15/10/2009 · Kategori: Inceleme
Cemal Süreya’nın çocukluğuna inmek
GONCA ÖZMEN
Yapıtı bağımsız bir nesne olarak gören “yeni eleştiri” anlayışına karşın; psikanalitik yaklaşım, eleştiriyi sanatçı ile yapıtı arasındaki ilişki üzerine odaklandırır. Freud’a göre bu ilişki doğrudandır ve yazarın/şairin fantezileriyle metni özdeştir; ancak bunlar metinde örtülü bir biçimde ortaya konur.
Bu bağlamda yazarın/şairin yaşamı, kişiliği, iç dünyası ya da bilinçaltı anlaşılmaya ve onun hangi iç dinamiklerle neyi, nasıl ve neden öyle yazdığından yola çıkılarak yapıtı bu doğrultuda çözümlenmeye/yorumlanmaya çalışılır.
Yusuf Alper de Psikodinamik Açıdan Cemal Süreya ve Şiiri – Annem Çok Küçükken Öldü adlı kitabında “şairin hayatı şiire dahil”, “insan anılarıdır” diyen ve şiirlerinde otobiyografik özellikler bulunan Süreya’nın şiirine psikodinamik açıdan yaklaşmış. Çünkü Alper, Octavio Paz dahil birçok yazar gibi, bir şairin biyografisinin onun şiirini anlayabilmek bağlamında önemli ipuçları verdiğini düşünenlerden. Şairin yaşantısından şiirine yansıyanları incelerken onun günlüklerini, mektuplarını, denemelerini de dikkate almış ve yakınlarının, dostlarının tanıklıklarına başvurmuş. Şairle tanışıklığına ve söyleşiler yapmış olmasına ek olarak Alper’in hem psikiyatr hem de bir şair olması yorumlarını güçlendirmiş.
Şiirle yaşam arasındaki bağ
1950’li yıllarda Freud düşüncesi ve Varoluşçuluk felsefesinin ülkemizde yaygınlık kazanmasıyla, bilinçdışının II. Yeni şiirinde yoğun bir biçimde kullanılmaya başlandığına değinen Alper; bu nedenle II. Yeni şairlerini psikodinamik açıdan değerlendirilmeye en uygun şairler olarak görür. Ayrıca Ahmet Haşim’den başlayarak Didem Madak ve Nilay Özer’e Türk şiirinde psikanalitik yaklaşıma uygun bulduğu şairlerin adlarını sayar. Şiiri otobiyografik özellikler içerse bile bir “sanatçıyı bire bir yansıtması”nın söz konusu olmadığını da belirtir.
Cemal Süreya şiirinin daha derinlikli anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlayan Alper; şairin yaşamı ile şiirlerini inceleyerek, ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışır. Ona göre, şairin benliğini anlayabilirsek, şiirlerinde okuyana kapalı, zor ya da belirsiz gelen kimi noktaları kavrayabiliriz. Şair, narsizmini nasıl şiirsel yaratıya dönüştürmüş? İmgeleri, gerçekleşmeyen/doyurulmayan hangi isteklere, fantezilere dayanmakta? Şiirlerinin izlekleri, kullanılan dil ile şairin yaşantı ve kişiliği arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Psikanalizin, görünen davranışların derinlerinde yatan nedenleri bulmaya ve anlamaya çalışması gibi; bir şiirin anlaşılabilmesi için de yan anlamlardan mecazlara, uzak çağrışımlara, doğrudan söylenmemekle birlikte dolaylı olarak sezinlettiklerine ya da söylemediklerine uzanmak ve şiirin derinliklerine sinmiş duygu ve düşünceleri dikkate almak gerekir. Çünkü şiirde çoğu zaman soyutlama, dolaylı ve sembolik anlatım söz konusudur.
Alper, klasik Freudyen bakışın eksiklikleriyle ilgili bilgiler verir, bunları eleştirir ve çağdaş psikanalitik yaklaşımları dikkate alarak, daha geniş açılı bir bakışla ele alır Süreya’nın şiirini. Örneğin, klasik psikiyatrinin yaratıcılığı sanki psikopatolojik bir süreçmiş gibi yanlış anladığını ve bunun normalle nevrotik arasında yeterli bir ayrım yapılamamasından kaynaklandığını vurgular. Sanatçıları mutsuz insanlar sayan ve fantezileri doyumsuzluğa bağlayan Freud’un aksine; o, mutlu insanların da fantezi kurduğunu ve sanatçılara büyük saygı duymasına karşın Freud’un yaklaşımının estetik değerlendirmeden yoksun olduğunu belirtir.
Alper’in belli kavramlardan, yaklaşımlardan ve düşünürlerin görüşlerinden doğrudan alıntılar yapmak yerine; onları bir-iki cümleyle, daha kolay anlaşılabilecek bir biçimde özetleyip ilgili kaynağı belirtmesi, okuyucu için büyük kolaylık sağlıyor. Yine de okuyucunun, az da olsa, psikoloji, psikiyatri ve psikanalizin çeşitli terim, kavram ve yaklaşımlarıyla ilgili ön bilgi sahibi olması gerekiyor. Kitapta verbal, somatik, epigenetik, odipal, intrapsişik çatışma, borderline örgütlenme, Kohutçul yaklaşım, nesne ilişkileri kuramı, benlik/kendilik psikolojisi benzeri kavram ve terimlere, kuram ya da yaklaşımlara ve H. Kohut, G. O. Gobard, D. W. Winnicott gibi düşünür adlarına sıkça rastlanıyor. Örneğin şairin kişilik gelişimi, Freud’un id-ego-superego; psikoseksüel gelişim dönemleri oral, anal, odipal terimleriyle açıklanıyor.
Altı yaşında bir çocukken çok sevdiği ve genç bir kadın olan annesinin ölümüyle sarsılan Cemal Süreya; bunun ardından gelen sürgün (ailesi, 1938’de Yasak Bölgeler Kanunu’na muhalefet suçundan Bilecik’e sürülerek, orada zorunlu iskan cezasına çarptırılmıştır), üvey annesinin zalimce tutumu, etnik kökeni (Kürt oluşu) nedeniyle okul arkadaşlarınca hor görülmesi benzeri olay ve tutumlarla iyice örselenmiştir. Utangaçlık, kırılganlık ve alıngan duyarlılık, kişilik özellikleri arasında yer etmiştir. Ortak mallarını üstüne geçirerek ailesini yoksul bırakan çok güvendiği amcası ve yakın dostlarından gördüğü ihanetler onda büyük düş kırıklıkları yaratmış; bu depresif süreçte nevroz kısır döngüsüne girmekten, edebiyata ve şiire yönelerek kurtulmuştur. Alper, şairin yaşantısının bu yönünü “sanatçı oluşunun temel güdüleyicisi” sayar. Cemal Süreya şiirindeki erotizm, ironi ya da humoru da onun utangaçlığını ve aşağılanmasını ödünleme; şairliğini de savunma düzeneklerinden yüceltmeyi kullanması olarak görür.
Şairin küçük yaşta annesini kaybetmesi, Alper’e göre, onun için “en önemli yaşam olayı”dır; “temel örselenim (travma)” nedenidir. Bu yüzden “Cemal Süreya’nın da tüm yazdıklarının aslında baştan sona anne kaybına yakılan ağıt olduğu düşünülebilir.” der. “Şiir Süreya’nın annesidir. Onun annesi yerine geçmiş”tir yorumunu getirir. Yayımlanan ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” onun anne sevgisini ve bu ölümden duyduğu üzüntüyü dışa vurur: “Saçlarını koynumda saklıyorum / Arada bir ağlamak için”. Anne kaybı, “acıları hep içimde taşıdım” diyen şairde, depresif duygulanımlar yaratmış, yaşamını öylesine etkilemiştir ve bu konuda öylesine duyarlıdır ki, sevgilisinin terk etmesi dahil her türlü kayıp ve yitirmeler annesini çağrıştırdığı için onu çok sarsmıştır. Doyurulmamış anne sevgisi ve ölümünden sonra içine saplanan yalnızlık duygusu sonucu kendisine ilgi/sevgi gösteren, “düğmesini diken bütün kadınlarla” evlenmesinde etkili olmuştur. Anne yoksunluğu nedeniyle ödipal duyguların ön plana geçmiş olabileceğine değinen Alper, Süreya’da Oidipus kompleksinin olup olmadığı, babasının ölümünden dört yıl önce yazmış olduğu “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü” şiirinin klasik Freudyen bakışla açıklanıp açıklanamayacağı üzerinde durur.
Yaratıcılıkla ruhsal bozukluklar (deha ile delilik) arasında ilişki kurmak, İtalyan psikiyatrist Cesare Lombrasso’dan bu yana devam etmiş; Freud da yaratıcılığın kişinin içsel çatışmalarından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Alper ise kitabın “Cemal Süreya ve Depresyon” adlı son bölümünde, zaman zaman depresif yaşantıları olsa da şairi bir depresyon hastası olarak ele almaz. Yaşamının son dönemlerinde alkole yönelip onu bir yatıştırıcı, kaygı giderici olarak kullanmasında, son dönem şiirlerinde ölüm ve intihar gibi izlekleri daha sık işlemesinde; özellikle oğlunun davranışları nedeniyle onunla çatışmalarının, üzüntü ve kendini sorumlu tutmasının yarattığı depresyonun etkisi üzerinde durur. Özellikle anlamın duyumsatmalara, çağrışımlara, yan anlamlara ve söylenmeyenlere de uzandığı şiirde, gösteren ile gösterilen arasında birebir anlamsal bağlantı kurma olanağı olmamakla birlikte Alper’in kitabı, Cemal Süreya şiirini daha derinden anlama ve çok yönlü, geniş açılı yorumlar için yeni açılımlar getirmesi bakımından dikkate değer bir çalışma.
Kitap Zamanı/Sayı: 39
MEHMET H. DOĞAN'DAN SON OKUMALAR'IM Gonca Özmen
(Virgül Sayı:122 Eylül)
Eleştiri, geçmişten günümüze yazınımızın önemli bir sorunu/eksikliği olarak görülmektedir. Bu alanda yazan değerli adlardan biri olan Mehmet H. Doğan’ı, 17 Şubat 2008’de kaybettik. Onun eksikliğinin şiir dünyamızda yarattığı boşluk, ölümünden kısa bir süre sonra, Mayıs 2008’de İkaros Yayınları arasında çıkan iki kitabıyla giderilmeye çalışıldı: Türk Şiirinden Son Okumalar ve İkinci Yeni Şiir.
Türk Şiirinden Son Okumalar’da Mehmet H. Doğan’ın daha önce yayımlanmış kitaplarına girmeyen yazıları bir araya getirilmiş. Üç bölümden oluşan kitabın “Şiir Defteri” adlı ilk bölümünde çağdaş şiirimiz üzerine; adı, Haşim Çatış’ın ölümünü konu alan denemeye dayandırılan ikinci bölümünde -“Bir Şair Ölmüş Diyeler”- Nazım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Edip Cansever, Haydar Ergülen, Metin Altıok, Behçet Aysan ve şiirleri üzerine yazılara yer verilmiş. Son bölümde ise Nurullah Ataç, Orhan Burian, Eser Gürson ile ilgili denemeleri, şair ve yazarlarla onların metinlerini/yapıtlarını değerlendirip yargılayan eleştirmenlerin düşmanlığına gönderme yapan aynı adlı bir yazının da bulunduğu “Düşman Kardeşler” başlığı altında toplanmış.
ŞİİR ELEŞTİRMENİ
Başlangıçta, sanat sorunları, yazın kuramı, bazı düzyazı yapıtlar üzerine yazdıkları bir yana bırakılırsa Mehmet H. Doğan, şiir üzerine DE yazan bir eleştirmen değil; son yıllarda ağırlıklı olarak, yalnızca şiirle ve özellikle GÜNÜN ŞİİRİ ile ilgili eleştiri, inceleme ve eleştirel denemeler yazan biriydi.“Şiir Eleştirmeni Ataç” başlıklı yazısından yola çıkarak, onun için de “Şiir Eleştirmeni Doğan” diyebiliriz. Yüzlerce derginin yayımlandığı, binlerce kişinin şiir yazdığı bir ortamda günün şiirini yakından izlemek, büyük bir özveri, çaba ve dikkati gerektirir. Ayrıca, genç şairlerin şiirlerini değerlendirmek, yazılmakta olan güncel şiirin geleceğini, gelişim ve değişiminin yönünü görebilmek/kestirebilmek; derin şiir bilgisi yanında, gelişmiş bir estetik beğeniyi de zorunlu kılar. Çünkü, Füsun Akatlı’nın dediği gibi, “Şiir üzerine yazmak, Rus ruleti oynamak gibidir.” (Yaz Başına Neler Gelir, Ada Yay., İst., 1980, s. 83.) Memet Fuat’ın 1985’te yayımlanan ve çağdaş şiirimizle ilgili, ilk akla gelen antolojilerden olan Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde bile 1970 sonrası şiirine yer verilmemiştir. Doğan ise 2001’de yayımlanan üç ciltlik Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisinde güncel şiiri dışarıda bırakmaz. 1993’ten 2003’e (2001 hariç) hazırladığı on Şiir Yıllığı, onun on yıl boyunca, şiiri günü gününe izlediğinin, bu nedenle de yazdıklarının/seçtiklerinin çok yoğun okumalara ve titiz incelemelere dayandığının göstergeleridir. Yıllıkları, aynı zamanda diğer yıllık hazırlayanlar için kaynak/örnek oluşturmuştur. Bu bağlamda Doğan’ın değerlendirme ve eleştirileriyle günümüz şiiri ve şairleri üzerindeki etkisi yadsınamaz.
ŞİİR İÇİN / ŞİİRDEN YANA
Toplumumuzdaki genel eğilime paralel olarak, sanatçılarımız eleştiriye pek açık değillerdir. Özellikle de edebiyatçılarımız ve şairlerimiz... Başta yıllıkları ve Yüzyılın Türk Şiiri 1900-2000 antolojisi olmak üzere, çoğu eleştirisi/eleştirel denemesi; yıllıklarına/antolojisine şiirlerini almadığı ya da yazılarında şiirlerini övmeyip eleştirdiği şairlerce kaba, kırıcı hatta hakaret ve saldırı sayılabilecek büyük tepkiler almasına karşın o; ilkelerinden, iyi bulduğunu/doğru bildiğini seçmekten/yazmaktan çekinmemiştir. “Nasıl hoyrattır bu edebiyat dünyası!” (s. 117) diyen Doğan, edebiyatın/şiirin sorunlarını ele alırken, “iyi şiir”i seçerken ve değerlendirirken estetik ölçütü önceleyerek, şiirin politik/ideolojik sanat dışı yönsemelerini önemli görmemesi, güdümlü edebiyata karşı tutumu nedeniyle eleştirilmiş; toplumcu şair ve şiirleri yok saymak, onlara göz yummakla ya da sırtını dönmekle suçlanmıştır. Bu konuda, kısaca şöyle der: “Benim ölçütüm şiirin kendisi.” (s. 50) O, şiir yazmayı bırakışı konusunda bile, “şiire duyduğum saygıdandır,” (Birikime Dayanmak, Aydın Yayınevi, İzmir, Eylül 1979, s. 2.) diyen bir eleştirmendir. Yazdıklarında daima tarafsız kalma kaygısı taşıyan Doğan, “Eleştirmenliğin yazılı olmayan, olmazsa olmaz yasalarından en başta geleni, yansızlığı, hatır-gönül dinlemezliği olmak gerekir,” (s. 155) vurgusunu yapar. Bir başka yazısında da doğru bildiği çizgiden hiç şaşmadığını dile getirir: “Tek ölçümün, her zaman olduğu gibi, şiir olmasına büyük özen gösterdim. Dost-ahbap ilişkisinden etkilenmemeye çalıştım. (…) Sanata, yazına karşı sanatdışı dayatmalara hep direndim.” (Şiir ve Eleştiri, YKY, İst., Şubat 1998, s. 124-220.) Ona göre, eleştirmenin sorumluluğu yazarlara/şairlere, ideolojilere/politik …izm’lere karşı değil; yazınsal metinlere/yapıtlara karşıdır. Örneğin, bazı toplumcu yazar ve şairlerin yaptığı eleştirilere aldırmaksızın, İkinci Yeni’nin şiirimiz için önemini toplumsal, ekonomik, kültürel yapımızdaki değişimlerle, tarihsel bağlantıları içinde -yalnızca teknik ve biçimiyle ya da özüyle değil, çağıyla, içinde yeşerdiği toplumla ilişkilendirerek- ele alıp değerlendirmiştir. 70’li yılların politik/slogancı şiirine ise soğuk ve uzak durmuştur. Kısaca, Doğan daima estetik değer taşıyan gerçek sanatsal metinlerin/yapıtların yanında yer almış, onları savunmuştur.
ZOR ZANAAT/SANAT: ELEŞTİRMENLİK
“Eleştirmen: O Sefil Yaratık”, “Yazınımızın Günah Keçisi: Eleştirmen” adlı denemeler de yazan Doğan, yazının “en belalı dalı” olarak gördüğü şiir üzerine yazmanın, şair/yazarın hep övgü beklentisinin, “kimsenin övgücüsü olmadan” eleştiren kendisine karşı saldırıları da getirdiğini söylüyor Feridun Andaç’la yaptığı bir söyleşide. Günümüzün önemli şiir eleştirmenlerinden Sabit Kemal Bayıldıran ise bu nedenle kendisinin güncel şiir üzerine yazmaktan kaçındığını belirtir: “birçok dostu kırmamak için kaçındım güncel şiirden. (…) genellemelerle yetindim. (…) Şairlerimiz, demokrat olamıyorlar çoğunca. Hep beğenilsin istiyorlar. (…) Peki şiir üzerine yazarsan ne olur. (…) Bol bol düşman kazanırsın.” (Günümüz Şiiri Üzerine Yazılar, Can Yay., İst., 2004, s. 11-12) Memet Fuat da bu yönde davrandığını/yazdığını vurgular: “Yapıta/yazara dönük eleştiriden genellikle kaçıyorum. (…) Sanatçılar, … eleştiriye pek açık değiller; … değerlendirmelere, övgü nitelikli olmadıkça, hiç katlanamıyorlar. Tepkileri de çok ağır oluyor. En iyisi söyleyeceklerinizi ortadan söylemek” (Biçemden Biçeme, YKY, İst. Ocak 1999, s. 292). Böyle bir ortamda, günümüz şiiri üzerine eleştiriler/eleştirel denemeler yazan ve seçkiler hazırlayan Mehmet H. Doğan, örneğin Necati Cumalı ile ilgili olarak, onun son kitaplarındaki şiirlerinde bir yenilenme yerine “yineleme” ve “çoğalmayı” gördüğünü söyler. Cumalı için 1960’lardan sonra “şiirdeki köklü değişime sonuna kadar sağır kalmış, hiçbir şey olmamış gibi eski şiirini sürdürmüştür,” dedikten sonra, “Sağlığında böyle bir yazı yazamazdım, bütün alıngan şairler gibi küserdi bana. Acı sitemler ederdi. Eleştirinin yazgısı bu,” (s. 91-93) cümleleriyle, bizde, eleştirmenliğin en önemli sorunlarından birini açıkyüreklilikle ortaya koymuştur.
ŞU 80’LER ŞİİRİ VE SONRASI
Doğan, son yıllarda sıkça dillendirilen, 80’ sonrası yazılan şiirin çıkmazda olduğu ve “tasfiyesi” gerektiği görüşlerine de katılmaz. Aksine bu dönemin şiirine umutla yaklaşır. 2002 Şiir Yıllığı’nı hazırlarken, dergilerde okuduğu şiirler, şiir üzerine yazı ve söyleşilerle ilgili uğradığı hayal kırıklığından söz eder. “Sayfalar dolusu şiir: imzaları, başlıkları silinip art arda okunsa hiçbir şey fark etmeyecek; buz üzerine yazılmış gibi daha sonuna gelmeden bellekte hiçbir iz bırakmadan silinen şiirler.” (s. 44) diyerek günümüz şiiriyle ilgili zaman zaman karamsarlığa kapılmakla birlikte, şiirimizin geleceğini aydınlık görür. O, şiirin “bunalımda” ve “ölmekte olduğu” yolundaki yorumları da benimsemez. Asıl bunalımı, yeni şiiri gereğince izlemeyen şiir okurunda, bazı şairlerde ve bu tür yorumları yapanların algılamasında bulur. Genç şairleri umutsuzluğa düşüren ve genç okuru yeni şiirden uzaklaştıran bu anlayışın şiirimize zarar verdiğini vurgular. “Bir zamanlar İkinci Yeni de hep kötü örneklere -ayrıkotlarına- dayandırılarak yerin dibine batırıldı,” (s. 37) diyerek, bu tür yüzeysel ve mekanik değerlendirmelerin ne kadar “sağlıklı” olduğunu sorar. Garip şiirinden bu yana yinelenen benzer yakınmalarda gerçek payı varsa, “bunalım üstüne bunalım geçiren bu şiirin kökü niye kurumuyor kırk yıldır, elli yıldır?” (s. 34) sorusuyla da karşıt görüşünü ortaya koyup “1980’den sonra ise köklü bir değişim geçirmekte olan, gerçekten zengin, açılımlara gebe bir şiirimiz var.” (s. 35) der. Bu iyimserliğinin de “geleceğe ve gençliğe güven”inden (Şiir, Bugün, YKY, İst., Ağustos 2001, s. 171) geldiğini söyler.
“Çağdaş Türk Şiirinde Dönüşümler ve Dönemeçler” yazısında Garip ve İkinci Yeni gibi çağdaş şiirimizdeki köklü değişim, kırılma ya da dönemeçler üzerinde durduktan sonra, Nazım Hikmet şiirinden günümüze uzanan bir değerlendirme yapar ve sözünü “Şiir, her zaman sorulagelen ‘Şiir Ölüyor mu?’ sorularına aldırış etmeden, bir gizil güç olarak varlığını sürdürüyor,” (s. 17) diyerek bitirir. “Şiirimizde ‘Sapmalar’, Saptırmalar Üzerine” yazısında ise Yücel Kayıran’ın iki yazısına dayandırarak, toptancı yargı ve genellemelere, “Müslüman şair” gibi ötekileştiren, ayrımcı nitelemelere karşı düşüncelerini ortaya koyar.
Doğan’ın, bazılarınca görmezden gelinen ya da küçümsenen, genç şairlerin yenilik arayışlarını ve girişimlerini desteklemesi; hoşgörülü, sıcak, önyargısız yaklaşımı ve iyimser, yapıcı eleştirileri günümüz şiiri için önemli kazanımlar sağlamıştır. Belli bir ideoloji/politik görüşe, egemen ya da popüler olana değil; genç kuşağı yeniliklere, iyi şiire yönlendirmesi, birçok şairin ilk şiirleri ve ilk kitapları üzerine ilk yazan eleştirmenlerden biri oluşu, onları yüreklendirip kendilerine güvenmeleri yolunda desteklemesi de dikkate değerdir.
“BELKİ”LER, “KİM BİLİR” VE KESİNLEMELER
Bir akıma ya da bir ideolojiye dayandırılan önyargılara körü körüne bağlanıp kendince değişmez ilkeler belirleyerek, hazır kalıp ya da reçetelere göre katı, mekanik değerlendirmeler yapan bir eleştirmen değildir Doğan. Araştıran ve sorgulayan bir anlayışı benimsemiş; saptama ve yorumlamalarında zaman zaman “belki”, “sanıyorum”, “kim bilir”, “acaba?” diyebilmiştir. O, yoğunlaştırılmış, kapalı anlatım, dil oyunları ve boşluklarıyla çoklu yorumlara açık bazı şiirler üzerine değerlendirmeler yaparken kesinlemelerden kaçınmak gerektiğinin bilincindedir. Örneğin, Metin Altıok’un şiirlerinde anlattığı, göstermek istediği ya da seslendirdiği “ben” için; “günümüz insanıydı belki de. Kim bilir!” (s. 133) der. Buna karşın, “Şair Necati Cumalı Üzerine” denemesinde, “Güzel Aydınlık (1951) kitabının en güzel şiiri hiç kuşkusuz Karabatak’tır,” (s. 90) gibi, “bence”, “sanıyorum” ve benzeri sözcüklere bile gerek görmeden, üstelik “güzellikle” ilgili yargılarına rastladığımız da olur. Yine, Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiiri için, “Cansever şiirine bir milat aranacaksa, kesinkes bu şiirdir,” (s. 106) yargısında bulunur. Eleştirilerinde nesnel olmaya büyük bir özen gösterdiği, bazı eleştirmenlerin yukarıdan bakan, ahkam kesen, çatık kaşlı yargılama tutumundan uzaklığı ile dikkati çeker Doğan. Kimi akademisyenlerin alıntılara, dipnotlara ve yabancı terimlere boğulmuş, karmaşık yazma biçiminin tersine o; deneme tadında, yalın ve anlaşılır yazmıştır eleştirilerini.
ÇEŞİTLEMELER, SOMUTLAMALAR
Şiirine harcamak istediği zamanın çoğunu “hoca”lığına ayırdığı için yakınan A. H. Tanpınar’dan yola çıkarak şöyle der: “Tanpınar’ın yaşamı, yurdumuzda gerçek aydının ve gerçek sanatçının hangi koşullarda yaşadığının ve çalıştığının somut örneğidir.” (s. 127) Behçet Necatigil’den, yazdığı hikayenin/romanın telif ücreti peşinde koşan Orhan Kemal’e kadar daha nicelerini anımsatır bu cümle. Edip Cansever’i “toplumsala sırt çevirmiş bir şair” olarak suçlayanların yaptığını “gülünçlük sınırında bir aymazlık” (s. 113) olarak niteler Doğan. “Şiir Eleştirmeni Ataç” yazısında, Ataç’ın en güçlü yönünün denemeciliği olduğunu, şiire verdiği önemi, yenilikleri desteklediğini, örneğin “Garip şiirini daha ilk günlerinden başlayarak ilk savunan kişi” (s. 146) olduğunu ve Nazım Hikmet’ten Dağlarca’ya bazı şairleri yenilik düşmanlarına karşı savunduğunu vurgular. Bütün yazılarında fazla öznel yargılarda bulunduğu yönündeki genelleme ve üstünkörü değerlendirmelere karşı Ataç’ı savunur. Tıpkı, İkinci Yeni şiirini, bazı toplumcu şair ve eleştirmenlerin yüzeysel, toptancı yargılarına karşı savunduğu gibi.
“Şiir Yazmak Zorlaşıyor mu?” başlıklı yazısında, şiirimizin son elli-altmış yıllık gelişimini özetledikten ve geçmiş şiir birikiminden/gelenekten yararlanmanın önemini vurguladıktan sonra, yeni yazmaya başlayan şairlerin özellikle İkinci Yeni şiirini özümsemeleri gerektiğini belirten Doğan, şöyle sürdürür: “Bugün yazmaya başlayan bir şair, öğrenmesi, özümsemesi ve sonuçta aşması gereken zengin deneyimlerle dolu büyük bir şiir birikimiyle karşı karşıyadır. Gerçekten yeni ve özgün bir şiir yaratacak şairin bu geleneği bilmesi, ondan hız alması, ama bunu yaparken onu aşması da kaçınılmazdır. (…) İkinci Yeni deneyiminden sonra onu özümsemeden, aşmadan şiir yazmak da olanaksızdır.” (s. 42)
ŞİİR 2000’Lİ YILLARDA DAHA NELER GÖRECEK!
Doğan, şiirdeki popülerleşme ya da arabeskleşme eğilimine karşı tutumunu ise “okuru ‘velinimet’ sayıp onun suyuna gitmenin teslimiyetten başka bir anlama gelmediği” (s. 25) sözleriyle ortaya koyar. “Menager” kullanan Murathan Mungan’dan yola çıkarak, reklam kampanyalarına, çok satmaya; kitle kültürüne geçişle sanatın ve şiirin de metalaşmasına değinir. Bu kampanyalarda niteliğin değil, para kazanma amacının öne çıkmasından yakınır. Öfke, isyan ve alayı da içeren bir çaresizlikle: “Belki doğru olan budur, kim bilir!” (s. 27) der.
Doğan’a göre şiirden, yalnızca kendi sınırları içinde bir akım ya da kuşağa karşı değil, diğer yaşam alanlarına, dünya görüşlerine vb. karşı da toptan, yıkıcı bir başkaldırı beklenebilir. Çünkü o, XX. yüzyılın sonundaki koşulların hiç de I. Dünya Savaşı sonrası koşullarından aşağı kalmadığını düşünür.
UNUTULMAK/UNUTULMAMAK
Mehmet H. Doğan, 1936-1953 yılları arasında yayımlanan yazılarında, 1940’ların yazınını, özellikle de şiirini değerlendiren Orhan Burian’ın “unutulan, unutturulan,” ama unutulmaması gereken bir eleştirmen olduğunun altını çizer. 1960’lı yıllarda yazan eleştirmen Eser Gürson’la ilgili yazısında da o dönemin dergilerinin, yazar ve şairlerinin adını anarak, genç kuşaklardan “kimbilir kaç ışık yılı uzak”ta olduklarına, “her şeyin günübirlik yaşandığı ülkemizde” edebiyat ve edebiyatçıların da kısa sürede belleklerden silindiğine değinir. Zamanımızın bütün değerbilmezliğine, unutma ve unutturma eğilimine karşın, umarız ki Türk şiiri üzerine hatırı sayılır bir birikim ortaya koyan Mehmet H. Doğan, yazıları ve yapıtlarıyla uzun yıllar şiirimizin yolunu aydınlatmaya devam eder.
12/9/2008 · Kategori: Inceleme
|
|
| hurriyet.com.tr |
|
Gazeteci Oğuz Güven'in 78 kuşağını anlattığı "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor.
12 Eylül 1980 darbesinin öncesi ve sonrasında "78 kuşağı" diye adlandırılan gençlerin yaşadığı trajikomik gerçek öykülerin yer aldığı kitap yeni öykülerle genişliyor. 3. Baskısını yine 12 Eylül'ün yıldönümünde yapan kitapta, bu kez Diyarbakır Cezaevi'nde uygulanan işkence yöntemleri de tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri: FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı. KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.
AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.
KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.
KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.
KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.
SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.
ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.
LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı. MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.
SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.
BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.
SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.
GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.
LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.
PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.
İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..
TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.
HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.
VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.
AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.
KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.
GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.
AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.
MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi. |
4/4/2008 · Kategori: Inceleme
|
Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a: 2005 Yılı
|
|
|
|
Cervantes’in Don Kişot’u yayımlaması dördüncü yüzyılının, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılması sürecinin başlangıç yılına ve yaşamını kültür üzerine düşünerek ve yazarak geçirmiş Nermi Uygur’un ölüm yılı 2005’e rastlamasını gözardı ederek yazamazdım bu yazıyı. Don Kişot’tan, yazın türlerinin tanımı ve kültür ölçütleri oluşturma konularında, 2005 yılındaki Türkiye için, Nermi Uygur bağlamında, kısa bir mesel çıkarmayı deneyeceğim. Üzerine binlerce uzmanın yazı yazdığı bir Don Kişot gibi bir başyapıt hakkında yazmayı kişi kolay ya da zor bir işe dönüştürebilir: ama, yapar, eninde sonunda. Don Kişot gibi edebiyat dışına taşıp bir uygarlığın, Avrupa uygarlığının kültürünü belirlediği savlanan bir yapıtla sahici bir ilişki kurmak için ise ortam ve zamanı da işin içine katmak gerekirmiş gibi geliyor bana. Türkiye açısından, Don Kişot aracılığıyla Avrupa kültürüyle olan yakınlığı düşünmek için iyi bir yıl 2005 yılı. Don Kişot, Avrupalının, Avrupa kültürünü tanımlamada kullandığı bir kültür simgesi. O yüzden Don Kişot’u anma biçimimiz, Avrupa kültürü ile olan ilişkimizin sahiciliğini gösterme gizilgücü taşıyor. Nermi Uygur’un adını anmış olmama karşın, Avrupa kültürünün yalnızca olumlu yanları değil aklımda olan. Oğuz Demiralp’in, kitap-lık’ın Nisan 2005 sayısındaki, Nermi Uygur’u, ölümü nedeniyle anan yazısındaki saptamaların çok yönlü ışığını unutmadan, Nermi Uygur’un, dünya görüşünü, Avrupa kültürünün olumlu yanlarını vurgulayarak kurduğunu söylemeliyiz. Karanlığa değil aydınlığa ve saydamlığa uçan bir pervane Nermi Uygur. Don Kişot da, birbirine taban tabana karşıt yorumların kaynağı olacak denli bilinçli olarak anlam saydamlığından yoksun bir roman olmasına karşın –zaten bu yüzden çağcıl romanın ilk örneği olarak kabul edilmiyor mu?– son kertede Avrupa kültürünün çökmesi değil sürmesinin simgesi. Avrupa, kültürünün ve yazın geleneğinin geleceği için hem karanlığı hem de aydınlığı içeren Don Kişot’a yaslanıyor, o yüzden bu kitabın yayımlanmasının dördüncü yüzyılını kutluyor. İspanyolca yazılmış, İspanya’da yayımlanmış bu kitap, ününü, onu dillerine çeviren İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlara ve en çok da Don Kişot’u ilk kez, güldüren değil ağlatan bir karakter olarak gören Almanlara borçlu. Cervantes’in Güney Amerika’da doğmuş torunlarından Carlos Fuentes, Cervantes’in Avrupalı yanını çok iyi ortaya çıkarır “Shakespeare ve Cervantes, aynı yazarın kullandığı iki isimdi belki” diyerek. Bir alana sığmayan sanatçıya, alışılmış türlere girmeyen yapıta sıradışı bir eleştirel yaklaşım geliştirmek sahici bir Avrupa kültürüne sahip olmayı gerektiriyor. Don Kişot’un öneminde düşünce birliği olmasına karşın, Don Kişot’un anlamında düşünce birliği yok Avrupa kültüründe. Açık yapıta, geleneği dönüştüren yeni türlere ve böylesi rizikolara giren bireylere kucak açmaktan kaçınmıyor Avrupa kültürü. Avrupa’nın Ortaçağdan Çağcıllığa geçişinin başta gelen örneklerinden sayılan, Avrupa edebiyat tarihinde tekboyutlu destandan çokkatmanlı romana atlama noktası olarak görülen Don Kişot, çok bakış açılı olmayı yücelttiği için Avrupa kültürünün simgesi olarak görülüyor. Örneğin, Çek yazar Milan Kundera, felsefeci Husserl ve Heidegger’in Avrupa’daki, Galileo ve Descartes ile başlayan bilim ve felsefe geleneğinin insan varoluşunu unuttuğu yollu savlarına Cervantes’le karşı çıkar. Kundera’ya göre, Cervantes, çağcıl roman türünün yaratıcısı olarak, Çağcıl dönemde, Avrupa kültüründe bilim ve felsefenin yapamadığını başararak insan varoluşunu sorunsallaştırma geleneğini başlatmıştır. Avrupa kültüründe hem yazın alanında hem de insan ve bireyin anlaşılmasında belirleyici bir ölçüt Cervantes’in kitabı Don Kişot. İnancın boyunduruğundaki, yetkeye boyun eğen insan; yerini, dünyayı birden fazla bakış açısından görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen insana bırakmıştır artık. Kundera gibi Meksikalı yazar Carlos Fuentes de Don Kişot’un yayımlandığı yıl 1605’in, İstanbul’un (Avrupa açısından) Türklere düştüğü 1453, Amerika kıtasının (Avrupa açısından) keşfedildiği 1492 ve Kopernik’in Gezegenlerin Dönmesi kitabının yayımlandığı 1543 yıllarından daha önemli olduğunu savlar. Dünyadaki çeşitliliği ve sürekli dönüşümü anlamsızlıkla değil insan usunun anlamlandırma yetisiyle kavramayı önerir Don Kişot. Foucault’nun Şeyler ve Sözcükler kitabında dile getirdiğı gibi, Don Kişot, çağcıl kırılmanın simgesidir: Avrupa Ortaçağdan Çağcıl döneme geçmiş, sözcükler ile onların adlandırdığı şeyler arasındaki bağ kopmuştur artık. Roman, edebiyat, kurmaca; kendi gerçekliğini, dış dünyanın gerçekliğinden bağımsız gerçekliğini kazanmıştır. Roman, romanın kendisini konusu yapmış; yazar ile okuyucu arasındaki bağ, yazar ile kitap arasındaki ilişki görünür kılınmıştır. Birey, yazan birey, hem kitabı hem de okuyucusu karşısında kendi bağımsızlığını duyurmuştur. Cervantes’in bu nitelikleri yalnızca seçkinler tarafından değil, halk tarafından da onaylanmıştır ve onaylanmaya devam etmektedir. Buna en son örnek Venezüella’daki kutlamalar. Venezüella’nın Latin Amerika’daki halkçı Peronist gelenekten gelme devlet başkanı Hugo Chavez, kendi siyasi yaşamında giriştiği savaşlardan yola çıkarak olsa gerek, ülkesi vatandaşlarına, haksızlıklara karşı savaşmalarına örnek olsun diye bir milyon Don Kişot kitabı dağıttı. Haberi okuyucularına duyuran İngiltere’deki seçkinlere seslenen The Guardian gazetesinin yazarı Stuart Jeffries ise Don Kişot’tan çıkarılacak meselin Chavez’in düşündüğü denli olumlu bir içerik taşımadığını vurguladı ve Amerikalı yazın eleştirmeni Harold Bloom’un geçen yıl yayımlanan bir Don Kişot çevirisine yazdığı önsözde, şövalyenin gerçekte, mutlak tutsaklık, haksızlık olan ölüme karşı savaştığını yazdığını anımsattı. Gazeteci Jeffries, görüşünü desteklemeyi Vladimir Nabokov’dan yaptığı alıntıyla sürdürüyordu: Nabokov’a göre, Don Kişot, yazın tarihindeki kıyıcılık dolu kitapların başını çekiyor neredeyse. Yazar Cervantes, sadist bir diktatör gibi Don Kişot’a akla gelmedik tinsel ve tensel işkenceler düşünen biridir. Dostoyevski de Don Kişot’u en acıklı kitap diye niteler, aptal prens Mişkin’i Don Kişot’tan esinlenerek yaratır. Fuentes’e göre, Cervantes’in bakış açısı; yaşadığı dönemde, tarihin o anında Avrupa’nın yaşadığı inanç çalkantılarından soyutlanamaz ve Rotterdamlı Erasmus’un yapıtlarından kaynaklanmaktadır. Gerçeğin, bakış açısına göre değişebilirliği ve aptal denilenin bakış açısındaki gerçek, Cervantes’in Erasmus’dan esinlendiği ve kitabı Don Kişot’a yedirdiği yaklaşımlardır. Kısacası Don Kişot açık bir yapıt; tek bir anlama kilitlenmeyen, yazarı Cervantes’in bilinçli olarak, okuyucu ile yazar arasında edebiyat oyunları tasarladığı, kimi çağın gülünç kimi çağın ise acıklı bulduğu, yazarların ve eleştirmenlerin yorumlama güdülerini bilemeyi beceren, hem eğlendiren hem de düşüntürten, Borges’in roman tanımını yaparken ölçüt olarak kullandığı, Lionel Trilling’in “Her düzyazı kurmaca Don Kişot izleğinin bir başka biçimidir” diye yücelttiği “ilk çağcıl roman”. Hakkını vererek nasıl kutlayabiliriz bu önemli yapıtı kendi dilimizde ve kültürümüzde? Ne dersler alabiliriz? İşte, bu noktada Nermi Uygur’a sıçrıyorum. Avrupa kültürünü, anadillerini bilen bir aydın olarak derinlemesine incelemiş Nermi Uygur İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası adlı kitabında, Almanya’da öğrenciyken, karnavala, hocası Don Kişot kendisi Sanço Panza kılığında gittiklerini yazar. Bu anın da gösterdiği gibi, Nermi Uygur, uğraşı felsefe olmasına karşın edebiyatın içinde soluk alıp veren bir düşünür ve yazar. Kendini bir kültür denemecisi olarak tanıtmayı yeğleyen bir felsefeci. Her kitabı, bir edebiyat yapıtı gibi özyaşamsal göndermelerle doludur. Kendisinden başlayarak, kendisini odakta tutarak, kitaplarında kendisini ana karakter yaparak yazar: “ben”iyle bir sorunu olduğundan değil, tam bir Avrupalı kültür bireyi olduğundan. Başka kitaplara göndermelerde bulunduğu gibi yazdığı kitaba da göndermelerde bulunur. Çapraz ve öz-göndermeli kitaplar yazar. Türü nedir o zaman bu kitapların? Üstelik her kitapta mikro bir biçem kaygısı vardır: sözcüklerin kitap sayfalarına dizilişi, sayfaların biçimi, tümcelerin akışı, düşüncelerin birbirine bir tümceden öbürüne, bir sayfadan öbürüne, bir bölümden öbürüne bağlanması, üzerinde düşünülmüş, rastgele olmayan estetik etkiler yaratır. Bir de bütün bu biçemi ballandıran eşsiz Türkçe, has bir dil duyarlığı ve ustalığı. Edebiyat üzerine kılı kırk yararak düşünen Enis Batur’un bile gözlerini kamaştıran ve ona bu bir önemli edebiyat başyapıtıdır dedirten Bunalımdan Yaşama Kültürü adlı türler üstü bir kitabın yazarı. Nermi Uygur’un kendisi, bu kitabın sayfalarında içten bir biçimde sorunsallaştırır kitabının, kitaplarının türünü. Salkımlar kitabında, öykü-deneme diye tanımlar yazdığını. Konusu ne olursa olsun, Çağdaş Ortamda Teknik gibi –teknik felsefesi gibi teknik bir konu üzerine de yazsa– türler üstü yazma türünden vazgeçmez. Fuentes, Don Kişot’un edebiyat tarihindeki yerini destandan romana geçiş, edebiyat yapıtının bir açık yapıt olması özellikleri bağlamında ele alırken Fransız düşünür Gaston Bachelard’dan bir alıntı yapar: Bachelard’a göre bütün büyük yazarlar, edebiyatın yalnızca edebiyatla sınırlı kalmayıp aynı zamanda felsefe, siyaset, bilim ve etik alanlarına da taşması gerektiğinin ayrımında olanlardır. Nermi Uygur ise ters yönden gelen bir yazar. Kültür potası içinde erittiği insan bilimlerinden yola çıkarak edebiyata yaklaşmaktadır. Ancak insan bilimleri ile edebiyat arasındaki ayrımı değil birliği göstererek. Bu birliği, kendine özgü yazı türüyle kanıtlamaya düşerek. O yüzden, bence, karşımızda, yazısının türünün ne olması, nasıl olması gerektiği üzerine derinlemesine düşünmüş ve üstelik bu zor dengeyi kurmayı başarmış bir düşünür-yazar var. Edebiyatın verdiği özgürlüğün ayrımında olarak çetrefil felsefe ve kültür sorunlarıyla boğuşabileceği bir yazı türü geliştirmiştir kendine Nermi Uygur, bence. Betül Çotuksöken, Nermi Uygur üzerine yazdığı kitapta, Nermi Uygur’un bu dil ile kültürün bütünlüğü üzerine olan duyarlığını çok iyi dile getirir. Nermi Uygur örneğinde dikkatle incelememiz gereken, alışılmış türlerin dışında bir yazı ile karşı karşıyayız. Don Kişot’tan alacağımız derslerden biri Nermi Uygur gibi özel durumları, edebiyat adına değerlendirme sorumluluğudur. Bence, Avrupa kültürüyle sahici ilişki böylesi değerlendirmeler yapabilecek eleştirel duyarlıklar sergileyerek ve bu duyarlıkları kurumsallaştırarak kurulabilir. Unutmayalım, böylesi bir gelenek içinde olduğu için Cervantes’in torunu Avrupalılar, Don Kişot’taki bakış açılarının çokluğunu dört yüzyıldır kutluyorlar ve edebiyatı son derece önemli buldukları için İngiliz felsefeci Bertrand Russell’a, dili kullanmaktaki başarısından dolayı en büyük edebiyat ödülü Nobel’i vermeyi düşünebiliyorlar. Don Kişot’u Türkiye’de anarken, kutlarken kendimize şu soruyu da soralım: Avrupalının ölçülerini kullanıyoruz ancak kendimizi bu ölçülerle ölçebiliyor muyuz; kendi ölçütlerimizi geliştirebiliyor ve bunları kurumsallaştırabiliyor muyuz? Nermi Uygur’a, düşünür olarak önemini gözardı etmeden, özel bir edebiyat ödülü verebiliyor muyuz? |
29/11/2007 · Kategori: Inceleme
Solun Siyaset Okulu: Yön Hareketi
Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü Atatürkçülüğü ile birlikte Türkiye Batı yolculuğuna tekrar başlamıştı. Tam bağımsızlık bir kenara itilmiş, öze dönüş çabaları çoktan unutulmuştu.
1939 yılında Fransa ve İngiltere ile üçlü ittifak anlaşması imzalanıyordu. Türkiye iktisadi olarak adım adım Batıya bağlı hale gelirken emperyalizm Türkiye'yi sömürge haline getirmek için gerekli gördüğü siyasi yapıyı oluşturmaya çalışıyordu. 1946 yılında çok partili sisteme geçiş bu çabaların sonucuydu. 1947 yılında hem IMF'ye üye olunuyor hem de Amerika ile askeri yardım anlaşması imzalanıyordu. 1950 yılında çok partili "demokratik" düzen ilk meyvesini verdi: Seçimlerin galibi Demokrat Parti idi. Türkiye artık Batıya adım adım değil koşar adım ilerliyordu. 1952 yılında NATO üyesi oluyordu.
1950'li yılların sonuna gelindiğinde sistem iflas etmiş halk ve gençliğin gösterdiği duyarlılığı ordu da katılarak yönetime el koymuştu. Bu müdahale Türkiye'nin kısa bir süre nefes almasını sağlamıştı. Bu süre ise bir nefes alımı kadar çabuk geçmiş, sağcı Batıcı kafalar yeniden dümenin başına geçmişti.
Türkiye'nin geldiği bu noktada Türk aydını ve ilericisi yönünü ararken 1961 yılında Yön dergisi yayına başladı. Yön dergisinin ilk sayısından yayınlanan Yön Bildirgesi'nin altında çeşitli mesleklerden 1042 kişinin imzası vardı. Bu bildirge ile Atatürk devrimlerine sahip çıkan Yöncüler Türkiye'de ciddi bir muhalefetin başlangıç sinyallerini veriyordu. Yön'ün önemi, yalnızca, milletvekili, öğretim görevlisi, gazeteci, yazar, onlarca aydını etrafına toplamasından veya Türkiye tarihine ilişkin çok geniş incelemeler yapmasından kaynaklanmıyordu. Yön'ün devrimci tarihimizdeki esas önemi o güne kadar ilericilik adına savunulan Batıcı-Tanzimatçı geleneği reddedip yeni bir ilericilik tanımı yapması ve Türkiye'nin içinde bulunduğu gerici sistemden çıkışını antiemperyalist devrimci bir toplumsal dönüşümde ve sosyalizmde görmesidir.
Yön Gazetesinde Belirleyici Bir Tespit: Batıcılık Gericiliktir
Emperyalizm ilişkiye girdiği ülkeyi sömürürken onu kendine bağlı bir uydu yapı haline getirir; onun ilerlemesinin üzerine set çeker. Onlara göre az gelişmiş ülkenin tek bir yolu vardır: Batının söylediklerini yapmak! Kendisini ilericiliğin kaynağında gören merkez ülke uygarlık aşısı yapmak gibi ilerici bir rolü olduğunu her fırsatta dile getirir.
Oysa Batının teknolojik olarak ileri oluşu sürekli ileri bir toplum olmasından değil, merkantilist dönemde başlayan bütün dünyayı yağmalayışında yatmaktadır. u süreçle birlikte dünyanın bütün kaynakları emperyalist metropollerde toplanırken diğer bölgelerde sürekli bir geri kalmışlık üretilmektedir.
Yön yazarları bu sürecin farkındadır. Uydulaşma kavramını Yön'deki yazılarda da görmek mümkündür. Yöncüler Türkiye'nin ilerlemesinin Batıya rağmen olacağını dile getirirler ve Batıyla tarihsel bir hesaplaşmaya girerler.
Türkiye'de Batıcılığın ilericilik adına savunulduğu bir dönemde Yöncüler Türkiye'nin Batıyla girdiği bütün ilişkilerde zararlı çıktığını yazıyorlardı. Berkes'e göre "Türk aydınının Batılılaşma fikrinin tarihi yürekler acısı bir hikayedir."1
Batıcılığın yerine ulusal bir ilericilik anlayışının konması, ezilen uluslar için temel önemde bir sorundur. Başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere Yön yazarları bu soruna hak ettiği önemi vermiş, sorunu 60'lı yılların tüm ideolojik gündemine taşımışlardır.
Böylece Türkiye tarihi ve toplumsal koşulları ilk defa Batılı şablonlar olmaksızın ve bu şablonlara karşı araştırılmaya, tartışılmaya başlanmıştır. Yön yazarları Batıcılıkla ilericiliğin, Batılılaşmayla ilerlemenin yan yana koyulamayacağı gerçeğini tarihsel kanıtlarıyla ortaya sermektedirler. Doğan Avcıoğlu 1838 Ticaret Sözleşmesi'nin Anadolu'nun sefaleti pahasına imzalandığını yazıyordu.2
Cahit Tanyol'a göre "Tanzimat dönemi iktisadi bakımdan Tanzimat-ı Hayriye değil Tanzimat-ı Şerriye"3 olarak adlandırılmalıydı. Avcıoğlu, Tanzimatçıları emperyalizmin arzuladığı ve onların çıkarlarına olan reformlara yönelmeleri ile suçluyordu.4
Avcıoğlu 1908 İhtilali konusunda İngiliz emperyalizminin yerine Alman emperyalizminin dümen suyunda girişilen kanlı bir savaştan ve boş yere verilen yüz binlerce şehitten öte hiçbir şey getirmediği görüşünde idi.5
Yöncüler Türkiye'nin Batıyla girdiği ilişkilerden sürekli zararlı çıktığını bütün tarihsel örnekler ile göstermeye çalışıyorlardı. Berkes, "Türk toplumu Batıdan bağımsız durumda kalmadıkça Batının onun karşısına mutlaka bir emperyalizm şeklinde çıkacağı"nı savunuyordu.6
Atatürk dönemi sonrasını Batıya eklemlenmek olarak gören Yöncüler Türkiye'nin önündeki sorunu daha fazla Batılılaşmak değil, Batılılaşmamak olarak değerlendirmektedir. Berkes Batıcılık-ulusçuluk ve toplumsal devrimler yazı dizisine son noktayı "Batıcılık gericiliktir" diyerek koyuyor.7
Bu sayede 60'lı yılların koşullarında Yön sadece aydınların değil, ülkenin gerçekten ilerlemesinde çıkarları olan tüm toplumsal kesimlerin yönünü değiştiriyordu.
Devrimci Hareket ve Devrimci Aydınlar
Batıdan kopuş yalnızca bir fikir sorunu değildir. Türkiye'nin düzeninin değişmesi gerekmektedir. 27 Mayıs'ın da önemli analizlerinin yapan Yöncüler Batıdan kopuşa ve toplumsal düzenin değiştirilmesine yönelik devrimci bir hareket yaratılması ve buna rehberlik edilmesi işine soyunacaklardır. 27 Mayıs'a getirdikleri önemli eleştiri buradadır: Dönüşüm devrimci değildir, anayasacılıkla ve reformlarla uğraşmaktadır. İnönü hükümeti halkın devrimci beklentilerini karşılamamakta, onları oyalamaktadır. Bunun sonucu ise, Yöncülere göre, ülkenin gericilere tekrar teslimi olacaktır.
Gerçekten de olaylar Yöncülerin haber verdikleri gibi gelişmektedir. Demokrat Partinin halefi Adalet Partisi iktidardadır artık. Ancak buna karşı Yöncülerin de içinde bulunduğu antiemperyalist, devrimci bir hareket de yükselmektedir.
Yöncüler çok iyi tanımladıkları ve çok etkili bir siyaset ürettikleri devrimci dönüşüm noktasında en önemli hatalarını da yaparlar.
Onlar devrimci bir hareketin kılavuz olmaksızın olmayacağını iyi bilmektedirler. Aydınların görevini de "zinde kuvvetlere" rehberlik yapmak olarak tanımlarlar. Oluşturdukları stratejide ordu başta olmak üzere zinde kuvvetler harekete geçecek, iktidarı Batıcıların elinden kurtaracak, aydınlar yapılması gereken devrimleri gösterecektir. Bu stratejijnin belirleyici eksikliği halksız bir devrim anlayışı oluşudur. Kılavuzdaki bu eksikliğin acı sonuçlarını 70'li yılların başından itibaren herkes yaşayacaktır. Yöncüler kılavuzluk yapalım derken, sonuçta tüm devrimci hareket kılavuzu kaybetmiştir.
Yön'ün Düzen Atatürkçülüğü İle Savaşı
Yön yazarları, aslında devrimci bir önderliğin karakterini de esaslı şekilde ortaya koymuşlardır. Bunu Türkiye'nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının önderi devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ü gerçek karakteriyle, yerli yerine oturtarak yapmışlardır.
Yön'ün Atatürkçülüğün içini boşaltıp kendine zararsız yeni bir Atatürk yaratma çabasındaki Batıcı sağcı kafalara karşı verdiği mücadele günümüzde hâlâ önemini korumaktadır.
Sistemin yarattığı yeni Atatürk devrimcilikten son derece uzaktı. Atatürk iyi bir devlet adamı veya iyi bir askere indirgenmekteydi. Atatürkçülüğün halkçı, devrimci karakterinin üstü örtülüyordu. Devletçiliğin geçmiş dönem için gerekli ancak günümüzde önemini yitirmiş olduğu propagandası yapılıyordu. Milliyetçilik antiemperyalizmden koparılarak tutucu bir şekilde tanımlanacaktı. Laiklik ise sarığı çıkarıp kravat takmak olarak algılanıyordu. Çağdaş uygarlık olarak Batıyı gördüklerinden yeni Atatürk'ü bu kalıba sokup Batıcı olarak tanımlayacaklardı.
Atatürkçülük üstüne oynanan bu oyunun önemi Atatürkçülüğün Türkiye'de devrimci bir çıkış yolu göstermesinden kaynaklanmaktadır. Atatürkçülük yalnız antiemperyalist, halkçı, devletçi, devrimci olduğu için değil halkı, orduyu, gençliği, aydını ortak paydada birleştirecek bir güç olduğu için sistemi korkutuyordu.
İlhan Selçuk oluşturulan yeni Atatürk'ü sahiplenenlere gardrop Atatürkçüsü adını veriyordu: "halkı hor gören, Batı üstünlüğüne körü körüne inanan...Amerikan zencisine Amerikan beyazından düşman, Batının üstünlüğüne Batıdan fazla inanan, Kongoluya Belçiklalıdan daha hırslı; Çinliden korkan, Cezayirliye kin duyan Nasır'a İngiliz'den fazla diş bileyen Batı toplumunu tenkit ve tahlil eden; çağdaş düşünceyi ve akımları küfür sayan Atatürk'ün milli kurtuluş savaşını Amerikan kapitalizmine, emperyalizmine satmakta mezat memuru..."8 gardrop Atatürkçülerinin Atatürk'e kimsenin vermediği ölçüde zarar vereceğini söylüyordu. Avcıoğlu ise Atatürk'ü "kelama dayalı bir cins medrese edebiyatı" ile anlamayı bırakıp tarihin gelişimi içinde anlamaya çalışmanın gerekliliğine inanıyordu.9
Mehmet Kemal'in 'Atatürk'ün mesleği neymiş?' başlıklı yazısında Atatürk'ü bir asker veya bir devlet adamına indirgemeye çalışanlara verdiği cevap: "Atatürk devrimciydi, hem de profesyonel devrimci."10
Yön yazarları gardrop Atatürkçülüğü yerine, gerçek ve devrimci Atatürk'ü koymuşlardır. Gardrop Atatürkçülüğünün devrimciliği halktan kopardığına işaret etmişlerdir. Atatürk'ün devrimci eyleminin bilinçlendirdiği kuvvetleri ciddiye almışlar, devrimci hareket için gençlik ve orduya yönelmişlerdir.
Yön'de Parlamentarizm Dersi
Yön'de Atatürkçülük yalnızca tarihin bir parçası olarak değil, mevcut Batıcı parlamenter sistemin yerine konacak devrimci rejim biçimi olarak işlenmiştir. Batı parlamentarizminin demokrasi ve ilericilik adına ezilen uluslara ithali, bağımlı ve geri düzenin halkın tamamen dışlandığı bir biçimde devamı demekti.
16/9/2007 · Kategori: Inceleme
Adam yiyen kadın
Kadın bedenine özgü tecrübeleri, anneliği öne çıkararak cinsiyete dayalı kadın kimliğini olumlayan bir kültürde, zina yaparak 'On Emir'in yedincisini çiğner, üç erkekle ilişkisini aynı anda sürdürür kahramanımız
14/09/2007 (60 defa okundu)
HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)
Herr Tanrı, Herr Şeytan/ Savulun/ Savulun./ Küllerin arasından/ Doğrulurum kızıl saçlarımla/ Ve çıtır çıtır adam yerim. Ariel'deki meşhur şiiri 'Baba'da, Nazi bir babayla Yahudi bir anne yaratır Sylvia Plath hayalinde. Bir yandan başat bir erkek figürünü özler (ki her kadının bir faşiste âşık olacağını söylemesi bu özlemin yansımasıdır), bir yandan faşist babadan, eril dilden nefret eder. Bu dilemma içinde, şiirin bir yerinde küllerinden doğrulur ve 'çıtır çıtır' adam yemeye koyulur. Yok etmek istediği eril ideoloji ve faşist patriyarkadır şüphesiz. Dilimize çevrilen ilk kitabı Hester Yıkıntılar Arasında'da reddettiği, utandığı geçmişiyle hesaplaşmasını, Nazi sempatizanı yaşlı bir Alman tarihçi ile olan ilişkisinde uğradığı hezimeti okuduğumuz, sorgulama cesaretine ve kendisiyle yüzleşebilme arzusuna hayran kaldığımız Hester, Binnie Kirshenbaum'un ikinci romanı Tedirginliğin Kadınlığı'nda küllerin arasından doğrularak Plath'ın şiirindeki 'adam yiyen kadın' rolüne bürünüyor bu kez de...
Columbia Üniversitesi'nde edebiyat dersleri veren, bu kitaplarının yanı sıra On Mermaid Avenue, An Almost Perfect Moment, Pure Poetry, History on a Personal Note adlı eserleri bulunan Kirshenbaum, hegemonik eril ideolojinin beslendiği bir kaynak olarak faşizm ve tüm kuralları, kurumlarıyla fallokratik bir ideoloji olan Nazizmin, sadece Yahudileri ve Almanları değil, dünyanın tüm kadınlarını derinden sarsıp yaraladığını mesele edinen, savaşlar sonrası kuşağının bir yazarı. Eserlerinde yarı otobiyografik kahramanlarının arayışlarını, kısa ve yalın cümleler, ironik diyaloglar, didaktizmden uzak bir sorgulama bilinciyle yansıtan Kirshenbaum, uygarlığın Nazizme meyilli niteliklerini taşıyan sadist bir okur kitlesine sahip becerikli bir romancı olduğu kadar kadın bedeninin sınırlarını zorlayan, 'orospuluk', 'metreslik' gibi olguları olumlayarak arka planına yerleştiren bir gizli feminist...
Maskülen değerleri yıkmak
Kadınlık, kadınlığın söylemsel kuruluşu, aldatmak, duygusuz seks, mantık ile hisler arasındaki dilemma ve tedirginlik kavramlarından beslenen yeni romanında ne yozlaşmış, ne de sinik davranışlar sergileyen, yazarın kendisi gibi özgürlüğünü elde etme özlemiyle yanıp tutuşan bir Yahudi kadının hikâyesini anlatıyor yine bize. Güne her sabah "Beni kadın yaratmayan Tanrı'ya şükürler olsun" diye dua ederek başlayan, cinsiyet ayrımıyla kutuplaşmış bir cemaatten gelir kahramanımız. Kadın bedeninden korkarak onu aşağılayan, cinsel ilişkiyi sadece üremeye indirgeyen katı geleneklerinin aksine, özgür aşkı savunan, cinselliğini fütursuzca yaşayan, özellikle de faşist söylemde erotize edilerek cinselleştirilmiş bu 'Yahudi kadın' ancak, erkekleşmiş tavırları, eril hiyerarşiye içkin söylemi, gaddar yüreğiyle Kirshenbaum tarafından Almanlaştırılır yer yer. Anlamı, metnin alt dizgelerinde gizli, simgesel leitmotifler kurmaktan hayli zevk alan Kirshenbaum'un adeta bir yansısı olan, sevgilileriyle duygusal bağa girmekten kaçınan, bağlanmaktan hazzetmeyen, âşıklarını fallosantrik biçimde kutsanmış bedenlerden mülhem gören bu dişi Kazanova, sanki Kafkaesk bir 'Homo Domesticus'tur. Kafka'nın tüm yapıtlarında karşımıza çıktığı üzere hem Yahudi hem de Alman olan Homo Domesticus, kendini her ne kadar köksüz duyumsasa ve bu istekle dolup taşsa da bir dizgede, bir bağlamda yer almaya can atar. Yerleşip sakini olacağı emin bir diyar ararken, bir yandan da kendi bedeni içine sığamamaktadır. Bireysel seçimleriyle arzularının peşinde koşan bu kadın, kendi bedenine sahip olurken herkesin kendi bedeni olmasına imkân tanıyan bir dünyaya yerleşmek ister tüm çabası ve hızıyla...
Arzunun evinden tinin evrenine geçebilecek, yitirdiği masumiyeti yeniden kazanabilecektir böylece. Kadın bedenine özgü tecrübeleri, hamileliği, anneliği öne çıkararak cinsiyete dayalı kadın kimliğini olumlayan bir kültürde, zina yaparak On Emir'in yedincisini çiğner, üç erkekle ilişkisini aynı anda sürdürür kahramanımız. Maskülen değerleri yıkarken hiçbir dinsel, felsefi, ideolojik, politik referansa gönderme yapmaksızın otoriteye karşı, müzmin itaatsiz bir tavır sergiler. Ne var ki Hester gibi Musevi, vejetaryen, entelektüel olmasına rağmen 'tedirginliğin kadını', herhangi bir işle uğraşmaz, bir 'izm'in bayraktarlığına soyunmaz. Onun işi aldatmak ve köksüz bir insan gibi yatay, oynak düzlemler arasında devinirken kaybettiği yüreğini aramaktır. Erkekleri yörüngesine çekmek, onları parmağından oynatmak hariç edebiyata, sanata, müziğe de ilgi duymaz. Üstelik en basit sorunların üstesinden gelebilen bir ev kadını bile değildir! Museviliği dahi bir eğretilik, bir yalan...
Dinin ve akaidin kapanından sıyrılmak için soyutlanmayı tercih ederken üzerine fanatikçe cümleler kurduğu tek kavram da yine Museviliktir ancak. Kendini yarı Musevi olduğu yalanıyla avuturken aynı anda koyu bir Musevi gibi de hissedebilir, her Musevi'nin bir Alman'ı idol seçmesi gerektiğine de inanabilir. Anne Frank'in Hatıra Defteri'ni okuyup Nazi zulmüyle dokuz yaşında tanışsa da annesinin, doğduğu andan itibaren zihnine nakşettiği Amerikalı olduklarına dair telkinleri asla unutamaz. Ne Amerikalıdır ne Yahudi. Köksüzdür bu kadın; yurtsuz, yetim, unutuluşla malul biri. Belki de bundandır, evi olmayacağını hissettiği sevgililerinin adını anmayışı... Biz onun adını bilmediğimiz gibi o da bize kocasının, sevgililerinin isimlerini söylemez. Her biri birer sıfat tamlamasından ibarettir: "Müthiş adam", "multimedya sanatçısı", "hayatımın aşkı", "kocam"...
Anonim kurumlar karşısında bireyliği önemsizleşmiş varlıklar, işlevsel unsurlardır onlar. İnsani özellikleri ve kendi çevrenleriyle değil sadece kahramanın onlarla girdiği eylem süreci içerisinde vardırlar. Dolayısıyla kolaylıkla aldatılabilir, öldürülebilir, vazgeçilebilirdirler. Gerçeğe dair bir karşı çıkış, onunla ironik bir oyun söz konusudur hep. Yalancılık doğaldır, gerçeklerin değiştirilememesi söz konusu olamaz. Derken yalanlar bir yana itilip gerçek keşfedilir. Katıksız gerçek, yalanla aynı etkiyi yapar çünkü. Kendisine bir kavga sırasında 'orospu' diyen müthiş adam, daha sonra pişman olup yalan söylediğini iddia etse de kahramanımız bilir ki, tam da orospu olduğu için aşıktır; bastırılmış dürtüleri ancak bu denli 'rahat' bir kadınla tatmin edilebilir. Seks oyunlarında ve mutfakta son derece modern 'tasarımlar' sunan müthiş adam, annesinin porselen tabaklarının önünde haç çıkaracak denli dinine bağlıdır ne var ki. Evini kilise olarak adlandıran, kahramanımıza kendini Meryem Ana gibi hissettiren müthiş adam, bir 'don juan'ken geleneksel erkeğe evrilir bir çırpıda.
Kadın bedenindeki arzu
Sevgilisinin karısı olmasını, hamile kalmasını, 'normal' bir aile olmalarını ister. Kadını sadece kendisinin kılmalıdır; çünkü kadın bedeni, onun en dokunulmaz kimliği olan cinselliğinin ispatlandığı alandır. Kimliğinin oluşumu ve devamı bir bakıma kadın bedenine muhtaçtır. Kendi kusursuzluğunu ortaya koymak için kadın üremeli, sağlıklı çocuklar doğurmalıdır. Kadının bu isteğine karşı çıkışıyla, şık bir görkemle örtülü şiddet de açığa çıkar. Hem de son derece basit, sıradan bir biçimde... Sevgilisinin vejetaryen olduğunu bildiği halde onu kanlı bir ilik yemeye zorlar müthiş adam. Bu vahşi yemeği pişirmek için saatlerce uğraşmış olması bahanesi bir yana derinden derine kadının da kemiğini, iliğini almaya, emmeye ve yemeye ilişkin bir ihtiras, bir gösteridir bu. Kanlı kemik ve ilik sembolizmiyle Kirshenbaum bize romanın muradını da anlatır: Kadın bedeninde olduğu düşünülen taşkın arzunun somut gerçekliğine yönelik korku... Onu yenmek içinse dönüştürmek gerekir. Faşizmin evrenselliği de buradan gelir ya, bir şeyi, başka bir şeye, bir kimseyi başka bir kimseye dönüştürebildiği ölçüde evrenseldir faşizm. Şeyleri ve kimseleri dönüştürmenin maddi koşullarından bile önce gelen 'tasarım' gücüyse, faşizmi kuran esas dinamiktir.
TEDİRGİNLİĞİN KADINLIĞI
Binnie Kirshenbaum, Çeviren: Narınç Ataman, Agora Kitaplığı, 224 sayfa, 2007, 12 YTL.
16/9/2007 · Kategori: Inceleme
1961 Anayasası 'Bu elbise bize bol geliyor' diye değiştirildi
Altan Öymen
1982 Anayasası çok daha 'dardı'. 1995'ten itibaren 'geniş'letildi. Ama ilk yazılışındaki bir sürü sakınca giderilemedi. Yeniden yazılması bir ihtiyaç... Ama o ihtiyacın giderilmesi böyle mi olur?
16/09/2007 (1621 kişi okudu)
Yeni Anayasa tartışmaları sırasında, ülkemizdeki Anayasa konusunun geçmişini hatırlamakta fayda var. Dün buna katkıda bulunmaya çalıştık. Bugün devam edelim: 1961 Anayasası, Cumhuriyet dönemimizin en demokratik, en çağdaş anayasasıydı. Bir askeri dönem sırasında kurulan Kurucu Meclis tarafından yapıldığı halde, 'sivil' yanı güçlü bir anayasaydı. Dün örneklerinden birini verdik, birçok konudaki düzenlemeler, o Meclis'ten, askerlerin dediği gibi değil, sivillerin dediği gibi çıkmıştır. Dün Radikal yazarı Türker Alkan da, hatırlatıyor: Ülkemizin demokratik bir yapılaşmaya kavuşmasında ve 'demokratik kültürün yavaş yavaş da olsa yayılması'nda, o Anayasa'nın 'sağladığı özgürlük ortamının büyük payı oldu'. Bu pay, belki çok daha büyük olacaktı, eğer o Anayasa başlangıçtaki haliyle daha uzun süre yaşayabilseydi... Öyle olmadı... Zaten ona, içindeki demokratik, laik ve özgürlükçü sistem yüzünden, başlangıçtan beri karşı çıkan muhafazakâr bir muhalefet vardı. 1961 Temmuzu'nda referanduma sunulduğunda, o muhalefet, daha da örgütlendi. Bir 'hayır' propagandası başlattı. Referandum kampanyası sırasında anayasaya 'Hayır' oyu verilmesini istemek yasak değildi ('Hayır'ın fiilen yasaklanması, 1982 Anayasası'nın referandumundadır). 1961'de 'Referandum' sözü Türkiye'de ilk defa kullanıldığı için, halkın büyük kesimince henüz bilinmiyordu. 'Hayır'cılar, yerine göre, bunu da kullanıyorlar, o sözle ilgili çeşitli rivayetler çıkarıyorlardı. Biri hâlâ hatırımdadır. O sırada Kurucu Meclis üyesi olarak ülkenin çeşitli yerlerine gidip Anayasa'nın içeriğini anlatmaya çalışıyorduk. Kuzeydoğu Anadolu'nun dağ köylerinden birine gittiğimizde, köy halkından biri 'Hoş geldiniz' deyip hal hatır sorduktan sonra bizden şu soruya cevap istemişti: "Referandum diye bir papaz var diyorlar. Bize Hıristiyanlığı getirmek istiyormuş. Doğru mu?" Bizden önce ona, referandumda niçin 'hayır' demesi gerektiğini bu gerekçeyle anlatmışlardı. Gerçeği anlatmamız kolay olmamıştı. Referandum yerine 'halkoylaması' sözcüğünün kullanılması gereği, bu gibi sorular üzerine daha iyi anlaşılmıştı. * * * Referandum -veya halkoylaması- bu şartlar altında yapıldı. Ama sağduyu, gene daha güçlü çıktı. Anayasa, yüzde 61.5 oyla kabul edildi. Fakat o Anayasa'yı beğenmeme eğilimi, giderek daha yaygınlaştı... O Anayasa'ya göre kurulan yeni Meclislerin içinde de, dışında da, Anayasa'nın getirdiği kurumlardan şikâyetçi olan gruplar vardı. Kimi, ülkemize ilk o Anayasa'yla gelip yerleşen toplusözleşme ve grev hakkından şikâyetçiydi, kimi üniversitenin, kimi TRT'nin özerkliğinden, kimi de düşünce özgürlüğünün sınırlarının -gereği kadar olmasa da- eskiye göre çok daha genişletilmiş olmasından... Şikâyetlerin ortak paydasının giderek yaygınlaşan özeti de şuydu: "Bu elbise bize bol geliyor." * * * O 'bol elbise', 1971-72 yıllarındaki '12 Mart dönemi'ndeki bir asker-sivil ittifakıyla daraltıldı. Anayasa'nın bazı maddeleri, Meclis'in muhafazakâr çoğunluğunca değiştirildi. 1980 askeri müdahalesinden sonra ise, daha da daraltıldı ve 1982 Anayasası'nın ilk halindeki -çeşitli açılardan sakıncalar taşıyan- şekle sokuldu. O Anayasa'da 1995 yılından sonraki birçok değişiklikle sağlanan iyileştirmeler malum... Fakat bunlar, o Anayasa'nın yeniden yazılması ihtiyacını gidermedi. * * * Evet, 1982 Anayasası'nın yeniden alınıp yazılması iyi olur. Fakat iktidar partisinin şimdiye kadarki tutumu, o konuda hiç de sağlıklı bir yol izlenmediğini gösteriyor. Şunu daha önce belirttik: Yeni yazılmış bir Anayasa metninin yasalaşması için, bir Kurucu Meclis kurma şartı yok. Bunu olağan bir yasama meclisi de yapabilir. Ama bu, o yasama meclisinin içinde, çoğunluk partisinden başka hiçbir siyasi partinin katılmadığı bir 'kapalı devre' çalışmasıyla başlatılır ve sürdürülürse, o yasalaşacak metne 'sivil anayasa' falan denilmez, bir 'parti anayasası' denilir. * * * Aylarca süren o 'kapalı devre' çalışmasının birinci döneminde devlet sırrı gibi saklanan anayasa taslağı, kamuoyunca ancak birkaç gün önce öğrenilebildi. Arkasından da devreye bir AKP heyetinin Sapanca Oteli toplantıları girdi. O toplantıların da gazetecilerden gizlenmesi esas... Hatta, heyet üyeleri daha önce başka bir yerdeki otelde toplanacaklarmış da, o yeri, gazetecilere karşı yeteri kadar korunaklı değil diye değiştirmişler. Sapanca'da gazeteciler onların ancak uzaktan fotoğraflarını, filmlerini çekebiliyorlar. Ama heyet üyelerinden bazıları ona da kızıyor. Gazeteciler onların 'özel hayat'larını 'ihlâl' ediyorlarmış... Bir iktidar partisinin yöneticileriyle bakanlarının 'Anayasa' konusunda yaptıkları toplantının 'özel hayat' içinde sayılması ilk defa işitiliyor ama, bugünkü Anayasa hazırlama anlayışı işte böyle... 'Sabır' tavsiye ediyorlar basına... "Hele biz işimizi bitirelim... Çıkan sonucu, elbette herkese açıklayacağız. O aşamadan sonra, partilerin, sivil toplum örgütlerinin, uzmanların görüşlerini de dikkate alacağız" diyorlar. Ama 'o aşamadan sonra' çıkan sonucun, sonradan öne sürülecek görüşlerin etkisi altında değişmesi, ne ölçüde mümkündür? Her şey şunu gösteriyor ki, iktidar partisi yönetiminin bu Anayasa'yla varmak istediği hedefler çoktan belirlenmiş. Taslak ona göre yazılmış... Şimdi de Sapanca'da son şeklini alıyor. Oysa mantığın gereği şudur: Eğer yapacağınız çalışmanın sonucunun toplumun geniş kesimlerince benimsenmesini istiyorsanız, ona mümkün olduğu kadar geniş yelpazeli bir katılımı, baştan itibaren sağlamalısınız. İşin büyük kısmını gizlice yapıp bitirdikten sonra 'yasak savma' niteliğindeki 'görüş alma'larla kimseyi tatmin edemezsiniz. * * * Bilmem, vakit artık çok mu geç?.. AKP iktidarı, o çalışmayı, şimdiye kadar geldiği noktada durdurup, 'göstermelik' olduğu izlenimini vermeyecek bir çağrı ile, temsil alanı daha geniş bir uzman ve siyasetçi kadrosunun katılımına açabilir mi? Eğer taslaktaki bazı maddelerle ilgili görüşlerini 'fikr-i sabit' haline getirmemişse, başkalarının görüşleriyle karşılaştırıp geliştirmeye veya değiştirmeye razı olabilir mi?.. Durum fazla umutlu görülmüyor ama, gene de bir 'Keşke öyle yapsa' temennisini buraya kaydetmiş olalım.

İki 'anayasa çalışması': 1961'deki ve 2007'deki... (solda:) 1961'deki Anayasa tasarısını, hiçbiri gizli olmayan taslaklar üzerinde çalışarak hazırlayan Kurucu Meclis Komisyonu... Komisyonun görüşmeleri de tüm üyelerin katılımına açıktı. Ortada Meclis Başkanı Kazım Orbay, sağında komisyon başkanı Enver Ziya Karal, Muammer Aksoy, Turan Güneş, solunda Emin Paksüt, Coşkun Kırca ve diğer üyeler. (sağda:) Birkaç gün öncesine kadar gizli tutulan tek anayasa taslağını gizli otel toplantısında görüşen AKP heyeti üyeleri... Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, uzaktan fotoğrafını çeken gazetecilere 'lütfen uzaklaşın' diye kızıyor.
|
29/1/2007 · Kategori: Inceleme
Stratejik Ortaklık?
2000'li yıllarda Bush yönetiminin Türkiye üzerine başarılı tarihsel operasyonu AKP iktidarı oldu.
Türkiye siyasetinde egemen olan Erbakan İslamcılığı geri plana itildi.
Amerika'ya bağlı dincilik seçimle iktidara geçti.
Bu olgu ABD'nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında 'Ilımlı İslam Devleti Modeli' ni sabırlı bir zamanlama içinde öngören görüşü doğruluyordu.
Ancak yeni iktidar, Ortadoğu'da Bush yönetiminin istediklerini tam anlamında gerçekleştiremedi.
Yine de bugün Türkiye'de Amerika'nın istediklerini gerçekleştirecek AKP'den daha elverişli bir seçenek görünmüyor.
*
Bu noktada şu sorunun önemi daha da artıyor:
Ortadoğu'da Bush stratejisiyle Türkiye'nin çıkarları çelişiyor mu, örtüşüyor mu?
Hiç kuşkusuz bu sorunun yanıtı büyük çapta Amerika'nın tutumuna bağlıdır.
İran'la çatışmayı, daha da ötesi savaşı öngören, Irak'ı parçalamayı göze alan bir politikayla Türkiye'nin bağdaşması olanaksız gibidir.
2007 yılında ülkemizde Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim yapılacaktır. Bush yönetimi her ikisinde de tercihini AKP'den yana kullansa ve amaç sağlansa bile bu yolda istikrarlı bir yakın gelecek kolay değildir.
Neden?
*
Türkiye'de Amerika'ya karşıt eğilimler toplumda günden güne yükseliyor; hem dinci hem de milliyetçi kesimlerde bu alanda bir yoğunlaşma görülmektedir. Kamuoyu yoklamaları da bu yöndedir.
ABD geçmişte çok uzun yıllar Türkiye'yi Sovyetler'e karşı bir üs gibi kullanabilmiştir; çünkü ülkemizde komünizme karşıt milliyetçi ve dinci eğilimleri benimseyen geniş bir taban vardı.
Bu kez durum değişik...
Büyük çapta Amerikancı İslamcılığa oynayan siyaset tabanı, Bush yönetiminin stratejisi Ortadoğu'da belirginleştikçe parçalanacaktır; çünkü karşıda komünizm gibi birleştirici bir ortak düşman yok.
*
Sonuçta Ortadoğu'da Amerika ile Türkiye'nin çıkarlarının örtüşmesi güç olduğu gibi, ideolojik açıdan bir ortaklığın da bu kez kolay olmadığı görülüyor.
ABD'nin Irak'taki gözle görülen başarısızlığı bir anlamda 'Büyük Ortadoğu Projesi' nin Türkiye ayağındaki başarısızlığını da pompalıyor.
2007 yılı bu alandaki soru işaretlerinin yanıtlarını daha somut biçimde ortaya çıkaracak olaylara gebedir.
Cumhuriyet
26/1/2007 · Kategori: Inceleme
HALK EDEBiYATI ÜSTÜNE
BİRKAÇ SÖZ
Uzun yıllar Halk Şiirimizin büyük ustalarının oluşması üstüne Sabahattin Eyuboğluyla konuşmalar yaptık, kimi zaman bu konuşmalar bir tartışmaya da dönüşüyordu. Vardığımız sonuç da kimi zamanlar bir oluyordu.
Yunus Emre kimdi, bu büyük şiiri nasıl yapmıştı, Pir Sultan, Karacaoğlan kimdi, Dadaloğlu büyük, öfkeli sesini nereden almıştı?
Bu büyük ustalar arasında Karacaoğlan benim en bildiğimdi. Karınca kararınca onun üstünde araştırmalarım vardı. Derlenmemiş bir kaç şiirini de gençliğimde derlemiş, Karacaoğlanın nereli olduğu üstüne de yirmi yaşlarımda bir küçük araştırma yayımlamış, Karacaoğlanın Çukurovalı olduğunu örneklere dayanarak tanıklamıştım. Yirmi yedi yaşıma kadar Çukurovada kalmış, Karacaoğlan üstüne bir hayli araştırmalar yapmıştım. Karacaoğlanın yaşamı üstüne Çukurovada konuşulan birtakım söylentileri de derlemiştim. Karacaoğlan, bu büyük usta kimdi, neydi, şiirini nasıl oluşturmuş, üç yüz yıl dilden dile nasıl günümüze kadar gelmişti?
Bilim adamları Karacaoğlanın 17. yüzyılda yaşadığını saptıyorlar. Bu, daha önce mi, daha sonra mı kesinlikle bilinmiyor. Bilinmesi de olanak dışı. Yaklaşımlar birtakım olasılıklara dayanıyor. Bu olasılıkların gerçek olup olmaması üstünde durmamak gerek. Karacaoğlan ortaya çıktığından bu yana Türkmende yaşayagelmiştir. Bir halk Karacaoğlanı çağlar boyunca yaratmıştır. Benim üstünde durduğum öz buydu.
Karacaoğlan büyük bir kişiliktir. Elbette ki köklü bir geleneğin sonucudur. Türkmenin uzun şiir geleneği onu yaratmıştır. Gene Türkmen onu yüzyıllarca dilden dile günümüze getirmiştir.
Çağlar boyu Karacaoğlan günümüze kadar Türkmenle bütünleşmiştir. Bu büyük kişiliği halk yüzlerce yıl su altında kalmış çakıl taşı gibi arındırmış, güzelleştirmiştir.
Benim üstünde durduğum, kesine yakın kural saydığım, büyük halk şairlerinin büyük, çağa uygun, halkın istemlerine karşılık veren kişilikler olmalarıdır. Bu büyük kişilikler yöresinde de halkın kendini yeniden çağlar boyunca yarattığıdır. Yukarda söylediklerimi bugünden giderek tanıklayabiliriz.
Örneğin Karacaoğlanın bir şiirini ele alalım. Örneğin, "Derdile sevincim yıkışır dağlar" diye bitenini. Bu şiirin türlü türlü varyantı vardır. Her çağda, her bölgede halk bu şiiri kendi isteğine göre değiştirmiştir. Halk şiirinin dilden dile gelirken değişmesi, daha da güzelleşmesi kurallardan birisidir. Dilden dile gelirken değişmeyen çok az halk şiiri vardır, belki de yoktur. Şiiri öğrenen her kişi ya da her usta o şiiri kendine, kendi isteğine, kendi çağına göre değiştiriyor. Bir de büyük şairlerin, yakın şiirlerinin bölgelerce değiş tokuşu var. Karacaoğlanın bir şiiri Orta Anadoluda Pir Sultana, Pir Sultanın bir şiiri Çukurovada Karacaoğlana malediliyor. Karacaoğlanın "Nasihat" adlı bir şiiri buna çok güzel bir örnek. "Dinle sana bir nasihat edeyim / Hatırdan gönülden geçici olma / Yiğidin başına bir hal gelince / Onu yadellere açıcı olma", ilk okuyuşta bunun bir Karacaoğlan şiiri olduğu anlaşılır. Pir Sultanın yaşam karşısında davranışı, düşünüşü apaçık belli olduğu gibi, Karacaoğlanınki de bellidir. Çukurova söyleyişiyle, Çukurovanın sünni Türkmen düşünüşüyle, Orta Anadolu halkının söyleyişi, Alevi düşünüşü, dünyaya bakışı çok ayrıdır. Ama bu iki büyük kişiliğin şiirlerinin birleştiği birçok yer de var. Karacaoğlanın "Nusihat" şiiri Orta Anadoluda Pir Sultana malediliyor da, Pir Sultanın "Teber çekip şu mağ'radan dışarı / Çıkalım bakalım nicolsa olsun" şiiri Karacaoğlana maledilemiyor. Elbette gezginci aşıklar Pir Sultanın öteki şiirlerini Çukurovaya getirdikleri gibi bu şiirini de getirmişlerdir. Örneğin Alevi kökenli hiçbir Pir Sultan şiiri Karacaoğlana maledilmemiştir, ama "Yüksekte enginde yatan erenler / Yetişin imdada aldı dert beni / Başım alıp hangi yere gideyim / Gittiğim yerlerde buldu dert beni / Oturup benimle ibadet kıldı / Yalan söyledi de yüzüme güldü / Yalın kılıç olup üstüme geldi / Çaldı bölük bölük böldü dert beni / Üstümüzden gelen boran kış gibi / Yavru şahin pençesinde kuş gibi / Seherde sabahta duran düş gibi / Çağırta çağırta aldı dert beni / Pir Sultan Abdalım gönlüm hastadır / Kimseye diyemem gönlüm yastadır / Bilmem deli oldu bilmem ustadır / Şöyle bir sevdaya saldı dert beni" şiiri Çukurovada Karacaoğlana maledilmistir. Bu şiirin de havası Pir Sultan havası, Pir Sultan deyişidir, öyleyse neden Karacaoğlana maledilmistir? Çünkü bu şiirde Alevilik ağır basmaz, daha çok genel insani bir tema söz konudur. Onun için bu şiir Çukurovada KaracaoğJanın olabilir. Çukurovada ben Karacaoğlanın diye birçok Pir Sultan şiiri topladım. Ama Aleviliği söyleyen bir tek şiir derlemedim. Demek ki halk kendi bölgesine uydurduğu, yakın bulduğu başka bölgenin büyük bir şairinin şiirini de kendi bölgesinin büyük şairene maledebiliyor.
Bir de o bölgenin irili ufaklı bütün gelmiş geçmiş şairlerinin en güzel şiirlerini, odak noktası olmuş köklü büyük şairine malediyor. neğin Çukurovada şiirleri bilip de yaşamı üstüne hiçbir şey bilinmeyen bir Kul Halil var. Ben çocukken birçok şiirleri Torosta Andırın, Göksün köylerinde bilinirdi. Bu iyi şairin bütün şiirleri Torostan ovaya inince hemen Karacaoğlana malediliyordu. Biraz, belki de birçok olumlu değişikliğe uğrayarak. Bir de gene 19. yüzyılda yaşamış Çukurovada bizim köyün yanındaki Hürüuşağı köyünden olan bir Kul Abdurrahman vardı. Kul Abdurrahmanın şiirleri bizim yöremizde Kul Abdurrahmanın olarak biliniyordu. Bizim yöremizden biraz uzaklaşınca, Kozana, Osmaniyeye, Andırma gidince Kul Abdurrahmanın şiirleri hemen Karacaoğlanın oluyordu. Gene benim gençliğimde Kadirlinin Şabaplı köyünden benim de tanıdığım İbrahim adında bir şair şiirlerini Karacaoğlan adıyla söylüyordu. Böyle şiirlerini Karacaoğlan adıyla söylemiş birkaç Karacaoğlan daha biliniyor.
Yıl 1941 'di. O yaz ben köylere ağıt toplamaya çıkmıştım. Kadirlinin, sonradan da öğretmenlik yaptığım Bahçe köyüne vardım. Orada bir türkücüden birçok ağıt derledim. Türkücü bu arada bana hiç yayımlanmamış bir de Karacaoğlan türküsü söyledi. Çok güzel bir türküydü, çok sevindim. Türkü şuydu :
|
Sabahınan bir taş attın Kırdın belimi belimi Bir gececik misafirdim Tanrı zalimi zalimi
Yüksek uçar engin konar Kötünün dalına döner Kız ataşın bende yanar Çıkmaz yalımı yalımı
Her bahçede selvi bitmez Muhabbet serimden gitmez Uzatırım kolum yetmez Kırdın kolumu kolumu
Her bahçede bitmez söğüt Dertliye kâr etmez öğüt Kız sevdana düşen yiğit İster ölümü ölümü
Karacaoğlan der bakarım Malım mezada dökerim Daha der ki dur bakalım Bu kız deli mi deli mi |
Bahçe köyünde birkaç gün kaldıktan sonra Ceyhanın öte yanına geçip Osmaniye köylüklerine vurdum. Karacaoğlandan yeni bir şiir buldum diye de önüme gelene şiiri okuyordum. Araplı köyünde Çoluk Ökkeş, Çolak Ökkeş tütün kaçakçısıydı, Öksüzoğlan türkülü hikayesini Çukurda en güzel o söylerdi, ben türküyü bitirince çok kızdı. "Bu türkü Karacaoğlanın değil, Gavurdağlı Aşık Hacınındır," diye bağırdı. "Daha iki yıl önce bunu onun ağzından duydum, geçen yil da Bahçe köyünde Poyrazoğlunun evinde onlara ben söyledim, nasıl olmuş da Karacaoğlanın olmuş bizim Hacının türküsü, sanki Karacaoğlanın türküleri kendine yetmiyormuş gibi."
Araştırdım ki, Çolak Ökkeş doğru, bir anda Karacaoğlanın oluvermişti Aşık Hacının türküsü. Sonra daha çok Aşık Hacı türküsü topladım Karacaoğlanın diye. Başka bir şey daha oldu, Karacaoğlandan sonra yetişmiş en büyük şair Dadaloğludur. Kozan, Kadirli, Feke yörelerinde de Karacaoğlanın birçok türküsünü Dadaloğluna malediyorlardı. Dikkat edelim, bu bölge Dadaloğlunun başkaldırdığı bölgedir. Hele Binboğa Aysarlarında Karacaoğlan hepten Dadaloğlu olmuştu. Çünkü artık Karacaoğlanın Dadaloğluyla günü dolmuştu. Başka bir çağ, başka bir gün yaşanmıştı. Dadaloğlu 1848 başkaldırmasında artık başkaldıran, savaşan, yenilen, iskan edilip perişan olan Türkmenin dili olmuştur. Yeni, başka bir çağla yepyeni sesi olan, Karacaoğlan kadar bir kişiliği olan başka büyük bir kişilik gelmişti. Artık halk şiirini bu büyük kişiliğin yöresinde oluşturuyor örüyordu. Çukurovada bundan sonra yetişen birçok şair artık Dadaloğlunun sesiyle konuşuyordu : Aşık Yusuf, kendisini Dadaloğlunun torunu diye tanıtıyordu. Onun oğlu Hakkı Tanıdoğan, gene onun soyundan geldiği bilinen Kozanlı Hacı Sözdoğuran hep hep Dadaloğlunun sesiydiler, öyle gür, tok, dövüşe hazır, öyle yönetime sonuna kadar çatan, başkaldırmış. Hele Avşarda yetişen şairler hep Dadaloğlunun gür, başkaldıran sesiydiler. Topraksızlığa, zulme, yönetime veryansın ediyorlardı. Artık Dadaloğlu Karacaoğlana ortak olmuştu.
Örneğin Çukurovada türkülerin bağlantısına Karacalama diyorlardı, Karacaoğlandan dolayı. Dadaloğlunun Karacalaması, Kul Halilin, Süleyman Paşanın Karacalaması... Alevilerde de Şah Beyit diyorlardı bağlama beyitlere Şah Hatayiden dolayı... Pir Sultanın Şah Beyti, Kul Himmetin Şah Beyti... Yani türkülerin son beytinin, şair adı geçen bağlama beytinin...
Yani bir büyük ozan geliyor çağa, damgasını basıyor o yöreye... Halk o ulu kişinin yöresini besliyor, zenginleştiriyor, kırk bin yıl sır; altında kalmış cilalanmış çakıl taşı gibi o şiiri işliyor, güzelleştiriyor çoğaltıyordu. Fazlasını, oluşmamışını atıyor, kendisi ona yeni yeni güzellikler katıyordu.
Sabahattin Eyuboğluna göre, bu kişilik büyük bir kişilik değil de halktan herhangi bir kişilik olamaz mıydı? Onun gönlü böyle bir büyük kişilikten yöne değil de halkın içinden çıkmış boz bir kişilikteydi. Halk yaratıyor yapıyorsa o kişilik neden herhangi bir kişilik olmasındı... Bu konuşmalar yıllar yılı sürdü. O örnekler buldu, ben örnekler buldum. Bu yıllar yılı süren konuşmaları saptayabilseydik bugün elimizde epeyce ilginç yaklaşımlar olurdu. Ben de düşünüyorum da yöresinde bugün büyük şiirler oluşturulmuş kişiler niçin orta bir kişilik olmasın? Ama bir de kişiliğini bildiğimiz yakın bir şair geliyor akla, Dadaloğlu... Dadaloğlu şimdi bile Avşarda büyük, kutsal bir kişiliktir. Hem şiir kişiliği, hem de düpedüz etken bir kişilik...
Bizim halk şiirimizin bugün bile yaşayan olanaklarından gidilseydi, köklü bir bilimsel araştırmaya dayandırılsaydı yukardaki savlarımız edebiyat araştırmaları için dünyaya kaynaklık edebilirdi. Homerosun kim olduğunu buradan giderek daha gerçekçi bir yaklaşımla bulabilirdik. Homerosun kişiliği bu yöntemle daha bir açıklığa kavuşmuş olurdu. Homerosu yıllar boyunca halk, şairler kuşağı ne kadar yaratmış, onun büyük kişiliği bu ulu şiiri nasıl oluşturmuş, oluşmasına yardımcı olmuş?
Ağıtları, anonim halk şiirini, masalları, türkülü halk hikayelerini halk kendisi yüzyıllar boyunca işleye işleye yaratmıştır. Destanların, tutkulu halk hikayelerinin gene bugünden de biliyoruz ki güçlü yaratıcıları kişilerdir. Sonra halk onları almış, kendisi, yüzyıllar boyunca işlemiştir. Çukurovada bir sürü Köroğlu söyleyen kişiyle karşılaştım. Gebeleli Murtaza, Küçük Mehmet, Kazmacalı Güdümen Ahmet, Haruniyeli Gök İsmail, daha birçoğu... Bunlar Köroğlu hikayelerine kendi anlatım damgalarını da vuruyorlardı. Murtazadan Köroğlunu öğrenen, büyük bir usta değil genç birisiyse, "ben," diyordu, "Murtazanın Köroğlusunu söylüyorum." öteki, "ben Güdümen Ahmedin Köroğlusunu söylüyorum" diyordu. Büyük anlatıcılar hikayeleri kendilerine yeniden yaratıyorlardı. Ben, küçücük bir bölge içinde, köyden köye, üç ayrı yerde, üç ayrı kişiden üç ayrı Köroğlu dinlediğimi biliyorum. Derlendi mi bilmiyorum, Çukurovadaki Köroğlu başkadır, diliyle, yapısıyla, kurgusuyla, dünya görüşüyle, Kars yörelerinde anlatılan Köroğlu bambaşkadır. Hele Azerbaycan Köroğlusu bambaşkadır. Bu sonuçtan çıkarak sonuca varırsak, çağlarca da destanlar, hikayeler değişiyor. Homeros, ya da Dedem Korkut, ya da öteki destanlar dilden dile çağımıza kadar gelselerdi kim bilir ne büyük değişikliklere uğrarlardı. Belki de bu destanlar şirndi Anadoluda bir iyice değişmiş olarak halkın arasında yaşıyorlardır. Şimdi bile o destanlardan bazı küçük parçalar, yaklaşımlar, kokular buluyoruz Anadoluda. Bir türküde, bir masal parçasında, bir türkülü hikayede...
Biz bütün bunları yıllar yılı Eyuboğluyla tartışırken, örneklerimizi çoğunlukla ezberimizdeki türkülerden veriyorduk. Bir gün ben gene bir örnek vermişken, Eyuboğlu, "Yaz bunu be," dedi, önüme bir kağıt uzattı. Ben de yazdım. Bundan sonra bütün örnekleri aklımıza geldikçe yazalım, dedik. Yazdık da... Son yıllarda da, onun ölümünden birkaç yıl öncesine kadar da, yazmamızı sürdürdük. Bir gün Eyuboğlu, "Bak," dedi, "getir bakalım şu yazdıklarımızı..." Götürdüm. "Çoğalmış," dedi. "Gel seninle bunu bir seçmeler kitabı yapalım. Ama antoloji gibi falan değil." Gerçekten bu topladıklarımız bir kitap olurdu... "Olur," dedim. "Ama bir de kitaplara göz gezdirelim." Zor güç onu bu işe kandırdım. Bir süre de kitaplardan seçtik. Derlemenin adı için de, "öyle antoloji gibi falan bir ad koymayalım," dedi. Bu da iyi olurdu. Aklımıza geldikçe bundan sonra köşeye bir de adlar yazmaya başladık, işte o yazdığımız bir sürü ad arasından ben "Gökyüzü Mavi Kaldı"yı seçtim.
Kuş uçtu yuva kaldı
Gökyüzü mavi kaldı
Yaşar Kemal
8 Aralık 1977
Basınköy
1001 KİTAP
26/1/2007 · Kategori: Inceleme
Pencereden
Süngü, Güray
Fiyatı: 7,00 YTL %10 indirimli Pandora fiyatı: 6,30 YTL sepete ekle
|
 |
|
1979 İstanbul doğumlu. Üniversite yıllarını Bursa’da geçirmiş. Şimdi İstanbul’da yaşıyor. İlk öyküsü 1998 yılında Hece dergisinde yayımlanmış. Çok sayıda dergiye öykü veren Süngü, bugüne kadar otuzun üzerinde öykü yayımlamış ancak kitap haline getirmemiş. 2004 Selehattin Kaya Roman Ödülü’nde ikinciliği kazanan Pencere’den onun ilk romanı/kitabı olma özelliğini de taşıyor.
Tuhaf Bir Adam
“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim.
Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım.
Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatını kocası ve oğluna adamış annesinin ellerinde büyümüş, babasıyla pek yakınlık kuramamış. Yatılı okulda okurken başlamış kendi içine kapanıklığı. Dış dünya ile iletişim kurmakta zorlanan, hiç değilse diline kattığı nezaketle insanlardan uzaklaşan Ayhan, üniversite eğitimi için ayrılmış ailesinden:
“Neden şehir dışında okumak istiyoruz? Sadece tercih yapıyoruz, özel bir istek değil. Ama kazanma ihtimalimiz çok yüksek ve bu tercihi buraya yazarsak gidişimiz kati. Özel bir durum değil, istek de değil, evden uzaklaşmaya çalışmıyoruz, sadece tercih yapıyoruz. Ama annemiz dayanamaz, babamız da üzülür, kızar da. Zaten evden uzaktaydık, şimdi yine gideceğiz. Ama sonra döneceğiz. Sonsuza kadar değil. Nereye döneceğiz? Eve. Eve....”
Ne var ki eve dönüşü de sorunları gidermeyecek, bu kez evlenmesi ya da babasının işine sahip çıkması baskılarıyla karşılaşacaktır. Her nasılsa Özlem’le anlaşırlar; “görünen o ki Özlem Ayhan’ı kendisine benzer sanıyordu. Benzer türden insanlar. Bu çağın insanı, genci. Eğitimli, çağdaş, ne denir, nasıl ifade edilir. Yakışıklı bulmuştu, eli yüzü düzgün, ailesine saygılı ama aslında kendisine göre bir hayatı olan, çevresi, arkadaşları, temiz takım elbiseleri, işte kariyeri, zihninde idealleri...”
Peki Ayhan’ın duyguları? “Biz hoşlanmadık mı, ne açıdan hoşlandık. Saydıklarımıza göre hoşlanamayız, özenebiliriz belki ama barınamayız. Sırıtırız. Ama bu hoşlanmaya engel değil ki. Engel. Hem de nasıl. O bir kör. Yalnızca bir pencereden bakıyor ve bir ova görüyor, oraya ev yapacak, ağaç dikecek, çiçek ekecek, deniz olacak, güneş olacak, eğlence, kalabalık, arkadaşlar, tatillere gidilecek, tatillerden dönülecek, alışveriş yapılmış, torbalar dolusu, akşam gezmeleri, hafta sonu gezmeleri, kahkahalar, sürekli konuşmalar, muhabbetler. Biz çok susarız, biliyor musunuz? Pencere önünde oturur ve karanlığa bakarız, bizim penceremizden yalnızca karanlık görünür biliyor musunuz? Bizi kurtarabilecek misiniz, hayata dahil edebilecek misiniz bunca yıl sonra bizi, buna gücünüz yetecek mi? Beni tanımıyor diye içinden geçirdi Ayhan. “
İki genç sonunda yakınlaşacaklar, yakınlaştıklarında ise Ayhan’ın trajedisi başlayacaktır….
İntihar takıntısı
Geleneksel bir ailede, okulda, kültürde bir çocuktan beklenen görevleri yerine getirememenin ezikliğiyle kendi kabuğuna çekilen Ayhan, karışık aklını yatıştıracak soruları sormayan, mutsuzluğunu söze dökmeyen, yatağında, odasında, ilçede, ilde, ülkede, kıtada, dünyada sessiz kalan bir insan özelliğiyle bireyden topluma uzanan bir eleştiriyi de biraz olsun cisimlendiriyor.
Nitekim yegane diyaloğa girdiği kişilik olan kendi iç sesi şöyle seslenecektir ona; “Hepsi iç içe geçmiş onlarca kapı sanki, değil mi sevgili Ayhan? Bir tanesini açmakla iş bitmiyor, bir yere varılamıyor, ama hepsi açılınca da aslında çıkışın tek bir yere olduğu görülüyor. O halde aslında iç içe geçmiş onlarca kapı denen şey tek bir kapı çünkü tek geçişi ve tek ufku var, değil mi sevgili Ayhan? Bir kapı var sadece. Geçemedik biz. Geçtik sandık, geçiyoruz sandık ama geçemedik. Ama orada kaldık sevgili Ayhan, orada kaldınız. Ne içerisi, ne dışarısı. Eşik deseniz değil, başka bir tanım, bir kelime ise yataktan çıkmayı gerektirecek ki zaten sebebimiz bu değil mi, yataktan çıkamamak, ne çıkmayı arzu etmek, ne kalmayı içinde. İçinizdeki boşluğu ne ile dolduracaksınız sevgili Ayhan? Üstelik dolmayacağını kati bir şekilde bilerek neyin çabası bu. Boşluk dolmaz ki. Dolacaksa boşluk denmez ki. Yoksa denir mi? Neden aklınız hiç karışık değil sevgili Ayhan?”
Ölmeyi beceremeyen Ayhan, hayatla ilgili tüm etkinlik ve duygularını askıya almak suretiyle yaşayan bir ölüye, bir intihar imgesine dönüştürmüştür kendisini. Hayattan kaçmanın, sadece kendisi için anlamlı bir varoluşun yegane yolu bu ölüm/intihar takıntısıdır artık. Aşkı bile bir hastalık gibi yaşayıp varlığının tanımını hiçlikle yapan Ayhan’ın bu takıntısı belki de kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır. İç yaralarıyla dış dünyaya karşı sessizleşen Ayhan, iç dünyasında sözün coşkusuna kapılacaktır. Tıpkı Nilgün Marmara’nın Plath için söylediği gibi; “ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.” Tıpkı Plath gibi Ayhan için de ölümle cansıza dönmek mutlak özgürlüktür; uzlaşmayı reddedecek ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçecektir.
Kahramanının kişilik yarılmasını iç monologlar ve bilinç akışı ile izleten Güray Süngü, etkileyici bir anlatım, boğucu bir atmosfer kurmuş “Pencere”sinde. Her ne kadar ele aldığı temalar okuyucuyu karanlık bir dünyaya götürse de gerek psikolojik romanın iyi bir örneğini sergilemesi gerekse de anlattığı hikayeyle bütünleşen anlatım tekniğiyle övgüye değer.
A. Ömer Türkeş
Önceki Kitap Eleştirileri
Bütün Hikayeler ...
RILKE
Sarı Odanın Gize...
LEROUX
Bir Ahlak Kuramı...
HELLER
El-Cezire Olayı:...
Zayani
Kıyısız Gemiler...
Kuşkanat
Çıkış...
Kirino
Artakalanlar : A...
Suvari
İttihat ve Terak...
Birgen
Allah'ın Yeni Şe...
KHOSROKHAVAR
Katilin Şeyi...
Sezgintüredi
Volkan'ın Romanı...
TULGAR
Modern Zamanlard...
KUMAR
Yere Düşen Duala...
KAYGUSUZ
Gramsci Kültür A...
Crehan
Seninle Güler Yü...
YALÇIN
Ölüm Tüneli...
SONTAG
Şüphe...
Robotham
Huzursuz Ölüler...
MARCOS
Gamba...
KAVUKÇU
Uzun Bir Yolculu...
ARKAN
Sevgilinin Gecik...
GÜLSOY
Postkolonyal Aur...
DIRLIK
Orson Welles...
BAZIN
Bitik...
Anıl
Bin Bir Buse : 1...
TÜRKOĞLU
Foto Şıpsevgi...
Arif
Taşıyıcı...
Dikenelli
Anlatmak İçin Ya...
MARQUEZ
Bay Konsolos...
Şenol
Standart...
Akşan
Edebiyat Nedir...
SARTRE
Boğucu Kültür...
Dubuffet
Varoluş Projesi...
Dulkadir
Altın Yaldızlı A...
Zaim
Buzlar Kırılırke...
Niemi
Can Dostu...
Suter
Hayatın Anlamı y...
AÇAR
Günlerden Bir Gü...
Kulak
Bir Yazarın Günl...
DOSTOYEVSKI
Benim Hüzünlü Or...
MARQUEZ
Bir Garip Cindi ...
TEOMAN
Yolda Üç Kişi...
KİREMİTÇİ
Oteldeki Cinayet...
Sjöwall
Otoyol Kenarında...
DEVECIOĞLU
Şehrin Kuleleri...
PİRSELİMOĞLU
Lunapark Kapandı...
LEVI
Kapak Kızı ...
TUNÇ
Rika'nın Beynind...
METE
Annemin Öğretmed...
ALTUN
Kumru İle Kumru...
YÜCEL
Gölge Avcıları K...
Çakıroğlu
Topaç...
KOÇAK
Yıldız Cinayetle...
Tunaboylu
Boş Zaman...
BIÇAKCI
Zindankale...
KAYMAZ
Unomastica Alla ...
ERDEM
Nefes ...
AKMAN
Dün Gördüm Gece ...
TOPRAK
26/1/2007 · Kategori: Inceleme
Hasan Ali Toptaş
Kayıp Hayaller Kitabı
|
|
|
Edebi çevrelerde hakkı teslim edilse de, Türkçe yazılan romanları takip ettiğini söyleyen pek çok kişinin yakından tanımadığı, hatta hiç okumadığı bir isim Hasan Ali Toptaş. Sık yazmadığı için kitap tanıtım dergilerinde röportajları yayımlanmıyor, İstanbul dışında, dışı ne kelime, taşranın tam da kalbinin attığı bir yerde yaşadığı için entelektüel mekanlardan dolayısıyla gözlerden ırak kalıyor, artık unutulan, doğrusu unutulmak istenen o taşra hayatını konu edindiği için romanları zenginlik imgelerine alışkın kentsoylu okuyuculara sevimli gelmiyor belki de... Oysa ki, zamanların iç içe geçtiği, düşle gerçeğin birbirine karıştığı, bilincin farkına bile varılamamış parçalanmışlığının resmedildiği çok katmanlı -ama hikayesiz- metinleri ve büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın günümüz roman yazımının en özgün ve önemli yazarlarından biri olduğunu hiç tereddüt etmeksizin söyleyebiliyoruz.
Güzel bir zaman
İster ilk sayfasından, ister ortasından, isterseniz de sonundan başlayın okumaya, sizi hep aynı yere çıkaran bu labirentin hikayesi hiç değişmeyecek, işte bu yüzden “Kayıp Hayaller Kitabı”nı -haddimi aşıp- özetlemeye kalkışmayacağım. Sadece bu yazı süresince üzerinde duracağım birkaç ana karakter ile onların birbirleriyle ilişkilerinden söz etmek istiyorum; roman, Anadolu’nun herhangi bir köyünde yaşayan Hasan adlı bir çocuğun -kasaba veya küçük bir kentte yaşasaydı da- değişmeyecek hayalleri üzerine kurulu. Hasan’la birlikte arkadaşı Hamdi, Hamdi’nin dedesi, Hasan’ın babası ve diğerleri, hepsi de hayallerle duruyorlar ayakta. Ancak henüz olup bitenleri kavramakta güçlük çeken bir çocuğun, Hasan’ın bakış açısını seçmiş yazar; Hasan Ali Tektaş’ın o kırık, anlamlandıramayan, dehşetle açılan ve görmemek için sımsıkı kapanan bakışını...
Etrafına baktığında zaten ne görebilir ki Hasan? Önce, ancak şu cümlelerle ifade edebildiği bir ev; “evimiz orada, topraktan fırlamış dev dişlerine benzeyen bıçak sırtı taşların birdenbire kırmızıya dönüştüğü yerdeydi. Dedemin babasının ta fi tarihinde yaptırdığı bu iğreti şeye ev bile denemezdi aslında; dense dense belki birkaç tanığın da ısrarıyla, ancak tavuk kümesi denirdi. Yarısına kadar nemden göveren eğri büğrü duvarlardan hiçbiri ötekilerin boyunda değildi çünkü, bu haliyle ev evden çok, bayırı soluk soluğa tırmanırken yere kapaklanmış buruşuk yüzlü bir adamı andırıyordu. Gece gündüz demeden köpek eniği gibi mızıklayıp duran kapılarsa, kapandı’yla kapanmadı arasında bocalayan gevşek, gevşekliği kadar da çürük ve yaşlı birkaç tahta parçasından ibaretti.”
Bir adım sonrasında; kavga ve çekişmenin hiç dinmediği bir ev yaşantısı, dayaktan kırılan annesi, işini gücünü terk edip eve kapanarak hayattan ve alacaklılarından saklanan babası, varlığını sürekli duyuran yoksullukları, dayanışma duygusunu yitirmiş, sevgisini tüketmiş bir toplum çarpacak, kapkara bir perde indirecektir gözüne. Böyle bir hayat elbette ürkütecektir onu, üstelik sığınacak bir yeri, sevecek kimsesi, kurtuluş vaat eden bir hayat modeli de yoktur; kaçacağı yegane yer, gizlice girdiği Şeref’in sinemasında izlediği filmlere karışmış hayalleridir. Artık kendi kendine vaat edecektir mutluluklar ülkesini, hayallerinde bulacaktır sevmeye değer insanları, yeni yeni uyanan cinselliğinin nesnesi Kevser ise, yaşlı bir deli kadındır.
Hasan, hayalleri hep kayıplara karışmış, “hem kendini kuşatan tüyler ürpertici görüntülerin, eşyaların ve seslerin karmaşasında, hem de kendi iç dünyasının derinliklerinde kaybolup gitmiş” insanların mirasçısıdır; tıpkı hep bir sonraki mevsime ertelenen düğünleri nedeniyle sevdiği kıza bir türlü kavuşamamış dedesi ya da görkemli bir ev yapmayı düşlerken yıkılmaya yüz tutmuş viranelerine bir çivi bile çakamayan inşaat ustası babası gibi... Hasan da geleneği sürdürecek, kendisini gerçeklikte var etmenin zorluklarına göğüs germektense bir başkasıyla yer değiştirmeyi düşleyecektir. Hasan’ın küçük dünyasının o “bir başkası”, bir varlığı şüpheli arkadaşın “mutlu” görüntüsünün ötesine taşamayacaktır elbette.
Bir başkası olmaya özense de, şiddet, çaresizlik, mutsuzluk, eşyanın solukluğu, birbirini tekrarlayan zamanlar ve renksiz hayaller sadece Hasan ve ailesinin değil, romandaki köylülerin tamamını kapsayan bir durum. Edebiyatımıza 50’li, 60’lı yıllarda damgasını vuran “köy romanları” kanonu tarzında bir gerçekçiliğin izini sürmemekle birlikte, gerçekliğin –bizim bugünkü kentli hayatlarımız için- çok daha çarpıcı ve baş edilmesi zor hallerini dillendiriyor Toptaş; 90’ların taşrasını anlatıyor!
Taşranın bir çocuğun zihninde yansıyan imgelerle canlandırılması, söz konusu etki hallerinin derinleşmesi açısından ayrıca önemlidir. Çünkü “tıpkı taşra gibi, uzakta yanıp sönen, parlayıp yiten ışığın vaadiyle yaşar çocuk. Her gün onu bekleyen, her sabah onu yanına çağıran bir dünya. Orada, dışarıda bir anlam vaadi olduğunu fark etmiştir bir kez.... Çocuğu umutlandıran da, bir şeylerin kendisinden esirgendiğini hissettiren de dışarının vaat ettiği bu anlamlardır. Çünkü çocuk, anlamı kendi içinde, kendi bedeninde, kendi dilinde üretemez henüz. Dışarıdaki anlamı da yakalayamayacak kadar bodur, ona ulaşamayacak kadar çelimsizdir. Bu yüzden anlam vaat eden dünyanın kıyısında, simgesel düzenin kenarında, cinselliğin taşrasında, annesinin eteğine yapışmış öylece kalakalır”.(N.Gürbilek, “Yer Değiştiren Gölge”)
Taşra
Yukarıda adını andığım bir dönemin köy romanları, o dönemin siyasi arayışları gereği taşrayı bir yer tayini olmanın ötesinde bir anlamla ele almamışlardır. Eleştirmek için söylemiyorum, ama metinlerde ifadesini bulan düşünce ve hissiyat, ya İstanbul’da kapanıp kalmış aydın kesimin kendisini dışa vurma biçimi ve kendisine biçtiği bir görevler manzumesi veya çıplak gerçekler üzerinden siyasi bir duruşun temsiliydi. “Taşra”nın, “Kayıp Hayaller Kitabı”ndan esinlenerek bu yazıda kullandığımız diğer anlamını, yani Ahmet Oktay’ın deyişiyle taşranın “yetersiz ya da engellenmiş bir toplumsal/kültürel statüyü” de taşıyan boyutunu Türkçe yazılan romanlara taşıyan yazar sayısı pek azdır. Eskilerden Kenan Hulusi’nin “Bahar Hikayeleri”(1939), Reşat Nuri’nin “Kavak Yelleri”(1950), Yusuf Atılgan’ın "Bodur Minareden Öte"(1960) ve "Anayurt Oteli"(1975) romanları geliyor aklıma. 80’lerden sonra İstanbul’a kapanan yeri romanlardaysa taşra ve taşralılık tümden buharlaşmıştır. Hakan Bıçakçı’nın "Romantik Korku"(2002) ve Haldun Çubukçu’nun “Bütün Aşkların Gömüldüğü Yer”(2003) hem edebi değerleri, hem de istisnai durumları nedeniyle ilgiye değer. Yerli edebiyata uzak kalmış okuyucular ise, zihinlerinde taşra imgesini canlandırmak için 19.yüzyıl Rus romanının taşralı çiftlik-çubuk sahibi aristokratlarını, ya da Balzac’ın “Taşralı Bir Büyük Adam Paris’te” romanını anımsamalıdırlar.
Yusuf Atılgan’la, Kemal Bilbaşar’la ya da kasaba hayatına “köy kanonu” dışındaki bir perspektifle yaklaşan diğerleriyle Hasan Ali Toptaş’ı birleştiren çizgi, bu hayata bir taşra olarak bakmalarından, taşralıları ise “yetersiz ya da engellenmiş” bir ruh hali içinde tasvir etmelerinden geçer. Bütün bu taşra anlatılarında bir yabancılaşma, bir benlik yitimi ya da yaralı bilinçaltları, belki de hepsinden önemlisi kopkoyu bir sıkıntı söz konusudur.
Hasan Ali Toptaş, bu anlam yoksunluğu, iç içe geçmiş zamanlar, gerçekleştirilememiş hayatlar ve hayaller üzerine kurulu romanında insanların iletişimsizliğini, yabancılaşmışlığını, daralmışlığını ve yürekleri çölleştiren dayanılmaz sıkıntıları deşiyor. Onun diğer anlatılarında da gördüğümüz gibi, roman kahramanlarının hemen hepsi, kesin sınırlarla kuşatılmış dar dünyaların, bu dünyalar içinde daralan, hep bu darlığın ötesindeki bir dünyanın hayalini kuran insanlar. Yoksunlukla akraba bir sıkıntıyı hemen hissediyoruz; en iyi taşrada gözlemlenebilecek, en çıplak, en görünür ifadesini taşrada kazanmış bir sıkıntıyı... Nurdan Gürbilek’in “Yer Değiştiren Gölge” adlı deneme kitabındaki şiirsel ifadesine başvuralım şimdi de ve “taşra sıkıntısı adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekana ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kast etmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle hayatları ifade etmek için.... Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşamasında taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde bir şeyin daraldığını, benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı”.
Gerçekten de, “benim hayatımın yirmi beş yılı küçük taşra kasabalarında geçti” diyecektir Hasan Ali Toptaş bir söyleşisinde; “o kasabalar hâlâ öyledir sanıyorum. Kitapçı denen yer yine kırtasiyecidir, yazmak yine boş iştir, kitap deyince akla yine ders kitabı geliyordur ve kırtasiye dükkanlarının bir rafında yine yalnızca Ömer Seyfettin'in, Halide Edip'in ve Yakup Kadri'nin birkaç kitabı vardır. Taşra kasabalarında geçen yıllarımın herhalde bende olumsuz etkisi de olmuştur ama, ben bugün dönüp baktığımda, o etkinin bile zamanla olumlu sonuçlara yol açtığını düşünüyorum.... O kasabalarda yaşadığım yalnızlığın şiddeti de belki beni tümüyle harflerin dünyasına itti. Yazıyı benim için hayatın bir parçası değil, tümü kıldı. Küçük taşra kasabalarında geçen o yaşantı, muhtarı, bağbozumu şenlikleri, minibüsleri, kayıpları, sessiz kadınları, sinema salonuna kaçak giren çocukları, bunalan insanları, kederleri, çıkmazları, gaz lambasının ışığında anlatılan hikayeleri ve daha başka şeyleriyle, yazdığım romanların ve öykülerin örgüsünde de yer aldı tabii”.
Epey bir süredir bu topraklarda böyle bir taşra; kendisini mahrum bırakılmış, başka yaşantıları kendisinden esirgenmiş hisseden bir taşra var. Haldun Çubukçu’nun romanındaki doktor tiplemesinin; “böyle bir Gülyazı her yerde... İstanbul’da Alibeyköy’de, ya da Ümraniye’de, ya da Bayrampaşa’da, ya da Sultanbeyli’de; kar içinde kuşatılan değil de, çamurla kuşatılan bir çıkmazda... Ya da Bodrum’da; keskin alkol kokulu kusmuklarla kuşatılmış olarak, ya da ne bileyim işte Batman’da hacıyağıyla kuşatılmışlıkta; Aksaray’da bozkırın kuşatmasında kalakalmışlık” derken dile getirdiği gibi, böyle bir taşra her yerde var üstelik. Ancak, –yine Gürbilek’in hatırlattığı üzere- bugünün taşrasıyla, çocukluk yıllarımızın taşrası, ondan da öteye gidersek 50’lerin taşrası arasında önemli bir fark var. O yıllar taşranın da çocukluk yıllarıydı; birdenbire taşra konumuna itilmiş olmayla, bunun doğurduğu sıkıntıyla nasıl baş edeceğini bilemediği yıllar. Merkez olmadığını fark ettiği, merkez karşısında içinin boşaldığını hissettiği, kendi kabuğunu fark ettiği, darlığını gördüğü, bunun sıkıntısını yaşadığı, ama henüz bunu sessizce yaşadığı, bunu ifade edecek bir dili bulamadığı bir dönem. Karşıtıyla karşılaşmanın onda doğurduğu sıkıntıyı henüz bir öfkeye, bir hırsa, bir inatlaşmaya, bir ödeşmeye dönüştürmediği, dışındaki anlamlar vaadine, yetişkinler dünyasına, büyük şehre açılma umudunu koruduğu sessiz yılların taşrasıyla, mekan aynı kalsa da, 20.yüzyılın sonlarının, 21.yüzyılın taşrası aynı yer değil. Çünkü taşra kavramında mekan zamanla tanımlı; mekan o zamanın nesneler dünyasıyla, duygu ve düşünceleriyle, siyasi ve ideolojik şekilleriyle canlı; zaman derken mekanı, mekan derken zamanı da kastediyoruz.
Yeni zamanlar, yeni biçimler
Hasan Ali Toptaş, işte böyle bir zaman ve mekan birlikteliği ile anlaşabilecek taşranın şimdisini, taşra atmosferini, taşralılık hallerini ele alırken zamanın ardışıklığını kırıyor. Güntekin’in, Bilbaşar’ın, Atlıgan’ın 50’lerin taşrasındaki tekdüze zaman akışı, Toptaş’ta döngüselleşiyor elbette. Onların taşrasındaki büyüsünü ve birliğini yitirmiş, içle dış arasındaki aşılmaz uçuruma işaret eden, iç dünya denen yıkıntıyı birden ışığa boğan, olumsuz anlamdaki aydınlanma anlarını da geremiyoruz. Çünkü zaman değişmiş, taşranın değişmezliğe mahkum kaderi kesinleşmiştir. Tıpkı akıp giden günlerimizde olduğu gibi, Toptaş’ın romanlarında da ne iç ne dış, aydınlanma denilen anlar hiç yaşanmayacaktır artık. Gerçek dünyadan hayaller alemine sıçrayan roman kahramanları ne bilinçlerinin, ne o bilinçlerindeki parçalanmışlıkların, ne de bilinçaltlarında kanayan yaraların farkına varabilirler. İçerisi ve dışarısı karanlıkla dengelenmiştir.
Hasan’ın, babasının, annesinin, Almanya’ya işçi giden yengesinin, o gidişten kendisine de bir kurtuluş umudu çıkaran dayısı ve diğerlerinin cılız ve beyhude çözümlerle değiştirmeye çabaladıkları hayatları, bir saatin tıkırtılarının aynılığıyla tekrarlanarak sürüp gidecek, dedesinin Kevser’e duyduğu aşktan Hasan da nasibini alacaktır; dedesinin kurtaramadığı kadını elbette o da kurtaramayacak, bu erkekler dünyasının yükü yine kaderleri hep o erkeklere bağlanmış kadınlara taşıtılacaktır.
“Kayıp Hayaller Kitabı”nın anlattığı, aslında canlandırdığı atmosferin okuyucuyu bu denli etkilemesi konu seçiminden, anlatılan olaylardan ya da roman kahramanlarının hayalci kişiliklerinden çok, yazarın –her zamanki- dili kullanımındaki başarısından kaynaklanıyor. Her biri özenle bulup çıkarılmış kelimeler, göze olduğu kadar kulağa da seslenen cümle kalıpları, sıfatlar, kelime tamlamaları ve imgelerle zenginleşmiş, çoğu yerde ritmik, melodik bir dil... Bakış açısı da hiç aksamıyor; çocuğun bilincinden usulca dedeye, ondan anlatıcıya, sonra yine usulca çocuğa geçiyor. Hepsinde de aynı dinginlik, aynı derinlik, iç ya da dış monologlarda aynı kusursuzluk...
Düşüncenin sınırı dille, dilin sınırları yazıyla çevrilir. Bir yazar dil ile oynamaya başladığı, onu gündelik konuşma dilinden ayırdığı, söz dizimsel dizgeyi, alışık olduğumuz kurguyu kırdığı anlarda, okuyucusunu kendisinden –uzaklaştırmaz ama- bağımsızlaştırır. Okuyucu, yazarın metaforlarını, kelimelere, şahıslara, nesneler, kimi olaylara yüklediği simgelerini kuşkusuz dikkate alacak, ama onları kendi zihninde yarattığı farklı çağrışımlar eşliğinde görselleştirerek kendi anlamlarını yine kendisi yaratacaktır. Aslında az ya çok, her dil eylemi, her metin bizi benzer bir pratikle yüzleştirir. Bir kurmaca metni okumanın, incelemenin ve yorumlamanın hoşça vakit geçirme, içindeki anlamları çözme, bir fikirden yararlanma, bilgi edinme, daha iyi bir okuyucu olmak için deneyim elde etme gibi amaçları olabilir. Bütün yazınsal metinler farklı yorumlara açıktırlar ve bir metnin hiçbir zaman tek bir doğru yorumu yoktur. Ne var ki kimi yazar düşüncelerinin tek bir şekilde açımlanmasını amaçlar, bu sebepten kelimelerini ortak bir kullanıma uygun seçer, imgelerin anonimliğe özen gösterir. Hasan Ali Toptaş, bu anlayışta değil; tek bir doğru yorumu, tek bir özeti, tek bir başı ve tek bir sonu olmayan, metinler üretiyor o...
Bense bu yazıyı, Hasan Ali Toptaş ve romanı hakkındaki düşüncelerimi son birkaç cümleyle özetleyebilirim; dilin ve anlatımın Türkçe’deki bütün sınırlarını zorlayan “Kayıp Hayaller Kitabı”, kolay okunan, ama zor tüketilen bir roman. Romanın ne anlattığına, yani hikayesine önem veren okurlardan çok, edebiyatı ve insan zihnini bir labirent olarak algılayan, bulmacalardan, kayıp parçaları bir araya getirmekten hoşlananlar için yazılmış bir metin. Zaten yazar da, kolay okunma gibi bir kaygısı olmadığını, okuyucuyu elinden tutup her şeyi göstere göstere kendi içinde gezdirecek bir roman yazmadığını, katılımcı bir okur tarzına hitap ettiğini söylüyor; "çünkü ben okuruma -varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum" diyor Toptaş... Siz de Toptaş’a, hüzünlü de olsa size daima edebi hazlar verecek hikaye ve romanlar okutacağına güvenebilirsiniz.
A. Ömer Türkeş
Önceki Yazılar:
İsmail Habib Sevük
Yetvard Oydan
Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi
J.P.Sartre
Aziz Nesin
Tevfik Fikret
Vecdet Verdil
Vüs’at O.Bener
Yılmaz Güney
Kemal Tahir
Capote Truman
Sidonie Gabrielle Colette
Wilkie Collins
Jules Verne
Şüpheli Kadın
Vedat Türkali
Anton Pavlovich Chekhov
Mehmet Rauf
Tarık Buğra
Kerime Nadir
Hüseyin Peker
Yaşar Kemal
Cevat Rifat
Aka Gündüz
Hasan Ali Toptaş
İskender F. Sertelli
Enis Batur
Müfide Ferid Tek
Samiha Ayverdi
Nazım Hikmet
Laurence Stern
Hugo Claus
Bilal N. Şimşir
Recai Sanay
Münevver Ayaşlı
Safiye Erol
Eyüphan Erkul
Halide Eşber
Don Passos
Abdülhak Şinasi Hisar
Ümit Deniz
Herman Hesse
Şebnem İşigüzel
Eric Ambler
Kerime Nadir
V. S. Naipaul
Saul Bellow
Joseph Conrad
James Joyce
WILLIAM FAULKNER
Virginia Woolf
Tayeb Salah
Necib Mahfuz
Orhan Kemal
Emile Zola
Stendhal
Robert Louis Stevenson
Honore de Balzac
Mahmut Makal
Herman Melville
Aldous Huxley
Jerome David Salinger
François Rabelais
Mihail Şolohov
Andre Malraux
Nikolay Vasilyeviç Gogol
Gustave Flaubert
Guy de Maupassant
Victor Hugo
Walter Scott
Johann Wolfgang von Goethe
Thomas More
MARY SHELLEY
Mickey Spillane
Jean Jacques Rousseau
Jane Austin
Henry Fielding
Amin Maalouf
François Marie Voltaire
Jonathan Swift
Daniel Defoe
Miguel De Saavedra Cervantes
Albert Camus
Fyodor Mikhailovch Dostoyevski
Mehmed Uzun
Alexander Dumas-Pere
Selma Fındıklı
Kenan Hulusi Koray
Tomris Uyar
İhsan Oktay Anar
Muazzez Tahsin Berkand
Server Bedi
İlhan Engin
Vala Nureddin
Özcan Ergüder
Elif Karakaş
Refik Halit Karay
Abdullah Ziya Kozanoğlu
Fikret Arıt
Reşat Enis Aygen
Ali Rıza Seyfi
Adalet Ağaoğlu
Yusuf Atılgan
Fakir Baykurt
Pınar Kür
Haluk Cemil Tanju
Hüseyin Rahmi Gürpınar
F. Celalettin
Salahaddin Enis
Memduh Şevket Esendal
Sait Faik Abasıyanık
Oğuz Atay
Ahmet Hamdi Tanpınar
Boris Vian
Nahid Sırrı Örik
Çetin Altan
Bilge Karasu
Kurt Vonnegut Jr.
Agatha Christie
Esat Mahmut Karakurt
Suat Derviş
Melih Cevdet Anday
Reşat Nuri Güntekin
Vedat Türkali
Füruzan
Nazım Hikmet
Sevgi Soysal
Sabahattin Ali
James Baldwin
Peter Cheyney
« Önceki ::