Leyla’nın Rengi

4/4/2008 · Kategori: Oyku

Leyla’nın Rengi

Arzu Çur


Siyah çanta, dizme yastık ya da sur. Şehir. Şehla gözlü bir kızdı Leyla ve ağzı kırmızıdan ölüyordu.
Kentlerin kendilerine has boyaları vardır, sokaklarına adım atan her yeni çocuk nesliyle birbirine karışan. Çocuklar ona yeni renkler ekleyip, yeni bir şehir kurarlar. Öyle uyumludur ki bu düzende her şey, öyle uyumludur ki renkler bir öncekilere, olan bitenin farkına kimse varmaz. Bazen çocuklar bile.
Ama şehir bilir. Yeniden kurulmuş, benimsenmiştir.
Bir zamanlar bu şehrin rengi sadece Leyla’ydı. Yedinci yaşımızda, tam da çocukluk hakkımızı kullanıp, sokaklara kendi gökkuşağımızı çizeceğimiz gün girdi hayatımıza ve renkleri avcuna aldı.
Başka çocukların gitmeye korktuğu bir mahallede, özlemle baktığı bir evde yaşardı. Bizim mahalleye ulaştığında kıpkırmızı kesilerek canavarlaşan, her yağmurda taşarak evlerimizi sular altında bırakan çay, onun evinin yanından korkuluklarla denetlenmiş, seyredilmesi keyif veren, uysal bir ev hayvanı gibi, berrak bir su halinde akardı.
Leyla’nın sokağında, elektrik direklerindeki ampuller hiç patlamazdı. Patlasa da hemencecik değiştirirdi belediye görevlileri.
Hançerin sivri ucuyla sapı kadar uzaktık birbirimize, kırılmadıkça yan yana gelemezdik.
Bizim sokağımızdan Leyla hiç geçmezdi ama aynı okulda, aynı sınıfta karşılaştık onunla. Çünkü şehre sarı, Leyla’nın teyzesine saç, bizim sınıfımıza da öğretmen olup gelmişti.
Leyla’nın teyzesi kentin en pahalı kuaföründe sürmüştü saçlarına o savaş boyasını. Biz kara kafalıların yanında ışıltısıyla göz alan altın bukleleriyle, permalı bir Rapunzeldi o ve inanmış bir eğitici. Öğretmenlerin kendine has sinirliliğine, incecik, damarlı, çocukların kulaklarına epey bir sevdalı ellerini de ekleyip resmi kimliğini tamamladı. Şehrin en kaymak tabakasındandı, bu yüzden hakkı vardı her şeyi bilmeye ve bize de bir bir öğretmeye.
Öğrendik: Harfleri, heceleri, mevsimlerin dört, günlerin üç yüz altmış beş, dünyanın kaç bucak olduğunu... Leyla’nın sınıf birinciliğinin sınıf bilinciyle bir alakası olmadığını, haddimizi bilmemiz gerektiğini ve öyle hırslanıp da hayallerin peşine düşemeyeceğimizi.
Küstük bizi kanatlarımızdan eden sarıya, öğretmenimize verip çıkardık hayatımızdan, fakat işkence bitmedi. Rapunzel getirdi, sınıfın ortasına kartondan bir elma ağacı dikti. Üzerindeki her bir karton elmada sınıftaki her bir çocuğun resmi vardı. “Bunlar” dedi, “Kızaracak. Kızarabilmeleri için okumayı sökmeniz gerekiyor.”
Şehir, okumanın bir hediye değil zorunluluk oluşunun zehri gibi, evlerimizi bastığında rengi dönen o çay gibi, Leyla’nın kocaman ağzı gibi, boydan boya kırmızıydı artık. Benim okuma elmam ise bembeyaz. Anneme “Bu kız başına dert açacak” derken yedi yaşında bir kız çocuğunun içindeki şeytanı keşfetmiş engizisyon papazı kadar gururluydu Rapunzel. Canan. Sarı çıyan.
Akrepler sur içinde nasıl sokuyorsa çocukları topuğundan, Canan da öyle akıttı içimize sınıf birinciliği bilincini. Bu yüzden yetiştirdiği her çocuğun ayakları sınıf dendiğinde hazır ola, boynu birinciliği paşa çocuklarına bırakıp gönüllüce kenara geçti.
Her nota onun tizliğince söylenmeli, her harf tahtaya onun mükemmel daireleri, jilet gibi hırçın dikmeleriyle işlenmeliydi. Annesine mendilini yıkatıp ütületmeyen çocuk, arkadaşlarına teşhir edileceğini, eline cetvel yiyeceğini bilmeliydi. Silgisini kaybeden arkadaşından dilenmemeli, bir gün hayatta yalnız başına nasıl duracaksa, çöp kutusunun yanında tek ayak üstünde dikilmeyi şimdiden, işte böylece, öğrenmeliydi.
Saç kontrolü. Tırnak kontrolü. Bit kontrolü. “Bir dakikada kaç kelime okursun?” Bu da Canan kontrolü.
Kekemeler sınıftan atıldı. Okuma elmaları beyaz kalmaya devam eden başarısızlar arka sıralara yollandı. Orada unutuldular ve sadece hayat bilgisi dersinde kötü örneklere ihtiyaç duyulduğunda anımsanmalarına izin verildi.
Böylece hepimiz yedi yaşında öğrendik kimlerin değerli olduğunu:
1- Vali’nin oğlu
2- Paşa’nın kızı
3- Leyla
Biz Rapunzel’in saçında ışıltısını yitirmiş sarıya, nefret ettiğimiz kırmızıya ve karton elmalardaki yaralı yanımız gibi bağrımıza bastığımız beyaza yas tutarken, anneler adı şehrin en iyi öğretmenine çıkmış Canan’a çocuklarını da okutması için yalvarmaya koşarken, şehre yeşil, buğday silolarına attığımız tekmelerle geldi. Dökülen buğdayları bahçemize ektik. Çim tohumu olduklarını ümit ediyorduk. Leyla’nın mahallesindeki parklarda gördüğümüz, basmamızın yasak olduğu o yumuşak örtüyü bahçemizde yeşertip üzerinde yuvarlanmak istiyorduk.
Büyüyünce anımsayacağımız ilk bahar, o buğdayların yeşerip çimen olmasını bekleyerek geçti. Fakat başlarında nöbet tuttukça biz, bir parçacık yeşilliklerini hemencecik sarartıp öldü yeşermesini beklediklerimiz.
Yeşilimizi de bir düş olarak uğurlamıştık ki, Canan’ın istemeden karnelere eklediği bir iki pekiyi, üç beş iyi ve bir sürü zayıfla çok sıcak bir yaz geldi. Leyla’nın eriyip tokyo terliklerimizi kapan asfaltla kaplanmış sokağında işimiz yoktu ve zaten bizi de kimse istemiyordu orada. Mahallemizin tozunda körebe, saklambaç ve mendilim düştü oynadık. Çamurdan pastalar yapıp evcilik kurduk. Topumuzun biri cam kırdığı için kesilerek idam edildi, diğerini biz patlattık. Yaz üzüldüğümüzü görünce sokak çocuklarının eğlencesini sundu ellerimize: Eşek dikeni. Birbirimize attık onu, hediyeden anladığımız biraz da buydu. Yeşil, yumuşak eşek dikenleri saçımıza tutunup süs oldu, biz Canansız, okulsuz, tatilli bir sokağa.
Sonbahar geldiğinde eşek dikenlerini çıkarıp başımızdan, annemizin zorla bağladığı beyaz kurdeleye teslim ettik saçlarımızı, okula döndük. Canan’a ve Leyla’ya.
Biz sokakta oynadığımız oyunları anlattıkça ona, Leyla da evlerini anlattı sonbahar boyunca. Demesine göre o, yemeklerini kolalı beyaz bir masa örtüsünün üzerinde, çatal ve bıçak kullanarak yerdi. Bizim bulduğumuzda sevindiğimiz et, onun boğazından istese her gün geçer, meyveler kasalarla taşınırdı mutfağına. Konuşan, mama diyen, anne diyen, yatınca gözlerini kapatan bir masal bebeğine sahipti. Rengârenk kâğıtlara türlü çeşit boyalarla resimler yapar, beğenmez, bizim olsa bucak bucak saklayacağımız o kâğıtları yırtıp yırtıp atardı.
Piyano dediği bir şeyden bahsederdi sık sık. Annesinin ara sıra dokunmasına izin verdiği bir çeşit sazmış. Siyah ve çok büyük bir saz. O kadar büyükse nasıl kucağına alıp çaldığını sorduğumuzda deliler gibi gülmüştü. “Aptalsınız!”
Kış kasımpatıların solgun, portakal ve mandalinaların parlak turuncusuna binip geldi. Leyla kış boyu mandalina yedi, portakal yedi, mis kokular okul duvarlarına sindi. Kokuları herkese cömertçe dağıttı Leyla, ama meyveleri yalnızca kendisine iyi davrananlara verdi. Onun kalemlerini açan, ona ne kadar güzel olduğunu söyleyen, karaladığı okul sırasının, devirdiği çöp tenekesinin, kırdığı camın suçunu üstlenenlere.
İyi davranmanın ölçüsü bu olunca, turuncuyu da çıkardık gözlerimizden: O da mandalinalarla portakalların üzerinde, Leyla’nın tekelindeydi artık.
Renklerimizi bir bir kaybederken nasıl olur da şehrin bizden beklediği hediyeyi sunabilir, çehresine yeni bir renk ekleyebilirdik? Tüm renkler Leyla’nındı. Önce kırmızı, ağzı olup kaçmıştı elimizden, sonra sarı teyzesinin saçı. Yeşil onun parkıydı, siyah piyanosunda, turuncu mandalinasında. Dünyamız sekiz yılda renksizleşecekken tam, kar yetişti imdadımıza. Eşitlendik. Çünkü Canan istediği kadar karton elmalarında utancımız olmaya zorlasın onu, beyaz her rengi örtebilir ve çocuklar yiyemedikleri etin, meyvenin, ellerinden alınan renklerin hesabını kartopuyla sorabilir.
İlk önce, bir dilim turuncu için Leyla’nın ayakkabılarını silen oğlan yuvarladı elinde beyazı. Uçan bir portakal oldu kartopu, pat diye Leyla’nın ağzına kondu. Leyla güldü şaşkın şaşkın. Ağzına dolan karda bizden çaldığı kırmızıyı gördük.
Sonra Leyla’nın sümüklü diye alay ettiği o pısırık kız hayretle açılmış gözlerine nişan aldı, sapsarı bir çiçek gibi yere düşürdü beresini.
Bere düştüğü yerde nergis tarlasına dönüşürken bütün sınıf toplanmıştık oyun alanına. Canan’ın öğrettiğini gayet iyi bellemiştik: Harfleri, heceleri, mevsimlerin dört, günlerin üç yüz altmış beş, dünyanın kaç bucak olduğunu...
“İlkbahar” diye bağırdım ben. Yuvarladım heyecanımla ısınmış, sıcacık karı.
“Yaz” dedi sağımdaki arkadaş, elindekini atmaya hazırlandı.
“Sonbahar” dedi solumdaki, kaldırdı kolunu.
“Kııışşşşşş” dedik ve fırlattık kartoplarını.
Leyla’ya. Teyzesine. Sokağına. Mahallesine. Evine. Patlamayan ampullerine. Kucağa alınamayan sazına. Uyuyan, mama diyen, anne diyen bebeğine. Evinin önünden akan çaya. Kolalı beyaz masa örtüsüne. Rengârenk kâğıtlarına. Çeşit çeşit kalemlerine. Kulağımızı çekmekten bıkmayan incecik, sinirli, damarlı ellere. Okuma ağacına. Kartondan elmalara. Temiz, ütülü mendillere. Saç, tırnak, kelime kontrollerine.
Canan Leyla’nın çığlıklarına yetiştiğinde, hareket etmeye çalışan bir kardan adam buldu. Çocukların yaptığı tüm kardan adamların en güzeliydi Leyla. Ağladıkça çaldığı renkler bembeyaz karın üzerine döküldü. Canan’ın saçındaki sarı aktı: Gördük, bizimkiler gibi kapkaraydı kafası.
Döndük arkamızı yürüdük. Bir sınıfa doldurulmuş kırk iki çocuk. Birimizin elinde eflatun vardı, pembemsi bir vişne çürüğü taşıyordu diğeri. Kimimiz ıpıslak ayakkabılarına saklamıştı yeşili, kimimiz siyahı ışıl ışıl saçlarına yapıştırmış.
Sınıfa girdik. Oturduk. Canan biraz geç geldi. Bir şey yokmuş gibi anlattı dersi. Kimseyi tahtaya kaldırmadı. Ne o gün, ne daha sonra.
Leyla’yı mahallesinde bir başka okula verdiler. Bir süre sonra Canan da gitti peşinden. Şehir bize kaldı.
Şehir bize kaldı, bunu şuradan anladım: O akşam eve gittiğimde çantamı açınca bir renk fırladı içinden. İsmini bilmediğim. Henüz bilmediğim. Ama kartopu savaşına katılan herkesin, hatta Leyla’nın bile artık sahip olduğunu bildiğim.
Şehrin gökyüzüne pembeyi böyle ekledik.

Çisenti

4/4/2008 · Kategori: Oyku

Çisenti

Nezihe Meriç


İlkin çevresinde dolanıyor kapalı evin
Kum yürümüş eşiğe, otlar bitmiş betonun arasında
Tozlu camları sarmaşık örtmüş
Eski bir kundura basamakta yazdan kalma
Çürümüş ip, testi kırığı, otlar otlar.
Çarpık bir iskemle duruyor söğütün altında
Dostluklar, giysiler, yüzler düşüyor aklına.
Biri geliyor arkasında, bir kadın olabilir
Dönüyor, ne gelen var ne giden
Oktay Rifat

 

–a–

Bir Adam
Yüzü sıkıntılı, elleri cebinde, boyu uzun. İnce ama, zayıf değil. Yapılı. Yokuş yukarı çıkarken, omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş. Sanırsın, ne zeytin ağaçları, ne yol boyu açmış beyaz zakkumlar, ne çardaklardan taşan, begonviller var.
Kızıl saçları, omuzlarına inen kadın, set üstündeki evin camlarını açarken gördü onu. Önce “Bu da kim” dedi, güneşten yüzünü kırıştırarak. Ayırdında olmadan saçlarını düzeltti, acele geceliğinin yakasını örtmeye çalıştı. Sonunda,“Ha, yukarki yalnız adam bu. Nereden çıktı. Ortalarda yoktu. Hoş ötekiler de yok ya” diye düşündü. Ama baskın olan, yüreğini oynatan düşünce “Hoş Adam” oldu.
Adam yokuş yukarı çıkarken, (hani omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş) sözcükler, görüntüler, karmakarışık duygular halinde, bir görünüp bir kayboluyordu.
Zeytin, mandalina, begonvil, yokuş, deniz, yabancı bir gemi gelmiş, üç gemi mevsim daha açılmadı diye düşünürken, işte bahçe, işte ev. (yolun başında, zeytin ağacının yanındaki o kuş yuvası evin penceresindeki kadının ayırdına bile varmadı)
Mavi mavi değildir. Esintinin neresine yüzünü çevireceğini bilemez insan. Esinti ne? Ne ki? Var mı ki? Hani?
Evi ot bürümüşse, kepenkler açık değilse, içerlerden konuşma sesleri gelmiyorsa, gülüşmelerle karışık... (o hep gülerdi, bazan, suya, yüksekten boncuklar atılıyormuş gibi tek tek; cup cup cup; bazan pencere camlarında yağmur tıpırtısı; pıttıdı pıttıdı) Bahçede tekir. Daha yavru. Adı, gümüş. Kulaklarını dikmiş kuş yakalama gayretinde; kafa, sanki bir güvercin; bir o yana hafifçe, bir bu yana belli bile olmadan. Büyük hala sabah kahvesini içerken, gülümsüyor: “Şu maymuna bakın” diyor. “Nasıl da pür dikkat. Bacak kadar boyuna bakmadan, aklı sıra kuş avlayacak. Hah ha! Ay maymuuun!”
Çoluk çocuğun, telefonların, kız seslerinin sabah şamatası nerede? (hani hiç dayanamazdı. Çıkıp deniz kenarına, Abdi’nin kır kahvesine kaçardı; gazeteleri ve kitabıyla) Sesleri duyuyor mu? Duyuyor. İçiçe, birbirine girerek, arasına gülüşmeler karışarak, yarım yarım, yaz evine denizden gelen, eve çarpıp dağılan ses yumağı, mutfaklardan gelip bahçede oyalanan dumanlı koku, seslenmeler, küçük çığlıklar, ah, aaaaaay, vahlanmalar, gülüşüvermeler. Karnıyarık dibini tuttu, gene, gene mi, gene gene gene, Suna, Ayşin, Müge kızlaaaaaaar... Vah vah vah yemek dibini aldı. Oh, mis gibi toprak kokusu. İbrahim abi, hani gül almaya gidecektik. Erkan abiler geliyor yarın. Çocuk nerde? Aman bu kızların kıkırdaması. Gene kavga ederler karısıyla valla... Zil sesi var. Koşup bakın şuna. Sucudur bu, kaçırmayalım. Gene yürüyüş varmış. Bu elbise sana çok yakışıyor, sarı herkese yakışmaz. Tadını kaçırdılar ama. Aman hadi be halaaaaaaaaaaa! Konuşma. Annen oyuna gidiyor mu bugün? Kaçırır mı! Bu Erkan’ın karısı da. Çok kıskanç kadın canım. Erkeğin üzerine bu kadar düşülmez ki. Kızlar bana da bir kahve yapın. Hadi denize gidiyor muyuz? Akşam üzeri ben oyundayım. O genç kız, sen daha çocuksun. Bence Hüseyin abi çok haklı. İşçilerden sonra, memurlar da yürüyecekmiş. Babamın yazısını okudun mu anne? Heeeeey süt taşıyor. Okusa da anlamaz ki be! Aa! Gülseren ablalar geliyor. Yihhuuuu!

Sadece sıcak ‘hükümran’! Bir de ağustos böcekleri, yüreği sıkıştıran bir tekdüzeliğin ağır sıkıntısıyla birarada.
Şimdi ev... Sarı, kuru, sessiz, tozlu, eskimiş, terkedilmişliğin yoğunlaşmış, kabuk tutmuş... Bir ağıt, denizin dibine dibine, karanlık, kararsız, belirsiz, boğuntulu, tuzlu, ölümcül...
O kargaşanın, o çoluk çocuk...
O çoluk çocuk şamatasının...
Şamata.
Evet!
Onların ortasında, onlarla birlikte yalnız olmak vardı.
Evet, onların arasında...
Oysa, şimdi...
Artık..
Artık hep üç nokta!
Tek başına yalnız olmak, renklerin, seslerin, şamatanın (baş üstüne) gülüşlerin, küçük çekişmelerin, tatlı dedikoduların...
O gülüş, suya, ta yukardan, tek tek boncuk atılıyormuş gibi tek tek tek tek, peşpeşe peşpeşe...
Alıp başını, yumulup kendine çekip gitmeli.
Ne bu şimdi? Ne?
Onlarla birarada yalnızken, şimdi böyle, tek başına...
Zaten mutluluk ya da mutsuzluk tanımlanabilinir mi? Yaşamın bir ucundan tutmak gerek.
Tuz kokmadan.

Çisenti

Nezihe Meriç


3-b

O adam, Çisenti dizisinden birinde rastladığımız uzun adam, yazlık evin önünde, bir süre öylece dikildi kaldı.
Evi anımsayalım: Kaç yıldır semtine uğrayan olmadığı için, küsüp içine kapanmış, rengini, sesini, kokusunu derinlere gömüp, küf tutmuş olan ev.
Adamın duruşundan, bakınışından, ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemediği belliydi.
Kararsızdı. Bir ayağı, iki basamaktan birinde, öbürü otların arasında... Sağa sola bakınarak, ağır ağır döndü, ağaçların arasından, bayır aşağı yürümeye başladı. İçinden, şöyle söyleniyordu diye düşünülebilir:
“Dönüp gitmekten başka çare yok anlaşılan.”
”Ne diye geldim ki zaten? Ne yapacaktım ki!”
“Aşağıya inmeli. İçmek de istemiyorum birader!”
“İçmeyip de ne halt edilir ki? Tek başına…”
“Ulan Allah kahretsin. Ne diye geldim. Hangi akla uydum; bu içime çöken sıkıntıyı yaşayacağımı bile bile.”
“Ulan eşek herif be! Bunu hep yaparsın sen: Kurduğun düşler hep taşa çarpar.”
İçindeki sıkıntıyı hiçbir şeyin dağıtamayacağını sanmaktan duyduğu yoğun, yüreği sıkıştıran duygu, o çardağından bugenvillerin taştığı, bahçesinde mavi yaseminlerin (mavi yaseminleri çok seviyordu. Aslında, beyazlardır güzel kokan ama, ne denir. Öbek öbek mavileri görünce, sevince benzeyen bir duygu kaplıyordu içini.) coştuğu evin önüne gelince birden duraladı.
“Ben bu kapıyı tanıyorum” diye düşündü. Ne olduğunu tam anlayamadığı, hoş bir yürek sızısı vurdu geçti.
Bu, çok eski bir tahta kapıydı. El işi. Bir adam, dağda, yapayalnız bir adam. Ağaçların altında, aylarca, kütüklerle, bıçakla, dedesinden kalma eski rendeyle, yontulmuş ağaç kokusu, yalnızlığın, ıssızlığın insanın üstüne sinen, boynunu büktüren, dudaklarının arasında ıslık olan dinginliğiyle bir arada yaşamıştı; kapı ortaya çıkıncaya dek. Uzun zaman. Bir yaz boyu. Yaşam üzerine düşündükleri, tanrısını arayışı, kim olduğunu bilmediği, pek de aramadığı, ama sevdalısı olduğu (burası gerçeğin anlatılması zor bir yanı) bir aşkın, gönlündeki ‘şekiller’ini, kapıyı işlerken, motifleri, ince ince, bıçak ucuyla oymuş, kazımıştı. Ağacın (da) tüm sırlarına, düşlerine, aşkına ermeye çalışarak.
Karanlık, acı veren bir duygu mu geldi, yakıp karartmıştı orayı. Sevinç, güneşin doğuşu, aşk mı? İyice oyup, öz ortaya çıkıncaya dek uğraşmış, bembeyaz oymalar yapmıştı. Erbabı olmayan, o motiflere bakınca, göremezdi yalnızlığı, adamı, tanrısını, aşkını…
Birden, anımsar gibi olduğu, duman gibi, unutulmuş bir ad gibi olan bir şeyler toparlanıp çıktı ortaya.
Bir iki yıl önceki yıllardan birinde, alıp başını, teknesiyle açılıp gittiği, rüzgâr sertleşince akşam karanlığında sığındığı o koy. Suyunu hiç sevmemişti. Dibi görünmeyen, yeşil bir su.
Çepeçevre ağaçların arasında. Her şey koyu, karanlık, sessiz. Ağaçlardan birinin, ta yukarılarda, tepesindeki iki küçük yaprak bile yoktu, batan güneşten ışık alıp yemyeşil parlasın. Bir bataklık kuşu bile yok, gaklayarak fırlayıp uçsun.
Teknesiyle burada sabahlamak zorunda. Sabaha kadar oturacak. Bu suyun üzerinde, uykuya veremez kendini.
Gece yarısı bir başka tekne. Neşeli, kahkahalı, küçük bağırışlar, ıslıklarla şişmiş bir kalabalık. Gecenin, sessizliğin ortasında patlamış bir şamata. Geceyi, karanlığı, ıssızlığı bozan, sessizlik perilerini kaçırtan gümbürtülü bir müzik.
Kıçta bir kadın var. Ay ışığında parıldayan kızıl bir ışıltı. Saçları parlıyor. Gür kızıl saçlar. Yüzü seçilmiyor.
Başını, adamın karanlıkta seçemediği, ne olduğunu anlayamadığı, bir şeye dayamış uyukluyor.
Adam merak ediyor. Kocaman karanlık bir şey. Ne olabilir? Karar vermek zor. Teknede bulunabilecek hiçbir şeye benzemiyor.
Adam bir süre baktıktan sonra, “Dur bakalım, sabah anlarız” diye düşünüp, yakıyor sigarasını.
Sabah olurken, el ayak çekilmiş oluyor. Deniz üstünde, uyumadan, geceyi tüm ayrıntılarıyla yaşayıp, sabahlamak değişik bir duygu; dinlendirici bir yorgunluk.
Karanlık incelip, tan üstü renklenmeye başladığında, sessizlik, tek tük konuşmaları da söndürüp, geri gelmiş oluyor. El ayak çekilmişken, adam, dayanamayıp, gemici fenerini, o kocaman, karanlık şeye çeviriyor. Bir tahta kapı. (Kadın artık orada değil. Bu bir yazıklanmaya benzeyen çırpıntı getiriyor yüreğine; şaşırıyor) Harika, el yapımı bir tahta kapı.
“Allah Allah” diyor. “Ne güzel bir kapı.”
Şimdi, o kapının karşısında, bunca zaman sonra, kadının o gürültünün içindeki sesini duydu:
“Siz ne anlarsınız be! Hadi ordan! Tapıyorum bu kapıya ben, tapıyorum. Aşk bu işte. Aşk var bu kapıda aşk! Anlayana tabii.”
Eğilip kapının yanına çakılmış, küçük tahta parçasında ev sahiplerinin adını okudu: Artemis’le Akın Muratlı’nın evi.
“Bu bizim Akın” dedi kendi kendine. O zaman başını kaldırıp, eve şöyle bir yukardan aşağı baktı. Mavi yaseminleri de fark etti o arada. Az önce eve gelirken pencereleri açan kadın, şimdi panjurları kapamak için, gene yukarı kattaydı. Başını kaldırdığında, yaseminlerle birlikte onu da gördü. Saçlarını da. Gene şaşırtıcı bir heyecan dalgası vurup geçti yüreğinden; bildik birine, sevgili bir arkadaşa rastlamış gibi. Onu tanıyordu. Kapıyı bilen, onu seven kadındı. Gece yarısı, teknede… Ona merhaba denirdi. Kadına baktı,
“Merhaba” dedi. Sesini hafifçe yükselterek. Kadın, tam aradığı sesle yanıtladı:
“Merhaba.”
“Bu Akın Muratlı, mimar Akın olabilir mi?”
“Aynen. Ta kendisi”
“Buralarda mı?” Küçük, ama içi neşeli kahkaha parçacıklarıyla dolu bir gülüş geldi kadından:
“Allaha şükür hayır! Aman bu güzel günde, aman aman, hayır!” Gülüş gelir gelmez, adam, şöyle yan gözle bir baktığı kadına, dikkatle yeniden baktı. Onu gördü, O ‘hödük’ Akın’a göre değildi. Çok kısa bir an gözlerini kısarak durdu. Sonra, yanıt beklediği açıkça belli olan bir sesle sordu: (kadının omuzlarına çağıldayarak dökülen kızıl saçlarına, hemen oracıkta tutularak)
“Ne demek şimdi bu? Bundan ne anlamalıyım?”
Kadın ona bakıyordu; bir şeyleri anımsamaya çalıştığı belli bir bakışla.
“Ah!” dedi, “Siz, şeysiniz…”
“Erkan Tunaboylu.” ‘e’ leri uzatılmış, vurgulu bir ‘Eeveeeet!’ geldi kadından.
“Sizi biliyorum. Şu yukarıdaki kalabalık evin yalnız adamı ve Akın’ın Galatasaraydan arkadaşı yabani Erkan.”
“Öyle. Sorumun yanıtı açıkta kaldı ama.” Kadın gene güldü. Gülmek ona yakışıyordu. Onu güzelleştiriyordu. Gülünce ışıklanıyordu. İki kaşının arasındaki derin, sıkıntılı çizgi, neredeyse yok oluyordu. Gene gülerek sözünü sürdürdü:
“Valla, Akın beni bıraktı. Çok güzel, çok genç, çok aptal bir kızla kaçtı.”
Adam ilk kez gülümsedi. Hafiflediğini duydu; sanki sevinmiş gibi oldu.
“Eeee?” dedi. Kadın bu sefer de ‘i’ leri uzatarak güldü:
“Hiiiiiç…” dedi. “Hiç! Böylece, ben de ‘Oh be!’ oldum. Aslında benim onu bırakmam daha münasipti ama, tersi oldu.” Adam bu sefer, daha belirgin bir gülüşle güldü. İyice sevinmişti. Bu, sevinme, rahatlama, hafifleme duygusunu sürdürmek istiyordu, çok istiyordu ama, bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Kadının gülüşü değişmişti. Anlayış, erkekleri tanıma falan gibi açıklamalara girilmemeli. O, akıllı, gözlemleri, yorumları olan, tahta kapıdaki aşkı bilen, onu, dağ köylerinden birinden omuzlayıp, binbir zorlukla evine dek taşıyan kadın değil miydi? Oydu. O, yaşamına, kendine sahipti. Egemendi. Dedi ki:
“Kaç zamandır nerelerdeydiniz? Ortak bir yanımız var. İkimiz de bırakılanız.” Bir ikircim, bir küçük kasıntı geçti havadan.
“Nasıl yani? Ne demek şimdi bu?” Kadın dudaklarını büzerek gülümsedi bu kez. Gözleri kısılmıştı onun da.
“Bakın” dedi, “bu siteleri pek bilmezsiniz. Gelmenizle gitmeniz bir oluyordu çünkü. Buralar felakettir. Herkes, herkesin her şeyini bilir. Bu bilgiler, bire beş katılarak kaynatılır, üretilir. Bu mutluluk oyunu gibidir adeta. Yani efendim, zatınızın da, aynen benim gibi terk edildiğinizi biliyorum. Seninki, Mavi Yolculukta tanışılmış, kumar borçlarını ödeyen, paralı bir herif, benimki, plajda tavlanmış bir aptal kızcağız. Oldu mu?” Adam, öylece kalakaldı. Gözlerini kısmaktan vaz geçerek, dikkatle baktı kadına. Hiç ummadığı soru gelince de, büsbütün şaşırdı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Bilmem. Rıhtıma inecektim.”
“Boşver rıhtımı. Ben, çok kıyı köşe ama, sakin, sevimli bir balıkçı meyhanesi biliyorum. Orayı çok seveceksin. Seni az çok tanıyorum. Mesela, durmadan okuduğunu, şiir yazdığını falan… Gidip bir güzel balık yiyelim, rakı içelim, sohbet koyultalım. Olur mu? Ne olsa misafir sayılırsın. Benim misafirim olacaksın” Adam, şaşırmış görünmemek için yutkundu.
“Bana söyleyecek pek söz kalmadı. Ne diyebilirim ki?”
“İyi. Bir şey deme zaten. Ben de aşağı iniyordum. Seni Allah gönderdi. Sırtıma bir şey alıp geliyorum.”
“Şöyle bir şey var…”
“Nasıl bir şey? Ah, ben hep böyle patavatsızımdır, başka bir sözün falan…”
“Yok, öyle değil. Ben seni tanıyorum.”
“Biliyorum.”
“Nereden biliyorsun yahu!”
“Sen anlat bakayım.”
“Kapıyı getirirken, tekneniz, tam benim teknemin yanında…”
“Biliyorum. Tek başına kıçta, sabahın dördüne kadar öylece oturdun. Çok sigara içtin. Ateş böceği gibiydin. Bir ara, ay ışığında gördüm seni. Yukarıdaki, çalmadan oynayan kalabalık evin yalnız adamı. Akın’ın arkadaşı olduğunu sonradan anımsadım. İyi bir şair olduğunu da. Sonra da, tan ağarmadan çekip gitmişsin.”
“İyisin bakıyorum.”
“Öyleyimdir. Görüyorsun konuşacak çok sözümüz var. Ben de mimarım biliyor musun. Sizlerden on yıl falan sonradan geliyorum. Ama ben de senin gibi mimarım. Akın gibi değil. Onun için ikimiz de çulsuzuz.”
Hırkasını omzuna atıp, kapıyı kilitlerken gene güldü.
“Güller nasıl kokuyor duyuyor musun? Şaşırttım seni biraz. Güldüğüme bakma. Bu gülüşler, birazda sinirlilik alametidir bilirsin. Ben de senin gibi yalnızım. Hadi yürü bakalım.”
Adam, ilk kez içinden gelen bir gülüşle gülüp, atlaması için kadına elini uzatırken, “Yahu” dedi, “biliyor musun, çok sevindim seni bulduğuma.” Kadın o güzel gülüşüyle güldü gene. Akşam güneşinde dişleri parıldadı.
“Biliyorum” dedi. Bu kez ikisi birden güldüler.
Bu öykü uzar gider. Ama, uzaklaştıkları için, kadının duyulan son sözlerini yazıp bırakmalı.
“Canım ben de yani, hiç tanımadığım bir elin adamına, gel gidip rakı içelim der miyim, aklını kullan biraz.”
Galiba gene, ikisi birden gülüyorlardı.