Hazinedeki Paslı Teneke / Aziz NESİN

26/1/2007 · Kategori: Masal

HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE



    Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
    Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
    Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
    Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
    Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.
    Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş.
    Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
    Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
    Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.
    Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.
    Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.
    Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.
    Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
    - Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
    Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
    - Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
    - Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
    Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.
    Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
    -Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
    Saray Nazırı,
    - Bu değil!.. demiş.
    Vezir de,
    -Bu değil!.. demiş.
    Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
    -Bu değil, bu değil!.. demişler.
    O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
    -Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
    Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.

Koyun Masalı / SABAHATTİN ALİ

26/1/2007 · Kategori: Masal

Koyun Masalı / SABAHATTİN ALİ

 

Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki

çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun

sürüsü yaşıyordu.

 

Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin

suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı

ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara,

sürünün rahatını tamamlıyordu.

 

Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri

vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan

akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler,

köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü

sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu

kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar;

iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları

satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa,

bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını

bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan

titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi.

Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.

 

Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler,

günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa,

bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne

de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi

halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor,

çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun

peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı

bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal

öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan

sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların

sayısı günden güne artıyordu.

 

Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar,

ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla,

köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan,

celepten, çobandan, köpekten habersiz, yiyeceklerini kendileri

arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile

yıldırıp kaçırırlardı.

 

Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile

peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları,

çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına,

kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp

gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine

güvenemez oldular. Sandılar ki, çobanın onları canavardan koruması,

önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil,

kara gözleri içindir.

 

Ama dediğimiz gibi, yavaş yavaş koyunların aklı başına

gelmeye başladı. Çobanlar da günden güne kötüleşmişlerdi.

Hele bu sonuncusu iyice dalgacıydı. Keyfinden, rahatından

başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanlar

gibi sopasını kapıp köpekleri peşine katarak onlara karşı

koyacağı yerde, birkaç koyun, kuzu atıp başından savmaya bakardı.

 

Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar

birbirine girdiler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar,

ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Onların ulumaları, kükremeleri

sürünün bulunduğu çayıra kadar gelince koyunlarla

beraber çoban da tir tir titriyordu. Bu aralık, ormandaki kavgadan

yaralanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için

kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlardı.

Korkudan şaşırmış koyunları görünce: -İşte dişimize

göre düşman!- diyerek ileriye atıldılar. Ama canavarların kıpkırmızı

açılan ağızlarıyla iri dişlerini görünce koyunlar işin şakaya

gelmeyeceğini anladılar. Köpekler de, koyunlar elden gidince

kendilerinin aç kalacaklarını düşünüp gayrete geldiler;

hep beraber bu sıska kurtlara saldırdılar. Koçlar başlarını öne

eğip iri boynuzlarıyla canavarların üstüne yürürlerken, köpekler

de bir hayli havlayıp gürültü ettiler. Zaten dermansızlıktan

dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye

ormana kaçtı, öbürleri cansız yere serildi.

 

Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban, sopasını savura

savura tekrar sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını

başlarına topladılar. Kasabı, celebi hatırladılar. Köpekler

de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın

sırası geldiğine hükmettiler. Hep birlikte çobanın üstüne

yürüdüler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtardı, bir daha da

ortada görünmedi.

 

Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki

kurt leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu

yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp

uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya,

-Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye

koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe

daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban

korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça

kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren,

kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe

yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu

düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını

sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına

inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?-

diye övünüyorlardı.

 

Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara

tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları,

etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları

parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara

bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara

hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi

ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi

ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı.

 

Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük

görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak

mahluklardı:

 

-Biz havlayıp gayrete getirmesek bu sersemler boynuzlarını

bile kullanamazlardı- diyorlardı. -Yanı başımızdaki kocaman

ormanda bizim soyumuzdan kurtlar, hatta şu kırtıpil çakallar

hüküm yürütür, ortalığı kasıp kavururken, bizim bu çayırda

kuzu gibi yaşamamız ayıp, çok ayıp...-

 

Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay

değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik

bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı.

Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde

bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi

bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda

hem kendilerinin, hem de koyunların başını nara yaktılar;

bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar

verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri

için koyunları da önlerine kattılar:

 

-Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz,

biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları

yıldırırız!- dediler. Bu seferin sonu hayıra varmayacağını ileri

sürerek katılmak istemeyenleri, -Alçak, korkak, miskin, hain!

Sen bizim gibi damarlarında asil kurt kanı taşıyan köpeklerle

bir arada yaşamaya layık değilsin!- diye parçaladılar ve... iştahla

yediler.

 

Ama daha ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan

üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve

çakallar, sürüyü kısa zamanda perişan ettiler. Köpeklerin havlaması

ağaçların tepelerine varmadan boğuldu, koyunların sıcak

kanı yerdeki kuru yaprakların arasında çabucak kayboldu.

 

Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan

dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu, çayırın kenarındaki mağarada

birbirlerine sokulmuşlar, ormandan gelen acı sesleri;

yürek paralayan melemeleri, ümitsiz havlamaları dinliyorlar,

korkudan titreşiyorlardı. Sesler kesilince birbirlerinin yüzüne

baktılar, ormanı zapt etmeye giden köpeklerle onların zorla sürükledikleri

koyunların başına geleni anladılar. Aralarındaki iki

ihtiyar koç, ağır ağır mağaranın kapısına doğru yürüdüler, kendilerini

beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe

yaklaştıkları, henüz kuvvetini büsbütün kaybetmemiş olan

boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin

karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye kadar fırlattılar.

Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle dediler:

 

-Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş.

Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar

verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü

açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt

sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan

onları defetmeye bakın!-

 

1946