. “Sizi çok seviyorum peynirgiller” diye ağlayıp ikisini de yanaklarından öpüyor. Amazon’u öpüşü daha uzun sürüyor, biraz da boyna kayıyor. “Bir Ölü Şairin Karımı Ziyareti” diye bir şiire başlıyor Afyonkeş o gece. “Ölü karımı şairin ziyareti” diye son dizesini yazıyor ilk önce.
“Keşim ben kızım” diyor “elim para tutmaz.” “Babanın evini özlüyorsan, kapı orda” diyor. Şair gidince öfkesi geçiyor, özür diliyor. Kulağına, usulca. Sıcak nefes, alkol buharı, ıslak biraz dili kadının kulak kapısında. Amazon öğürüyor, “Bebek uyandı galiba” diyor. Kalkıyor. “Türk-öğür-çalış-güven” diye gülüyor arkasından Afynkş. Afyonkeşin ağzı biberon nargileyi buluyor, tömbekiye biraz daha esrar kırıyor. “Gel beraber yiyelim yaptırdım çörekleri” deyip zorla Amazon’un ağzına sokmaya uğraşıyor nargileyi –bazılarına göre başka bir şeyi [Burda nasıl oluyorsa amazon elinin tersiyle itiyor afyonkeşi, afyonkeş hıncından ama amazon’a dokunmadan (yemin billah ekmek musaf kuran) öfkesinin gazabıyla öldürüyor amazonu, ya da amazon kıyıyor kendi canına sırf inat olsun diye ona].
Süzülüp bir gün gökten gelmiş Havva, taşını getirmiş Afyonkeşin, bitiremediği ünlü dizesiyle kafası ezik. Nargilesi devrilmiş, sarı dumanlı suyu akmış. Yüzünün yarısı yerde yüzüyor o suyun içinde. Öbür yarısı taşa kazınmış, yanına da bir yazı: “Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti”.
Böyle yazıyormuş mezartaşında.
Afyonkeşi kendi mezartaşıyla böyle öldürmüş diyorlar Havva.
“Öldü” diyorlar şimdi onun için.
Onun için bugün bize yemeğe misafir şair.
(Tüyübozuk Hikâyeler’den)
26/1/2007 · Kategori: Haber
| Öğretmenlik başvuruları 1 Şubat'ta |
|
 |
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), ıo bin kadroya yapacağı öğretmen ataması için ı-7 Şubat 2007 tarihleri arasında başvuru alacak.
MEB, öğretmen atamalarına ilişkin başvuru takvimini belirledi. İlk atama, açıktan atama ve açıktan ilk atama yoluyla ıo bin kadroya toplam 28 branştan öğretmen atanacak. En fazla İngilizce ve Sınıf öğretmenlikleri ile İlköğretim Matematik branşlarından öğretmen alınacak. Atamalar için, halen sözleşmeli görev yapan öğretmenler de başvurabilecek. Kadrolu öğretmenliğe atananlardan oluşacak boş pozisyonlar ölçüsünde yoğun ihtiyaç bulunan alanlarda görevlendirilmek üzere sözleşmeli öğretmenlik için de başvuru alınacak. Başvurulara ilişkin bilgilere, MEB'in http://personel.meb.gov.tr internet adresinde daha sonra yayımlanacak kılavuzda yer verilecek. Öğretmen kadrosu için başvurular internet üzerinden gerçekleştirilecek. Birgün |
26/1/2007 · Kategori: Haber
Sait Faik Hikaye Armağanı