Gonca Özmen ile Söyleşi

15/10/2009 · Kategori: Soylesi

1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (2004) ve yüksek lisansını tamamladı. (2008) Halen aynı bölümde doktora öğrencisidir.

1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı.

Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Yasak Meyve, Adam Sanat, Ç. N., Özgür Edebiyat, Palto, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi, Düşlem, Bahçe gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor.

Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrilmiştir. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapmaktadır. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinin yazı kurulunda yer almaktadır. Ocak 2009’da yayımlanmaya başlayan Palto dergisinin genel yayın yönetmenidir.



Gonca Özmen ile Söyleşi


Genç Şair Gonca Özmen: Türkçe ve edebiyat eğitimi şiiri sevdirmekten çok uzak

Sizi bilmem ama ben şiirin, edebiyatın en zor türü olduğuna inanırım. İhtisas alanı yapmadan, imgelerin sözcüklerle harmanlaşması gerçeğini es geçerek tekerleme maharetiyle(!) bu edebi türü seviyesizleştirdik ne yazık ki. Güya cümlenin son yüklemi/kelimesi kafiyeli ise yurdum insanı şair olmuştur kendi diliyle… Neyse, söz konusu şiir olunca söyleyecek çok sözüm yok, zira pek ilgi alanımın olmadığını itiraf etmeliyim. Ancak Gonca Özmen gibi şiiristanın prensesi ile tanışmamla biraz olsun şiire olan sempatim arttı diyebilirim. İlk buluşmamızdaki sıcaklığı ve şairliğin verdiği olgunluğu/dinginliği ise beni imrendirdi doğrusu. İstanbul’un kaosundan uzak bir yaşam sürdüğü için de… Kendisi 27 yaşında. Ve yayınladığı kitaplarıyla şiir dünyasına büyük ses getiren şair olmayı başarmış. Benim başarım ise, kendisi ile tanışmam…

• Öncelikle Gonca Özmen’i Başarılı Gençler okuyucularına kısaca tanıtabilir misiniz?

Yaşasın 3. tekil şahıs! Gonca Özmen 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İlkokulu Tefenni’de, ortaokul ve liseyi ise Burdur Anadolu Lisesi’nde bitirdi. 2004 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu ve yüksek lisansını 2008’de tamamladı. Şu anda aynı bölümde doktora öğrencisi. İlk şiiri 1997 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. 1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı. Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı. Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Adam Sanat, Yasak Meyve, Özgür Edebiyat, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor. Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrildi. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapıyor. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinde Şeref Bilsel, Gökçenur Ç., Dilek Değerli, Sabri Gürses ve Nur Peri ile birlikte yazı kurulunda yer almakta. İlk sayısı 15 Ocak 2009’da yayımlanan aylık edebiyat ve şiir dergisi Palto’nun yayın yönetmeni.
Yaşasın 1. tekil şahıs! Nev’izâde Atâyi “Kendimizden yeni efsâneler icâd edelim.” der. Ben de kendimden yeni efsaneler icat etmeye çalışan biriyim. Belki de hepsi bu.

• İlk şiiriniz siz 15 yaşında iken yayınlanmış ve bu, benim için şaşırtıcıydı açıkçası. Hemen sormak istiyorum, şiiristana giriş hikayeniz nasıl oldu?

Üretmek ve yazmak anlamında sözcüklerle ilk kez karşı karşıya geldiğim zaman, edebiyat dünyası kocaman bir boşluktu benim için. Merkezden uzak, küçük, kapalı ve sessizin içinde bir kent olan Burdur’da edinebildiğim holding dergileri dışında yayımlanan pek çok dergiyi bile bilmiyordum. Burdur’a bir dinleti için gelen Şükrü Erbaş’ın sonradan gönderdiği bir mektupla birçok edebiyat ve şiir dergisinin adresleri ulaştı elime. Birçoğuna abone oldum ki dergiler en önemli sınav salonlarıdır genç şairlerin. Edebiyatın kalbi dergilerde atar. Özellikle şiir için bu böyle. İlk şiirim 1997’de Varlık dergisinde Arif Damar’ın seçimiyle Ustaların Seçtikleri bölümünde yayımlandı fakat İzmir’de Veysel Çolak tarafından yayımlanan Dize dergisinde büyüdüm diyebilirim. Yani ben, edebiyat dünyasına mektuplar ve telefonlarla girdim. Tanışıklıklarım ve sohbetlerim 2000 yılında İstanbul’a gelmemle başladı.

• Hep sorulur “şiir nedir, ne değildir” diye. Bu konuda Nurullah Ataç, “şiir sadece seste ya da manadadır” diyenlere katılmıyor. Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz?

Evet, hep sorulur bu soru ama tek bir yanıt verilemez. Her şair kendi şiir algısı ve estetik beğenisi ölçüsünde kendi yanıtını üretir.
Şiirsel yapıda ses ve anlamı birbirinden ayıramayız. Teknolojik gelişim ve değişimlerin de etkisiyle, son yıllarda, şiiri yalnızca ses ya da biçime (görsele) indirgeyerek şiirde içerik ya da anlamı göz ardı eden yönsemeler olmakla birlikte; şiir sözcüklerle yazıldığına ve her sözcük de hem bir ses hem de bir anlam taşıdığına göre bunlardan birini dışlayamayız. Şiirde sesi dikkate almazsak ritim, armoni ya da müzikten uzaklaşmış oluruz. Anlamı dikkate almazsak da şiiri bir biçim, bir dil oyunu ya da görsel bir nesneye indirgemiş oluruz. Şiir, her türlü sınırlama, indirgeme ya da verili olana karşı dili yeniden kuran bir yazınsal tür olarak tanımlanamamakta ya da yapılan tanımlar şiirin yalnızca belirli bir yönüne/özelliğine vurgu yaptıkları için hep bazı eksiklikleri taşımaktadır.

• Gonca Özmen şiir dünyasında kendini nasıl konumlandırmayı yeğliyor?

Örneğin, ikinci kitabınızın 8 sene sonra yayımlanmasını neye bağlayabiliriz?
Gonca Özmen kendini konumlandırmıyor; onu şiir bir yerlerde ağırlıyor ya da ağırlamıyor. Yol uzun, söz derin, zaman bilge. Yürüyor Gonca Özmen ve sözünü derinleştirmeye çalışıyor.
Az yazan, yazdıklarını uzun süreler bekleten, yazdıkları üzerinde titizlikle çalışan biri olmama bağlayabiliriz bu uzunca süreyi.

• Son kitabınız ‘Belki Sessiz’de de okuduğum birçok şiirinizde doğadan sık sık bahsediyorsunuz. Şiirde düş dünyasına en güzel yakışan imge midir doğa ya da doğayla içiçe geçen çocukluk hatıraları mı baskın?

Kitaplık dergisinin Şubat 2009 sayısında yayımlanan Beşir Sevim’le yaptığımız söyleşideki cevabımdır: “Evet, şiirlerimdeki doğaya yakınlık ve doğal ayrıntılar yaşantımdan kaynaklanıyor. Çocukluğum, Anadolu’da küçük bir ilçede, doğanın kucağında, bahçelere yakın bir evde geçti. Tarlalarda koşuşturan, ağaçlara tırmanan, meyveleri dalından kopararak yiyebilen, böceklerin seslerini ayırt edebilen, çekirgelerin zıplayışını da sümüklüböceklerin gümüşten yollarını da izleyen, çiçeği de dikeni de, koşmayı da düşmeyi de bilen bir çocuktum. Dut yemişliğim, dut sevincim, dut ağacı sallamışlığım çoktur mesela; “Dutluk” şiiri biraz da o yüzden kendini yazdırdı. Çok örnek var buna benzer. Doğa güçlü bir metafor bende, büyük bir okul. Bir yazımın adı “Ben Doğanın Okulundan Hiç Mezun Olmadım.” idi. Orada, doğanın kucağında kendimi duydum ben hep. Doğanın öğreticiliği ve dönüştürücü etkisi ile şiirin dönüştürücülüğü arasında da büyük bir bağ var diye düşünüyorum. Bir yaprağı anlamaya çalışmakla bir dizeyi anlamlandırmak aynı gibi geliyor bana.”

• Cemil Meriç “Batıda roman, doğuda şiir inkişaf etmiştir.” der; lakin gördüğüm kadarıyla bu söz biz de geçerli değil. Duygusal bir millet olduğumuza göre nedir bu paradoks?

Şiirin tarihi toplumların yazıya geçmediği dönemlere uzanır. Binlerce yıl sözlü kültürün, folklorün içinde gelişen şiir başlangıçta müzikle, dansla, tiyatroyla iç içe var olmuştur. İlk medeniyetler doğuda kurulmuş, ilk yazılı eserler doğu toplumlarında yaratılmıştır. Roman ise toplumlar yazılı kültüre geçtikten yüzyıllarca sonra endüstri devrimi ve onun ortaya çıkardığı yeni sınıf burjuvazininkine paralel bir gelişim göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu saray çevresinde yazılı divan şiirini oluşturmuşken Anadolu’da sözlü kültür ve folklor içinde türkülerden manilere halk şiiri ayrı bir kol olarak varlığını sürdürmüştür. Bize roman Tanzimat’la girmiş, kapitalistleşme ve burjuvaziye bağlı olarak gelişmiştir. Cemil Meriç’in sözü tarihsel süreç içinde ve Türkiye’yi bir doğu toplumu sayarsak – ki öyledir, Türk-İslam kültürü doğunun kültürüdür- doğrudur. Sizin Meriç’in sözünü bizde geçerli saymamanız ya Türkiye’yi batı toplumları içinde görmeniz ya da şiir ve romanın gelişimine tarihsel süreç içinde bakmamanızla ilgili sanırım. Çünkü şiir, genellikle yazılı kültüre geçmemiş olanlarla az gelişmiş toplumlarda romana göre daha gelişmiş ve daha yaygın bir tür. Günümüz açısından bakarsak, örneğin çok satarlık/okunurluk yönünden roman tabi ki şiirin önünde. “Duygusal bir millet” oluşumuza vurgu yaparak Meriç’in sözüne göre bir paradokstan söz etmeniz ise şiirin yalnızca duyguyla yazıldığını, duygusal olduğu gibi bir varsayımı içeriyor ki romanlar içinde de nice duygusal olanları vardır. Bir dönemlerin Kerime Nadir ya da Muazzez Tahsin Berkant romanlarını düşünün.

• Gençlerin çoğunun şiirden kopukluğu malum. Nasıl kucaklaştırabiliriz ikisini sizce?

Şiir ki yazılan, dergilerde, kitaplarda yayımlanan şiir, eskiden günümüze toplum içinde pek fazla okunma yaygınlığı kazanamamış, çok satanlar listelerine girememiş bir türdür. Edebiyat/şiir dergilerine şiir gönderenlerin sayısıyla o dergilerin satışını karşılaştırmak şiir yazanların bazılarının bile şiir okumadığını gösterir. Günümüzde gençlerin şiirden kopukluğunda öncelikle televizyon, bilgisayar, internet gibi teknolojik gelişimin dolaşıma soktuğu yeniliklerin etkisi var. Başta televizyon yüzeysel, yoz, eğlenceye yönelik, görsel, kolaycı bir popüler kültür oluşumunda etkili olarak gençleri okumaktan uzaklaştırmış, bilgisayar ve internet de bunu pekiştirmiştir. Gençlerin şiirden kopukluğunda ezbere, sınav kazanmaya, test çözmeye yönelik eğitim sistemimizin de etkisi var. Türkçe ve edebiyat eğitimi çocuklara/gençlere okuma alışkanlığı kazandırmaktan, edebiyatı/şiiri sevdirmekten çok uzak. Çünkü öncelikle güncel edebiyattan kopuk. Gençlerle şiiri kucaklaştırmak için atılması gereken ilk adım ilkokuldan başlayarak öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmak, edebiyatı ve şiiri sevdirebilmektir. İkinci olarak, bazılarında yayımlanan şiirler çok kötü olmakla birlikte, internetteki şiir siteleri de şiire ilgi yaratabilir.

• Gelişmiş ülkelerde şiire karşı tutum nasıl peki? Özellikle genç nesilin…

Gelişmiş ülkelerde durumun nasıl olduğuna ilişkin yeterli bilgiye, şiir kitapları ve dergilerinin satışlarıyla ilgili sayısal verilere sahip değilim ama bazı dergilerde bazı gelişmiş batı ülkelerinde çok satan kitaplara bakmak bile bir fikir veriyor. Bu kitaplar arasında ne yazık ki şiir kitapları oralarda da yok. Değişen toplumsal yaşam koşulları, televizyonun, internetin etkisi, gençlerin çoğu konuda daha özgür olmaları, içki, uyuşturucu kullanımının yaygınlığı gibi faktörler gençlerin şiire ilgisi bağlamında oralarda da durumun bizden farklı olmadığını düşünmeme yol açıyor. Eğlence kültürünü, görselliği, konformizmi körükleyen popüler kültür gençlerin okumasını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. İnternetin gelecekte dergi, kitap yayınını da iyice azaltacağını sanıyorum.

• Seçkin bir şair olarak genç arkadaşlarımıza buradan ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunursunuz?

Çoğunun bir şarkısı, bir filmi, bir tablosu vardır. Bir şiirleri de olsun derim.
Şiir adına öğretmenlik yapmak ya da “şiir şöyle yazılır” benzeri reçeteler vermek taraftarı değilim. Amacım şiir yazmaya başladığım ilk yılları ve deneyimlerimi dikkate alarak bazı düşüncelerimi paylaşmak. Şiir yazmak için yalnızca şiiri sevmek, yazmayı istemek yetmez. Çünkü bir yetenek gerektirmesinin yanı sıra şiir bilgisi de ister. Şiir bilgisine sahip olmak için de öncelikle çok şiir okumak, şiir birikiminden ve gelenekten yani yazılmış olan ve yazılan şiirden haberdar olunmalıdır. Bunun için de öncelikle dergilerde yayımlanan şiirler, şiir ve şiir kitapları üzerine deneme, eleştiri, inceleme, tanıtım yazıları ve şairlerle yapılan söyleşiler dikkatlice okunmalıdır. Bu bağlamda Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar, Max Jacob’un Genç Bir Şaire Öğütler, Mayakovski’nin Şiir Nasıl Yazılır? kitapları yanında Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a, Oktay Rifat’tan Ahmet Oktay’a, Orhan Koçak, Özdemir İnce, Gülten Akın, Metin Altıok, Veysel Çolak, Metin Celal’e birçok şairin ve eleştirmenin yazdıklarını önermek isterim. En az üç-dört edebiyat–şiir dergisi izlenmelidir. Çünkü dergiler şiirin okulu, laboratuarı, mutfağı, atardamarı, yeni yazanlar için sınav yeridir. Bu nedenle yazılan şiirler dergilerde yayımlanmaya çalışılmalıdır. Şiirin yalnızca esinle, duygularla bir çırpıda yazılamayacağının, şiirde kolaycılıktan, gerek yazma gerek yayımlama için acelecilikten, şairanelikten, iç dökmecilikten vb. kaçınmalıdır. Bir başka tehlike de ortalama duyarlık ve arabesk yönelimden etkilenmek, gelip geçici modalara kapılmak olabilir. Aşk gibi yüzyıllardır binlerce şair tarafından yazılmış olan konu ya da izleklerde yeni/farklı şeyler söylemenin zorluğu ve her şeyin şiir konusu edilebileceği unutulmamalıdır. Şiir yalnızca ilginç imgelerle, sözcük oyunları ve biçim denemeleriyle de yazılmaz. İmge, şiirin vazgeçilmez ögeleri arasındadır. Ancak bu imgelerin sağlam bir yapı içinde örgütlenmesi yapılamazsa, yani bir bütünselliğe kavuşturulamazsa, nesnel bağlılaşıklığı olmazsa şiir yapaylıktan, mekanik söz yığını olmaktan öteye gidemez. Şiirin var olanın yani gerçekliğin birebir yansıması olmadığı, dilden başlayarak bir dönüştürme/yeniden üretme olduğu da unutulmamalıdır. Şiirde duygu ve düşünce kaynaştırılabilmeli, bir bütünselliğe kavuşturulabilmelidir. Ayrıca dilin bütün inceliklerinin, olanaklarının farkında olmak gerekir.
Yazılmış/yazılmakta olanı yinelememek için de okumak ve öğrenmek oldukça önemli. Aksi halde sıradanlaşmış sözcük ve imgelerden hüzün, acı, gül, bülbül benzeri eskitilmiş, eskiden günümüze birçok şiirde kullanılmış izlekler, imgeler, bağdaştırmalarda yeniyi, yepyeni olanı, alışılmadık olanı bulabilmek zorlaşacaktır.
Şiirde gereksiz sözcük ve dizelere yer verilmemeli. Şiir, fazlalıklarından arındırılmalıdır, şiirde yoğunluk olmalı yani kısa ve öz söyleme, fazla sözcüklerden, dizelerden ve açıklamalardan kaçınmalıdır. Bu arada şiirin müziği de oldukça önemlidir. Söyleyişi düzyazıdan kurtaran temel ögelerden biri ondaki müziktir. Dizeleri alt alta getirmek bir metni şiir yapamıyor. Diğerlerine benzeme yerine onlardan ayrışma ve kendi olabilme ancak bir mimar gibi çalışmakla gerçekleştirilebilir. Çünkü bir çırpıda yazılıveren şiirler çok azdır. Çoğu şiir üzerinde sözcük sözcük, dize dize yapı, söyleyiş, biçim ve ses yönlerinden uzun uzun çalışılmalı, emek sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki iki kişi arasındaki aşk bile bir takım özveriler, bir emek gerektirir. Şiir de böyledir.
Şunu da belirtmekte yarar var ki yeni yazmaya başlayan şair adayı, usta şairlerin kimi önerilerini, kimi eleştirilerini bazen belki de dinlememelidir. Çünkü bu, egemen sanat anlayışı ve beğenisinin dışına çıkamaması gibi bir sakınca yaratabilir. O, kendi yolunu, kendi sesini kendi çabasıyla zaman içinde bulacaktır şiirde ısrar ederse eğer.

• Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyim?

Sözcükler… Sözcükler… Sözcükler… Bizi olduran, büyüten, kucaklayan, derinleştiren, acıtan, güzelleştiren sözcükler… Onlarla olmaya, onları fark etmeye, onları büyütmeye devam… Çoğalma buradan başlayacak.

Röportaj: İbrahim Eryiğit / www.basariligencler.com

Eşi onu anlattı

16/11/2008 · Kategori: Soylesi

Eşi onu anlattı
Ahmet Kaya’nın ölümünün üzerinden 8 yıl geçti. Eşi Gülten Kaya yaşadıklarını anlattı

12 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde bütün salon birden ayaklanmıştı. Çatallar ve bıçaklarla beraber küfürler de aynı yere yönelmişti. Bir tarafta garsonların kurduğu barikatı aşmak isteyen ve hep bir ağızdan 10. yıl marşını okuyan onlarca kişi, bir tarafta ise olanlara oturduğu masadan bakan bir ‘vatan haini...’ Ahmet Kaya “Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum...” sözleri yüzünden o gece linç edilmek istenmişti. Daha sonrasında hakkında çıkan, doğrulanmayan iddialar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Ama gittiği Paris’te fazla dayanamadı ve 16 Kasım 2000’de hayatını kaybetti. Ahmet Kaya’ya o gece küfür edenler unuttular belki o geceyi ama biri unutmadı. Gülten Kaya... Her geçen gün Ahmet Kaya’yı daha da özlediğini, boşluğun her geçen gün daha da arttığını belirten Gülten Kaya, kızgınlığının da asla geçmediğini söyledi. Kaya, NTVMSNBC’ye Ahmet Kaya’yı, o geceyi, Ahmet Kaya’sız 8 yılın nasıl geçtiğini, Türkiye’de Kürt olarak yaşamayı ve huzurla arkasına yaslanacağı günü anlattı.

ARAMIZDAYMIŞ GİBİ ÜRETKEN GEÇTİ
Ahmet Kaya’sız sekiz yıl geçti. Bu sekiz yılda neler yaptınız? Neler yapıyorsunuz?


Sekiz yıla çok yukarıdan bir yerden, kendimin de üzerinde bir yerden baktığım zaman çok üretken geçtiğini söyleyebilirim. Adeta o aramızdaymış gibi üretken geçti. O bakımdan süreç hiç kesintiye uğramadığı için huzur hissediyorum.



ZAMAN ONU DAHA DA ÖZLETİYOR

Ama kişisel düzeyde bakıldığında, ‘zaman iyileştiricidir’ sözlerinin de bir şey ifade etmediğini görüyorum. Aksine zaman boşluğu çok büyütüyor, çok özletiyor ve daha da çözümsüzleştiriyor. Belki sıcağı sıcağına bunu çok iyi algılayamıyorsunuz ama araya giren zaman size şunu düşündürtüyor: ‘Yok ve bir daha asla olmayacak...’ Bu çok daha net ve kesin bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Yani zaman asla iyileştirici değil. Ama iyileşmenin yollarını arıyor insan, nasıl dengeleyebilirim diye düşünüyor. Ben şu formülü buldum Empati yapmak... İçi boşaltılmış bir kavramdır ama doğru kullanıldığında çok değerlidir. Yıllarca Ahmet’in mutfağında çalışmış, hayatı paylaşmış, yol arkadaşı olmuş birisi olarak neler yapılmasını istediğini çok kurguluyorum. Empati orada çok işe yarıyor. Dolayısıyla kendimi iyileştirmenin yolunu biraz üretmek olarak buldum. O bana çok iyi geliyor.

KIZIM ‘BENİ FARK ET’ DEMEYE BAŞLADI

Günümün çoğu bu ofiste geçiyor. Yani hep fikir bulmak, yeni proje yapmak, bu süreci kesintiye uğratmamak, şarkıları hep hayatın ortasında tutmak... Bu öyle bir noktaya gelmiş ki kızım bir gün, “Beni de fark et, benimle de biraz zaman geçir... Babam olsa sana çok kızardı” demeye başladı. Ben bir fark ettim ki ona bile zaman ayıramıyorum. Böyle geçirmişim sekiz yılı ama bundan sonrasında nasıl olur, nasıl yürür bilemiyorum şimdi.

HAYAT BAZEN TARAF OLMAYI EMREDER

Geriye dönüp baktığınız zaman neler hissediyorsunuz? Bir röportajınızda “Artık bende savunma değil, saldırgan refleks gelişti. Mahvolan hayatımın hesabını sormak istiyorum. Çünkü ben eşimi kaybettim. Kızımın bir daha babası olmayacak. Bu mu medyanın sorumluluğu?” demiştiniz. Kızgınlığınız devam ediyor mu?
Dozunu hiç kıramadım. Ahmet’ten öğrendiğim, bağışlayıcı olma tavrını emrediyor ama kendimi bundan soyutladığımda bu kadar hoşgörülü ve bağışlayıcı olamıyorum. Kendimle kaldığım zaman da törpüleyemiyorum. Törpülemek de istemiyorum. Törpülediğim zaman kendi içimde büyüteceğim, başka türlü bir infilak yaşayacağım. Kendimle yüz yüze geldiğimde asla kimseyi bağışlamadığımı görüyorum. Bu kadar masum bir süreci, masum bir talebi bu noktalara getiren hiçkimseyi, küçücük paylara sahip olanları dahi bağışlamıyorum.


Zaten tarafsızlık çok daha kötüdür. Ben bu gri tavrı hiç sevmem. Tavrını net ortaya koyanlar benim tam karşımda dursalar da onu kendi içinde daha tutarlı bulurum. O tarafsızlık, nesnel durmak objektif kalmak değil, onunla karıştırmayalım. Yani hayat bazı olayları gözümüze sokar ve orada gerçekten taraf olmayı hayat emreder.

HAKSIZLIĞIN PARÇASI OLANLAR...
Kızgınlığınız var medyaya ama bir yandan da Ahmet Kaya’ya yapılanları unutturmak istemiyorsunuz. Bu sebeple medyaya kapınızı tam anlamıyla kapatmıyorsunuz.
Bu kapıyı açık tutmak benim için çok önemli. “Ahmet Kaya’yı Türkiye’ye getirecek misiniz?” sorusuna da buradan yola çıkarak cevap veririm. Getirmeyerek bu kapıyı açık tutuyorum zaten. Yeter ki bu haksızlığın parçası olanlar gelip benimle bunu gerçekten konuşma cüreti de bulabilseler. Böyle bir şey hiç olmadı. Özeleştirel bir olgunluk medyada, hayatın diğer alanlarında hiç olmadığı için zaten onlar o açık kapıdan içeri girmeye çok cüret edemiyorlar. Yoksa kapı her zaman açık ve açık tutmaya da devam edeceğim. Zaman zaman gizli dövüşmeye çalışanlar oluyor. “Ben o sürecin parçası değilim”, “O gece oradaydım ama şu amaçla yaptım”, “Doğru algılanmıyorum, Ahmet Kaya çok iyi insandı, bu beni üzüyor” gibi ifadeler çok tutarsız geliyor bana. Bunları sahici bulmadığım ve bu konuşmaları doğrudan benimle yapmadıkları için tutarsız geliyor. Mesela son bir yıl içerisinde bu olayla adı en çok geçen insanlardan bir olan Reha Muhtar, bunu yapmaya çalıştı. Onun gazetede bir köşesi var. Kamusal alanda herkese ulaşarak kendini aklama çabasına girebiliyor ki bana göre aklayamaz. Ben bunun tarafıyım ve ona cevap yazdığım zaman bana tekrar cevap veriyor ama bunu orada yayınlamıyor. Kamuoyu benim yanıtımı hiç bilemeden onu ikinci kez okumuş oluyor örneğin. Yani eşit şartlarda dövüşmemiş oluyoruz. Bu kaçak dövüş. Ben o gecenin, o gecedeki atmosferin, her şeyin tanığıyım. Gördüğünüz zaman bunu değiştiremezsiniz, bunu görmüşsünüzdür artık. O bakımdan benim asli derdim Ahmet Kaya’yı doğru algılatmak. Yoksa birazcık onların baktığı pencerden baksam ‘iyi çocuktu’ gibi algılanacak.


ASLA İYİ ÇOCUK OLMADI
Medyanın Ahmet Kaya’yı ve o geceyi görmezden geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Bu durum Ahmet Kaya yaşarken de böyleydi. Onu her zaman görmezden geldiler. Çünkü Ahmet Kaya ‘iyi bir çocuk’ değildi. Her zaman muhalifti. O yüzden her zaman görmezden gelindi. Onların ‘iyi çocuk’tan ne anladığı önemli. Bu ülkede 30 yıldır akan kanı, sosyal hayattaki çarpıklıkları, ayrımcılıkları görmeyerek varolmaksa ‘iyi çocuk’ olmak, Ahmet Kaya asla ‘iyi çocuk’ değildi. Mesela burada çok hoş, çok renkli bir çiçek var. Ahmet Kaya bu değil. O, kumlu ve sert topraklarda bir kaktüstü. Bu renkli çiçekler solup gider ama kaktüs her zaman kalır. Ahmet Kaya’nın dikenleri vardı ve o dikenleri devamlı birilerine batırıyordu. Ahmet Kaya hiçbir zaman pembe renkli bir çiçek değildi. Bu kadar sert bir hayatın içinde onun hissettikleri hiçbir zaman çiçek, böcek, kelebek olmadı. Keşke öyle olabilseydi ama bir sanatçının bunu seçme şansı yok. Sizi kuşatan, beyninizi kalbinizi saran ne varsa onu yansıtırsınız. Ne yazık ki son 30 yılda da hep sert şeyler yaşandı bu ülkede. O yüzden ne yazık ki kelebek şarkısı yapamadı hiç. Çok uzun yıllar bir insanla birlikte olduğunuz zaman onun genlerini bile öğreniyorsunuz. Ahmet Kaya kendi tavrı olan bir insandı. Tersine, hep tersineydi.

KÖTÜ BEDELLER ÖDENDİKTEN SONRA...
Ahmet Kaya hayatını kaybettikten sonra yazılanlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki çok değerli gelmiyor bana. Bununla ilgili sadece bireyler, gazeteciler değil bizim dolaysız ittifakımız olması gereken bir takım sivil toplum kuruluşları, partiler de özeleştirisini vermiş değiller kurum olarak. Ama ne yazık ki kötü bedeller ödendikten sonra bizlerin aklı başına geliyor ve ondan sonra topluca tavır almanın önemini kavrıyorlar. Bu o zaman yapılabilseydi, “Bir dakika, bu adam ne dedi?” denilseydi, en azından bu soru sorulabilseydi belki de bu akıbet yaşanmayacaktı. Ahmet Kaya belki şu anda bu ülkenin ‘haylaz çocuğu’ olarak kendi şarkılarını söyleyecekti.

BAŞBAKAN POMPALI TÜFEK İLİŞKİSİ
Ahmet Kaya tişörtü giyen birine linç girişimi oldu yakın zamanda. Siz böyle haberleri duyduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Aslında bunun açıklaması çok güncel Başbakan ile pompalı tüfek ilişkisi... Bir ülkenin başbakanı, pompalı tüfeği meşru gördüğü sürece, tişörtten dolayı da şarkıdan dolayı da insanlar birbirini boğazlamaya devam edecek. Bunun sorumlusu pompalı tüfeği de meşru görenlerdir. Sokaktaki ruh halinden kopuk değil ki bunlar. Hakikaten içim parçalanıyor. Hepsinin yaralarını sarmak istiyorum ama... Her birini kendi evladıma yapılmış gibi görüyorum, bu kadar sarsıyor beni ama aynı zamanda beni çok da aşıyor. Yurdun herhangi bir yerinde yaşanan bir olaya müdahale edebilme gibi bir durumum olmadığı için sadece acı duyuyorum.

O gece Ahmet Kaya’nın söylemek istediği sadece Kürtçe bir şarkı söylemek miydi? Yoksa bir şarkı söylemekten daha fazlası mı?
Tabii ki daha fazlası. O bir tavırdı. Bunun bir duruş olduğunu daha iyi gösteremezdi. Seçimler yaklaşıyordu. Ve baraj sistemi Kürt halkının önünde duruyordu. Oradaki amaçlardan bir tanesi yok sayılan bir dilde şarkı söyleyerek o dile selam göndermekse, diğer bir amaç da “Bu halk var ve seçimlere katılmak onların da hakkı. Ben tavrımı onlardan yana koyuyorum” demekti. Sanatçı bunu nasıl sembolize edebilir o dilde şarkı söyleyerek... Kaldı ki Ahmet Kaya Kürtçe bilmeyen bir insandı. Bir Kürt olduğu halde... Bu da o dili yok sayan sistemin ayıbı.

LOLİPOP ŞEKERİ GİBİ BİR ŞEY
‘Kürtçe şarkı söylemek’ konusunda bir şeylerin değiştiğini düşünüyor musunuz?

Hiçbir şey değişmedi, kimse kendini kandırmasın. Orada devasa bir mantık ve kararlılık var. Hiçbir şey değişmedi ve o mantık kendini koruduğu sürece değişmez de. Çünkü lolipop şekeri gibi bir şey o. Kimisi o şekeri alıp avunabilir, tatmin olabilir o onların sorunu ama ben asla o lolipopla tatmin olmam. TRT’nin bütün kanallarını 24 saat Kürtçe dilde yayına ayırsalar bile bu benim için yeterli değil. “Evet bir gelişme oldu” diyemem. Bu çünkü öyle bir sorun değil. Bununla çözülecek bir sorun değil. Bunu devlet kanalı üzerinden yaptığınız zaman kendi içinde iflas ediyor. Bırakın bütün kanallar yayın akışına koysunlar özgürce. Ne kadar yer vermek istiyorlarsa o kadar yer versinler. Dünyanın neresinde bu böyle? Cumhurbaşkanı Sarkozy’i milliyetçi buluyorlar ama o milliyetçi adam bile kendi anayasasına Fransa’da konuşulan 60 dili koydurdu. “Hepimiz kardeşiz” diyorlar. Kardeş kardeşi döver mi? Bu da eşimin lafıdır. Ben niye hiç onların kardeşiymişim gibi hissedemiyorum, bu bana niye hiç hissettirilmiyor?

DEĞİŞİME İNANMAKTAN BESLENİYORUM
Gelecekle ilgili umudunuz var mı?

Bir sosyalist olarak da bir insan olarak da diyalektiğin yasalarının işleyeceğine inanan birisiyim. Ve oradan besleniyorum. Değişime inanmaktan besleniyorum. Dolayısıyla o inancımı koruyorum, değişime inanıyorum. Bu değişim nasıl olur, o başka bir tartışma konusu. Ama bu değişimin mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Toplumların hayatındaki dönüşümler ne yazık ki birkaç yılı kapsamıyor. Hele bizimki gibi ülkelerde değişimin önünde duran dinamikler bu kadar katıyken, bu süre daha da uzuyor ama mutlaka olacak. Biz bunu yaşayamayabiliriz, o kısmıyla ilgilenmiyorum. Ama mutlaka olacak. Bırakın Ahmet Kaya olayını, o gazetenin köşesinde hala ‘Türkiye Türklerindir’ yazıyor. O zaman bu ülke bana niye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği veriyor? Ben Kürdüm. Ülke aynı zamanda benim mi, değil mi, bileyim. Benim değilse o kimliği niye veriyorlar? Asıl tutarsızlık orada. 50 yıl sonra bir doktora öğrencisi, sosyoloji tezi yazmak istediğinde bu kaynaklara bakacak. Belki bu röportaja da bakacak. O kendi sentezine kendisi ulaşacak. O Ahmet Kaya’nın açıklamasını kendisi görecek. O gazetenin dayanaksız savlarını görecek ve “Vay be!” diyecek. Bunun yapı taşlarını oluşturuyoruz biz aslında. Şu anda bile... Bunu önemsiyorum. Yoksa Ahmet Kaya’yı aklamak falan değil. Neye karşı kime karşı aklayacağım Ahmet Kaya’yı... Suçlu değil ki... Bence gazete kendini aklamalı. 1992 yılında bu konserin olduğunu söylüyorlar. 1999 yılına kadar saklıyor. Hatta 1994’te Ahmet Kaya’ya bir de ödül veriyor, taçlandırıyor, bu belgeye rağmen, onun ‘vatan haini ve bölücü’ olduğunu bilmesine rağmen ödül de veriyor. Sonra çıkıp “Bir de böyle resim vardı” diyor... Nedir bu ya?


GERÇEK DEMOKRASİLERDE BEDEL ÖDENMEZ
“Bazı şeylere sahip olmak ağır bedellerden geçiyor” demiştiniz. O bedellere rağmen bir ilerleme var mı?

Hâlâ bir ilerleme olduğunu düşünmüyorum. Hâlâ Hrant’ın katilleri Rakael’in gözünün içine baka baka dalga geçebiliyorlar. Ahmet Kaya’nın linçinin tarafları göğüslerini gere gere dolaşıyorlar. Hiç sorgulamıyorlar bile. O yüzden bana gelişmeden bahsetmeyin. Gerçek demokrasilerde bedel ödenmez ki.

AHMET’İ SEVENLERDEN ÖZÜR DİLEMELİLER
O gece Ahmet Kaya’ya küfür edenler sizinle hiç irtibat kurmak istediler mi?

O linçe ortak olanların sadece benden özür dilemesinin bir önemi yok ki. Ben sadece Ahmet Kaya’yı sevenlerden biriyim. Benim eş olma özelliğimi atalım bir tarafa. Serdar Ortaç’ın benden özür dilemesi benim için hiçbir şey ifade etmez. Hele onun bunu gizli kapaklı yapmasının hiç mi hiç anlamı yok. Korkakça, ürkekçe... Serdar Ortaç eğer samimiyse özründe, çıkacak herkesin gözünün önünde, Ahmet’i seven herkese karşı yapacak. Bu ülkede Ahmet Kaya’yı seven milyonlarca insan var. Onlardan dilesin özrünü. Bu hesaplaşmayı kamusal alanda yapsın. O zaman saygı duyarım.

O GÜZEL ÜÇGEN: MORRISON, GÜNEY VE KAYA
Bir gün Ahmet Kaya’yı nasıl bir başlıkla görmek istersiniz?

Bu konuya Ahmet Kaya açısından değil, Ahmet Kaya açısından bakmak isterim... Onun bir tanımlaması vardı “Ben gerçekten tam bağımsız demokratik bir ülkenin dürüst bir yurttaşı olarak yaşamak istiyorum, bunu özlüyorum” derdi. Bu tanımlama kelimesi kelimesine ona ait. Onun özlediği ülke böyle bir ülkeydi. Eğer bir gün bu ülke öyle bir ülke olursa ben Ahmet Kaya adına da, kendi adıma da “Şimdi kendimi iyi hissediyorum” diyebilirim. “Ahmet Kaya şahsında ne olur?” derseniz de bu tanımlamadan soyutlayamam onu. Çünkü, her şey bu tanımın içinde. Tam bağımsız ve demokratik bir ülkede herkes kendi dilinden şarkılar söylüyor olacak. Herkes kendi kültürünü, kendi siyasi tercihlerini yaşayacak olacak. Gerçekten şiddet çözümün dili olmayacak o zaman. “Ahmet Kaya getirilsin, Türkiye’de olsun” en son ilgilendiğim şey. Çünkü kendini dünya vatandaşı olarak da hisseden bir insan için bunun çok önemi olduğunu sanmıyorum. Yani toprak, topraktır sonuçta. Hele şu anda hiç böyle bir düşüncem yok. Bir kere o sayfayı açık tutmak adına öyle bir düşüncem yok. Ahmet, Père-Lachaise’de olmayı hak etmiş bir insan bence. Jim Morisson’un da komşusu olması Ahmet adına bana iyi geliyor. Roll dergisi bir yazı yazmıştı “O güzel üçgen” diye... Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya... O komşuluk bana daha güzel geliyor. Bunlar muhalif insanlar, Paris komünarlarının olduğu bir yerde olmanın onların ruhuna iyi geleceğini düşünüyorum.

HİÇBİR ZAMAN BAŞBAŞA KALAMIYORUZ
Son olarak 16 Kasım’dan bahsedebilir misiniz?

Her sene 16 Kasım’da Paris’te oluyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Père-Lachaise’de üç kişinin başı çok kalabalık oluyor. Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet... Görevliler en çok bu üç kişinin yattığı yeri tarif ediyor. Bu çok değerli geliyor bana. Hem 16 Kasım’da hem de diğer zamanlarda onların yalnız kalmaması beni çok sevindiriyor. Hiçbir zaman başbaşa kalamıyorum Ahmet’le, hep birileriyle paylaşıyorum. Onun için Père-Lachaise kapanmadan hemen önceki saati ya da sabahın erken saatlerini tercih ediyorum ki yalnız kalabileyim onunla. 16 Kasım’da her yerden geliyorlar sağ olsunlar. Paris’teki dostlarımız geliyor. Paris Kürt Enstitüsü anma toplantısı organize ediyor. Paris’te Kürtlerin açtığı Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi var. Onlar anma toplantısı yapıyor. Oradaki sivil toplum kuruluşları geliyor. Fransızlar geliyorlar, çok şiirsel buluyorlar o evini. Kalabalık oluyoruz ama sonrasında ben gidip onun çok sevdiği Barış Kahvesi’nde çok sevdiği şarabı içmeyi tercih ediyorum, o da bana iyi geliyor.

BİR KADIN SESİNDEN AHMET KAYA ŞARKILARI
Yeni albümler, yeni projeler var mı?

Ahmet’in bu ölüm yıldönümü için hazırladığımız albüm yeni çıktı. Ahmet Kaya şarkılarını Simge söylüyor. Simge, Ahmet’in yeğeni ve kamuoyu onu Popstar yarışmasından tanıyor. Çok iyi bir kadın vokal ve güçlü bir sesi var. Sesine, yorumuna güvendiğim, bizim şarkıların altından kalkabileceğini düşündüğüm için onu seçtim. Bir kadın sesinden Ahmet Kaya şarkıları projesi her zaman aklımızda olan bir şeydi. Ahmet yaşarken de böyle bir proje vardı aklımızda. Ahmet, çok hızlı üreten birisi olduğu için unuttuk bu projeyi. Bunu tekrar kendi gündemime aldığımda “O kadın sesi kim olabilir?” diye düşündüm. Çünkü bu şarkılar söylemesi çok zor şarkılar. O bakımdan bu şarkıların altından kalkabilecek, hem bu şarkılara inanabilecek hem Ahmet Kaya’yı algılamış olacak hem de güçlü bir yorumcu olacak. Bütün bunları düşündüğümde Simge’de karar kıldım. Ona bu teklifi yaptığımızda hem şaşırdığını hem de çok sevindiğini söyledi. Şarkıları çok iyi yorumladı. Albümün prodüktörlüğünü ben yaptım. Simge’yi çok özgür bırakmadığımızı söyleyebilirim. Çünkü Ahmet’in çok gelenekselci dinleyicisi var o konuda. Onların kulağı Ahmet Kaya’ya çok alıştığı için, dayısına paralel bir yol izledik ki “Şarkılar niye böyle oldu?” dedirtmeyelim.

ŞİMDİ BUNA GÜLÜYORDUR
‘Dinle Sevgili Ülkem’ gibi başka saygı albümleri olacak mı?

Böyle bir talep var ama bu bir saygı albümü zaten ne kadar yaparsanız eksik kalabilir. Çok sık yapılacak şeyler değil. Diyelim ki bir daha yapacak olsam Mor ve Ötesi söylesin isterim. Ama yakın zamanda düşünmüyorum. 10 yıl sonra süreci tekrar hatırlatmak adına tekrar yapılabilir belki. Ama bunu ticari bir yerden söylemiyorum. Bu şarkılara inandığım için söylüyorum. Çünkü bugün 10 yaşında olanlar 10 yıl sonra 20 yaşında olacaklar. Bu şarkılarla tanışmalarını istiyorum. Bunun da yolu artık başka mikrofonumuz olmadığı için taşıyıcı mikrofonlardan geçer. Ama bu sadece bir ihtimal. Ben o enerjiyi bulabilir miyim bilmiyorum. Yoruldum açıkçası. Bu sekiz yıl yorucu geçti. Ahmet de bana kızıyordur şimdi “Bir sakin ol, bir dur” diyordur. Dünyadan ayrılan çok az insanın, yokluğunda bu kadar kısa sürede, bu kadar şey üretilmiştir diye düşünüyorum. Belki de yoktur. Ölen yıldızların ardından yıllar sonra ortaya çıkan küçük bir kayıt bile müthiş heyecana sebep oluyor. Ama biz öyle yapmadık. Elimizde ne var ne yok hemen paylaştık sevenleriyle o bakımdan bir örneği yoktur. Her şeyi de sunamıyorsunuz. Empati duygum orada da devreye giriyor. Neyi yapmak ona iyi gelirdi diye düşünüyorum. “Şimdi buna gülüyordur”, “Şimdi huzur duyuyordur” diye düşünüyorum. Mesela bazı kayıtlar var ama tamamlanmamış şeyler. Onun da henüz tamamlanmamış gördüğü bir şeyi paylaşmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çok üreten biri olduğu için yapıp unuttuğu şeyler vardı. Dolayısıyla belki şöyle değerlendirilir: Tamamlanır ama bir başkası okur. Yeniden bestelenebilir, yarım kalan bestenin üzerine gidilebilir. Ona ruh katacak doğru bir mikrofon bulabilir miyiz bilmiyorum açıkçası. Bu sadece bir ihtimal. (NTVMSNBC)

“İyi romancı ahlâk dışı biridir”

4/4/2008 · Kategori: Soylesi

“İyi romancı ahlâk dışı biridir”
Jean Stein Vanden Heuvel



W. Faulkner, yazarlığı, romanları, eleştiri, edebiyat-sinema ilişkisi üstüne birbirinden ilginç saptamalar yapıyor. Bir yazarın kendine ve hayata hangi doruklardan bakması gerektiğini gösteriyor.
Yıl 1956, yer New York...

Bay Faulkner, bir süre önce söyleşilerden hoşlanmadığınızı söylemiştiniz.
Söyleşilerden hoşlanmama sebebim bazan kişisel sorulara karşı öfkeli tepkiler veriyor gibi görünmemdir. Sorular kitaplarım hakkındaysa, onları yanıtlamaya çalışırım. Ama sorular benim hakkımdaysa, belki yanıtlarım ya da belki yanıtlamam, ama yanıtlasam bile, aynı soru ileride başka bir gün sorulduğunda yanıtım farklı olabilir.

Peki ya yazar kişiliğiniz hakkındaki sorular?
Ben varolmasaydım başka birinin benim ya da Hemingway’in, Dostoyevski’nin yazdıklarımızı yazacağına inanırım. Bunun kanıtı Shakespeare’in oyunlarını yazdığını iddia edebileceğimiz üç ayrı aday bulabilmemizdir. Ama Hamlet ya da Bir Yaz Gecesi Rüyası’yla ilgili önemli olan şey bu oyunları kimin yazdığı değil, birisinin yazmış olduğudur. Sanatçı önemsizdir. Sadece onun yarattığı şey önemlidir, çünkü sanatta söylenecek yeni bir şey yoktur. Shakespeare, Balzac ya da Homeros aynı şeyler hakkında yazmışlardır ve aslında onlar bin ya da iki bin yıl daha uzun yaşamış olsalardı, yayıncılar başka yazarlara hiç ihtiyaç da duymayacaklardı.

Ama söylenecek yeni bir şey olmasa bile yine de yazarın kişiliği önemli değil mi sizce?
Kendisi için fazlasıyla önemlidir. Yazar dışındakilerin ise yazarın kişiliğiyle uğraşmaya fırsat bulamayacak kadar yazarın yazdıklarıyla meşgul olmaları gerekir.

Çağdaşlarınızın da mı?
Hepimiz kendi kusursuzluk hayalimizi gerçekleştirmekte çuvalladık. O yüzden ben bizi imkânsızı gerçekleştirmekteki olağanüstü başarısızlığımıza göre değerlendirmek taraftarıyım. Bana kalırsa, kitaplarımın hepsini baştan yeniden yazabilsem, onları daha iyi yazabileceğimi düşünürüm; bu, zaten bir sanatçı için sağlıklı olan durumdur. Bu yüzden sanatçı çalışmaya, denemeye devam eder; her seferinde, bu sefer becereceğim, bu işi bu sefer kıvıracağım, der kendi kendine. Elbette beceremeyecektir, ama işte, bu durumun sağlıklı olması da bu yüzdendir. Bir kere becerdi mi, bir kere tahayyülündeki görüntüyle yarattığı kitabı birbirine tam olarak uydurdu mu, geriye boğazını kesmekten, kusursuzluğun öte tarafına geçmekten, intihar etmekten başka bir şey kalmaz. Ben başarısızlığa uğramış bir şairim. Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve hikâye yazmayı dener. Hikâye, şiirden sonra en çok çaba isteyen edebiyat formudur. Ve sanatçı hikâye yazma işinde de çuvalladığında, ancak şiirde ve hikâyede çuvalladığında romanını yazmaya başlayacaktır.

İyi bir romancı olmak için uygulanabilecek bir formül var mı sizce?
Yüzde doksan dokuz yetenek… yüzde doksan dokuz disiplin… yüzde doksan dokuz çalışma. İyi bir romancı yaptığı şeyden asla tatmin olmamalıdır. Asla olabileceği kadar iyi değildir bir kitap. Her zaman hayal etmeli ve yapabileceğini bildiğinden daha iyisini yapmaya çabalamalıdır. Sadece çağdaşlarından ve önceki kuşaktan iyi olmaya çalışmakla yetinmemelidir. Kendinden daha iyi olmaya çalışmalıdır. Bir sanatçı cinlerin yönettiği bir mahluktur. Cinlerin neden kendisini seçtiklerini bilmez ve bunun sebebini araştıramayacak kadar da meşguldür. Baştan sona ahlak dışı biridir, yazdığı kitap güzel olsun diye herhangi birini ya da herkesi soyacak, herhangi birinden ya da herkesten ödünç alacak, dilenecek, hırsızlık yapacak kadar ahlak dışı biridir yazar.

Bir yazarın baştan sona acımasız biri olması gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?
Yazarın tek sorumluluğu sanatına karşıdır. İyi bir sanatçıysa tamamen acımasız, merhametsiz olacaktır. Romancının bir rüyası vardır. Bu rüya ona o kadar çok işkence eder ki romancının ondan kurtulması gerekir. Ondan kurtulana kadar huzur bulamaz. Hepsini boşverir: onur, gurur, iyi insan olmak, güvenlik, mutluluk –hepsini kitabı güzel olsun diye feda eder. Eğer bir romancının annesini soyması icap ederse romancı bir saniye için bile tereddüt etmeyecektir; “Ode on a Grecian Urn”* dünyadaki yaşlı kadınların tümüne bedeldir.

Peki güvenlik, mutluluk ve onurun yokluğu tek başına bir sanatçının yaratıcılığında rol oynayabilir mi?
Hayır. Bunlar sadece yazarın huzuru ve memnuniyeti için önemli şeylerdir, oysa sanatın huzur ya da memnuniyete de aldırdığı yoktur hiç.

Peki o zaman sizce bir yazar için en iyi ortam hangisidir?
Sanat ortama falan da bakmaz; nerede olduğunuzun hiç önemi yoktur. Beni kastediyorsanız, bugüne kadar bana teklif edilen en iyi iş bir kerhanenin yöneticiliğiydi. Bana kalırsa bir sanatçının içinde çalışabileceği en kusursuz ortam budur. Ona maddi bir özgürlük sağlar; korkudan ve açlıktan uzaktadır sanatçı; başının üstünde bir çatı vardır; biraz hesap-kitap işleriyle uğraşmaktan ve ayda bir karakola gidip polislere para vermekten başka yapacağı bir şey de yoktur. Sabah saatlerinde sessizdir burası, zaten sabah saatleri de çalışmak için en uygun saatlerdir. Akşamları eğer katılmak isterse onu sıkılmaktan kurtaracak, yeterli sayıda sosyalleşme olanağı vardır çevresinde; toplumda belirli bir mevkî edinmiş olur; asıl hesap-kitap işlerini ev sahibi kadın üstlendiğinden yapacak pek bir şey kalmaz ona; evin bütün sakinleri kadındır ve onu “beyefendi” diye çağırırlar. Mahallesindeki bütün içki kaçakçıları da ona “beyefendi” diye hitap ederler. Ayrıca polisleri ilk isimleriyle çağırma ayrıcalığına da sahiptir.
Yani, bir sanatçının istediği şey ister huzur, ister yalnızlık, isterse zevk olsun, sanatçı bunlara çok da yüksek olmayan bir meblağ karşılığında kavuşabilecektir. Kötü bir ortamın yapabileceği tek şey yazarın kan basıncını yükseltmektir; böyle durumlarda sanatçının zamanı daha çok öfkelenmeye ve sıkılmaya harcanacaktır. Deneyimlerim bana mesleğim için gereksinim duyduğum araçların kâğıt, tütün, yemek ve biraz da viski olduğunu gösterdi.

Burbon demek istiyorsunuz?
Yok hayır, o kadar seçici değilim. Scotch ve hiçlik arasında bir tercih yapmam gerekse Scotch’u seçerdim.

Ekonomik özgürlükten bahsettiniz. Bir yazarın ihtiyacı var mıdır buna?
Hayır. Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan tek şey bir kalem ve biraz da boş kâğıttır. Bildiğim kadarıyla beleş paranın yazarlığa olumlu etkisi yoktur pek. İyi bir yazar asla bir kuruma dahil olamaz. Birşeyler yazmakla fazla fazla meşguldür o. Birinci sınıf bir yazar değilse kendisini zamanım yok, ekonomik özgürlüğüm yok diye kandırıyordur. İyi sanat hırsızlar, içki kaçakçıları ya da at hırsızları arasından da çıkabilir. İnsanlar katlanabilecekleri zorluk ve fakirliğin miktarını keşfedemeyecek kadar korkaktırlar gerçekte. Ne kadar dayanıklı olduklarını keşfetmekten korkarlar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı alt edebilecek tek şey ölümdür. İyi yazarın başarıya ya da zengin olmaya aldıracak zamanı da yoktur. Başarı kadınsı bir şeydir ve biraz da bir kadın gibidir; karşısındayken köşenize çekilirseniz üzerinizden geçip gider. En iyisi ona elinizin tersini göstermektir. Belki o zaman sizin yerinize o dizlerinin üzerine çökecektir.

Filmler için çalışmak sizin yazarlığınızı kötü etkileyebilir mi?
Birinci sınıf bir yazarın yazarlığını hiçbir şey kötü etkileyemez ve eğer yazar birinci sınıf bir yazar değilse, kimse de ona yardım edemez. Yazar eğer birinci sınıf değilse zaten sorun da yoktur aslında, çünkü yazar çoktan ruhunu bir yüzme havuzu için satmıştır.

Bir romancı film senaryosu yazarken taviz verir mi?
Her zaman verir, çünkü bir film doğası gereği bir işbirliğini gerektirir ve her tür işbirliği de bir tavizdir, çünkü kelimenin anlamı da budur –bir işi birlikte yapmak.

Birlikte çalışmaktan en çok hoşlandığınız oyuncular kimler?
Bugüne kadar en iyi geçindiğim oyuncu Humphrey Bogart’tır. Onunla birlikte To Have and Have Not ile The Big Sleep’te çalıştık.

Başka bir film senaryosu yazmaya niyetiniz var mı?
Evet, George Orwell’in 1984’ünü yazmak isterdim. Her zaman inandığım ve romanlarımda işaret ettiğim düşüncemi, yani insanın temel özgürlük istenci sayesinde asla yok edilemeyeceğini kanıtlayan bir final var aklımda.

Bu filmler için çalışırken en iyi sonuçları nasıl elde ediyorsunuz?
Çalıştığım filmler arasında bana en başarılı gelenler oyuncularla yazarın senaryoyu bir kenara koyup sahneyi tam kamera çalışmaya başlamadan önce, prova esnasında keşfettikleri filmler olmuştur. Eğer senaryo yazarlığı işini ciddiye almasaydım, ya da ciddiye alamayacağımı hissetseydim filmlere ve kendime olan saygım yüzünden bu işe hiç girmezdim. Ama artık iyi bir senaryo yazarı olamayacağımı çok iyi biliyorum; o yüzden senaryo yazarlığının romancılık kadar büyük bir önceliği asla olmayacak benim için.

Efsanevî Hollywood deneyiminiz hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
MGM’le bir anlaşma yapmış, eve dönmek üzereydim. Birlikte çalıştığım yönetmen bana, “Burada yine çalışmak istersen haber ver, ben de yeni bir anlaşma için stüdyodakileri ararım,” dedi. Ben de teşekkür edip evime gittim. Yaklaşık altı ay sonra yönetmen arkadaşıma telgraf çekip yine aynı stüdyoyla çalışmak istediğimi söyledim. Bir süre sonra bir Hollywood ajanından ilk haftalık maaşımı çek olarak aldım. Şaşırmıştım, çünkü önce resmî bir yazı ve stüdyodan bir kontrat bekliyordum. Kendi kendime anlaşmayı yollamayı ihmal ettiler, sonraki postayla gelir herhalde, dedim. Oysa bir hafta sonra ajandan yeni bir mektup aldım ve mektup zarfının içinden ikinci haftanın maaşı çıktı. Bu anlattığım olaylar 1932 Kasımında başladı ve 1933 yılının Mayıs ayına kadar devam etti. Sonra stüdyodan bir telgraf geldi. Şöyle yazıyordu: “William Faulkner, Oxford, Miss. Neredesiniz? MGM Stüdyoları.”
Yanıt olarak şöyle yazdım: “MGM Stüdyoları, Culver City, Kaliforniya. William Faulkner.”
Telgraf çekmekle görevli genç kadın bana “Mesajınız nedir Bay Faulkner?” diye sordu. “Budur,” dedim. O da bana dönüp “Kurallarımız gereği mesajı olmayan bir mesaj gönderemem, bir şey söylemeniz lazım,” dedi. Bana gösterdiği örneklere baktım ve birini seçtim –sanırım iyi evlilik yıldönümleri gibi birşeydi. Bunu gönderdim. Sonra stüdyodan telefon ettiler, bana ilk uçağa binip New Orleans’a gelmemi ve stüdyo yöneticisi Browning’e durumum hakkında rapor vermemi söylediler. Oxford’dan hemen trene binip sekiz saat içinde New Orleans’a gidebilirdim. Ama stüdyodakilerin söylediklerine boyun eğdim, Memphis’e gittim. Memphis’den New Orleans’a uçak seferleri vardır, ama çok sık yapılmaz bu seferler. Üç gün sonra kalktı ilk uçak.
Saat altı gibi Bay Browning’in oteline ulaştım ve ona rapor verdim. İçeride bir parti yapılıyordu. İyi bir uyku çekmemi ve sabah erkenden kalkmaya hazır olmamı söyledi. Ona hikâyenin nasıl birşey olduğunu sordum. “Hikâye mi, evet, hikâye için bilmemkimin odasına git. O senaryonun devamlılığını kontrol eden kişidir, sana hikâyenin ne olduğunu anlatır.”
Ben de bu odaya gittim. Devamlılık yazarı tek başına oturuyordu odasında. Kim olduğumu söyleyip hikâyeyi sordum ona. “Diyalogları yazdığınız zaman hikâyeye bakabilirsiniz,” dedi. Browning’in odasına gidip olup biteni anlattım. “Geri dön ve o bilmemkime gidip... Her neyse, en iyisi sen şimdi iyi bir uyku çek de sabah erkenden işe koyulabilelim.”
Böylece ertesi sabah Browning’le epey güzel küçük bir tekneye atlayıp Grand Isle’a doğru yola çıktık. Film bu yüz mil kadar uzaktaki yerde çekilecekti; oraya tam öğle yemeği vakti ulaştık ve hava kararmadan New Orleans’a döndük.
Bu böyle üç hafta devam etti. Arada bir hikâyeyi bilmediğim için endişelenirdim ama Browning hep “Endişlenmeyi bırak. İyi bir uyku çek de sabah erkenden işe koyulabilelim,” derdi.
Bir akşam Grand Isle’dan döndükten sonra, daha odama yeni girmişken telefon çalmaya başladı. Browning arıyordu. Hemen odasına gelmemi istedi benden. Gittim. Elinde bir telgraf vardı: “Faulkner kovuldu. MGM stüdyoları.” “Üzülme,” dedi Browning, “Bilmemkimi hemen şimdi arayıp seni yine işe aldırmakla kalmayacağım, üstüne bir de özür mektubu yazdıracağım.” Kapının çaldığını duyduk. Yine telgraf çekmişlerdi: “Browning kovuldu. MGM stüdyoları.” Böylece ben eve döndüm. Sanırım Browning de bir yerlere gitti. Devamlılık yazarını ise hâlâ bir odada oturmuş, eli çenesinde çalışırken hayal edebiliyorum.

Yazarın sinema için çalışırken taviz vermesi gerektiğini söylediniz. Peki ya kendi yazarlığı konusunda? Okura karşı herhangi bir sorumluluğu var mıdır yazarın?
Yazarın sorumluluğu yaptığı işi iyi şekilde bitirmektir; bundan sonra geriye herhangi bir sorumluluğu kalıyorsa bunu da istediği gibi yerine getirmekte özgürdür. Ben kendim dış dünyayı düşünemeyecek kadar meşgulüm. Beni kimin okuduğuyla ilgilenecek vaktim de yok. Filancanın benim ya da bir başka yazarın kitaplarımız hakkındaki fikriyle ilgilenmiyorum. Uymam gereken benim kendi koyduğum kıstaslardır –yani La Tentation de Saint Antoine’ı ya da Eski Ahit’i okurken hissettiğim gibi hissetmemi sağlayacak şekilde yazmaktır. Bu kitaplar bana kendimi iyi hissettirir. Bir kuşu izlerkenkine benzer bir mutluluktur bu. Eğer yeniden hayata gelebilseydim bir akbaba olmayı isterdim. Kimse bir akbabayı rahatsız etmez, hayatında hiç tehlike yoktur ve ayrıca bir akbaba yemek seçmez, her şeyi yer.

Standartlarınıza ulaşmak için hangi tekniği kullanıyorsunuz?
Bırakalım da romancılık teknikleriyle ilgileniyorsa, yazar bu cerrahi operasyon işinin inceliklerini ya da tuğla dizme yöntemlerini tek başına öğrensin. İyi yazmak için mekanik bir yöntem, bir formül yoktur. Bir edebiyat teorisini takip eden genç bir yazar aptallık etmiş olur. Kendinizi kendi hatalarınızla eğitin; insanlar hata yapa yapa öğrenirler. İyi sanatçı kimsenin ona akıl öğretecek kadar iyi olmadığına inanır. Müthiş bir kendini beğenmişliğe sahiptir. Kendinden önce gelen yaşlı yazara ne kadar saygı duysa da onu altetmek ister.

Yani tekniğin önemsiz olduğunu mu söylüyorsunuz?
Kesinlikle öyle demiyorum. Bazan teknik ipleri eline alır ve yazarın hayalini kurduğu şeyle daha yazarın kendisi uğraşmaya başlamadan onu kontrol etmeye başlar. Bu güç gösterisi dediğimiz şeydir ve böyle durumlarda yapıtı bitirmek sadece tuğlaları güzel bir biçimde yan yana getirmek anlamına gelir, çünkü yazar muhtemelen daha ilk kelimeyi yazmadan sonuna kadar romanına koyacağı bütün kelimeleri biliyordur içten içe. Döşeğimde Ölürken’i yazarken böyle olmuştu. Kolay değildi. İçten yazılmış hiçbir roman kolay yazılmaz. İşin basitliği kullanacağım bütün malzemenin elimde hazır oluşundaydı. Romanımı altı hafta boyunca o zaman günde on iki saat çalıştığım işimden arta kalan zamanlarda yazdım. Basitçe anlatmak gerekirse, bir grup insan hayal ettim ve onları evrensel ve doğal felaketlerin, sellerin ve yangınların içine attım.
Bir yazarın sahip olması gereken özellik kendi yapıtını yargılarken tarafsız olabilmek ve kendini bu konuda aldatmayacak dürüstlüğe ve cesarete sahip olmaktır. Kitaplarımın hiçbiri kendi standartlarıma ulaşmamış oldukları için, yazdığım bir romanı daha önce yazdıklarım arasından bana en çok acı ve keder verenine göre yargılarım, tıpkı bir annenin hırsız ya da katil olan çocuğunu rahip olan çocuğuna oranla daha çok sevmesi gibi.

Bu bahsettiğiniz hangi romanınız?
Ses ve Öfke. Beş ayrı seferde, ondan kurtulana kadar bana azap veren hayalimden kurtulmaya çalışarak hikâyeyi anlatmaya çalıştım. İki kayıp kadının trajedisidir bu kitap: Caddy ve kızının. Dilsey en çok sevdiğim karakterlerimdendir çünkü güçlü, cesur, sakin ve dürüsttür. Benden çok daha cesur, dürüst ve eli açıktır.

Çağdaşınız olan yazarları okuyor musunuz?
Hayır, okuduğum kitaplar gençken okuyup sevdiğim ve eski dostlarla görüşür gibi sürekli geri döndüğüm romanlardır: Eski Ahit, Dickens, Conrad, Cervantes, Don Quijote –bu kitabı bazılarının İncil’le yaptıkları gibi her yıl okurum. Sonra Flaubert, Balzac –kendi kusursuz dünyasını yaratmış bir yazar– Dostoyevski, Tolstoy, Shakespeare. Melville’i arada bir okurum ve şairlerden Marlowe’u, Campion’u, Jonson’u, Herrick’i, Donne’u, Keats’i ve Shelley’i severim. Hâlâ Housman’ın şiirlerini okumaya devam ediyorum. Bu kitapları o kadar çok yeniden okudum ki artık onlara baştan başlayıp son sayfaya kadar da okumuyorum. Sadece bir sahneyi okuyorum, ya da bir karaktere bakıyorum, tıpkı bir arkadaşımla birkaç dakikalığına sohbet eder gibi.

Peki ya Freud?
Ben New Orleans’da yaşarken herkes Freud’dan bahsederdi ama ben onu hiç okumadım. Shakespeare de okumamıştı. Melville’in okuduğunu da zannetmem –Moby Dick’in okumadığından eminim.

Dedektif hikâyeleri okuyor musunuz?
Bana biraz Çehov’u hatırlattığı için Simenon okuyorum.

Peki ya en sevdiğiniz karakterler?
En sevdiğim karakterler vahşi, acımasız, alkolik, fırsatçı, güvenilmez, sanırım karakterine ait herşeyin epey kötü olduğunu söyleyebileceğimiz ama yine de bir karaktere sahip olan Sarah Gamp, sonra Bayan Harris, Falstaff, Prens Hal, Don Quijote ve elbette Sancho’dur. Leydi Macbeth’i her zaman tutarım. Bottom, Ophelia ve Mercutio’yu da –o da, Bayan Gamp da hayatla mücadele etmiş, pek öyle ayrıcalık istememiş, hiç de yakınmamışlardır. Huck Finn elbette ve Jim. Tom Sawyer’ı hiçbir zaman çok sevmedim –gıcık biri. Ayrıca George Harris’in 1840 ya da 1850’de Tennessee dağları hakkında yazdığı romanındaki Sut Lovingood’u severim. Kendisi hakkında hiçbir yanılsaması yoktur, elinden gelenin en iyisini yapar; bazan korkaktır ve korkak olduğunu bilir ve bundan utanmaz; başına gelenler yüzünden kimseyi suçlamamış, Allah’a da bu yüzden veryansın etmemiştir.

Roman sanatının geleceği hakkında birşeyler söyleyebilir misiniz?
İnsanlar roman okumaya devam ettikleri sürece bazı insanların oturup roman yazmaya devam edeceklerini düşünüyorum; tabii eğer resimli dergiler ve çizgi romanlar en sonunda insanın okuma yeteneğini yok etmezlerse.

Peki eleştirmenlerin işlevi?
Sanatçının eleştirmenleri dinleyecek zamanı yoktur. Eleştirmenleri yazar olmak isteyenler okur, yazmak isteyenlerin buna vakti yoktur. Eleştirmenin işlevi sanatçının kendisine yönelik değildir. Bir mekanizma gibi düşünürsek, sanatçı eleştirmenin bir kademe üstündedir, çünkü sanatçı eleştirmeni hareket ettirecek şeyi yazıyordur. Eleştirmen de sanatçı dışındaki herkesi hareket ettirecek olan şeyi.

Yani yapıtlarınızı kimseyle konuşup tartışmaya ihtiyacınız olmadığını söylüyorsunuz?
Evet, vaktimin çoğu onları yazmakla geçiyor zaten. Kitaplarımın beni memnun etmesi gerekir ve ediyorlarsa üzerlerine konuşmam da gerekmez. Beni memnun etmiyorlarsa onlardan bahsetmem onları daha iyi kılmaz, ne de olsa kitapları daha iyi kılacak tek şey onların üzerinde biraz daha çalışmaktır. Ben bir edebiyatçı değil, bir yazarım. Boş konuşmaktan hoşlanmam.

Eleştirmenler kitaplarınızda akrabalık ilişkilerinin merkezî olduğunu söylüyorlar.
Bu onların görüşü ve söylediğim gibi, ben eleştirmenleri okumuyorum. İnsanlar hakkında yazan birinin hikâyesini ilerletmek için önemli değilse karakterlerinin akrabalık ilişkilerine mesela burunlarının şekillerinden daha fazla ilgi göstereceğini pek sanmıyorum. Eğer yazar dikkat göstermesi gereken şeye, yani hakikate ve insan yüreğine odaklanırsa o zaman başka şeylere, burunların şekli ya da akrabalık ilişkileri gibi fikirlere ayıracak pek zamanı kalmaz; çünkü bence fikirlerin ve gerçek hayata dair bu tür küçük bilgilerin hakikatle öyle çok bir bağlantısı yoktur.

Paris Review’dan çeviren: Kaya Genç


EBRU DESTAN İKİNCİ ALBÜMÜYLE BİRLİKTE POLEMİKLERE DAMGASINI VURDU

16/9/2007 · Kategori: Soylesi

EBRU DESTAN İKİNCİ ALBÜMÜYLE BİRLİKTE POLEMİKLERE DAMGASINI VURDU
'Gay'lerle çok iyi anlaşıyorum

Destan: Ben bakkal müziği yapıyorum ve 'Boy Friend' adlı şarkımı gay arkadaşlara hediye ediyorum! İnsanları cinsel tercihlerine göre değerlendirmem. Çok eşcinsel arkadaşım var

Mankenlikten şarkıcılığa geçen Ebru Destan, ikinci solo albümü 'Ayrılık Soğuk İklim'i Seyhan Müzik etiketiyle çıkardı... Albümün çıkış ve ilk klip şarkısı ise 'Boy Friend'! Destan, ilk klibini de çektiği bu şarkı için ilginç bir yorum yaparak, yaz aylarının en çok konuşulan polemiklerinden birine göndermede bulunuyor: "Ben bakkal müziği yapıyorum ve 'Boy Friend' adlı şarkımı gay arkadaşlara hediye ediyorum!" Müzikte kendini çok geliştirdiğini belirten Destan, bundan sonra müziğe daha fazla zaman ayıracağının da sinyallerini verdi: "Pop müziğin bana ne kadar çok yakıştığını bu albümde anladım!"
* Yeni albümünüzde Taşkın Sabah ile çalışmaya başladınız. Sabah; Petek Dinçöz'den sonra sizinle çalışmaya başladı. Bu bir tesadüf mü?
- Kimsenin Taşkın Bey'in üzerinde ipoteği yok... Taşkın Sabah bana inandı, potansiyelimi gördü ve çalışmaya başladık. Ayrıca böyle üstadlar kaybedilmemeli. Bence Taşkın Sabah gibi bir müzisyeni kaybetme aşamasına getirmek kayıptır. Durduk yere o insanı küstüremezsiniz.
* Petek Dinçöz için Taşkın Bey'i kaybetmek bir kayıp mıdır?
- Taşkın Bey ile çalışan herkes için kayıptır. Onun kaçıp gitmesine neden olacak olayları ortadan kaldırmanız gerekiyor.
* Albümünüzde sesinizin Gülşen'e çok benzediğine dair yorumlar aldım. Bu tarz benzetmeler sizi rahatsız eder mi?
- Gülşen çok sevdiğim bir yorumcudur. Ona benzetilmek beni rahatsız etmez. Ancak benim ses rengim ruh halime göre çok çabuk değişiyor. Mesela 'Boy Friend' şarkısını bir saatte okudum. Pop müzigin bana çok yakıştığını bu albümle daha iyi anladım.
* Bu albümünüzü yazın çıkarmama nedeniniz; çıkan diğer albümlerin yanında farkedilmeme kaygısı mıydı?
- Hayır bununla ilgili değil! Albüm çıkarmak istediğim dönem, Türkiye için önemli bir gündeme denk geldi. Seçimler vardı. Yaptığınız işi güzel yaptığınıza inanıyorsanız ticari kaygı düşünmezsiniz. Ben uzun vadede iş yapıyorum.
* Hande Yener'e yaptığınız 'Çakma Madonna' tanımı davalık olmanıza sebep oldu...
- Fikrimi söyledim! Bana bu elektriği verdi. İnsanlar kendi geçmişlerini unutup böyle şeyler söyleyince, ben de cevap vermek durumunda kalıyorum. Bence bu durumdan vazgeçti. Hande Yener artık kendine başka bir idol buldu. Marilyn Manson'a benziyor! Fotoğraflarına bakarsanız anlarsınız. Marilyn Manson çirkinleşmek için makyaj yapıyor. Hande ise güzelleşmek için yapıyor. Ama birbirlerine benziyorlar. Mahkemeleri de böyle şeylerle meşgul ediyorlar!
* İbrahim Tatlıses de "Bazıları iki şarkı öğrenmekle assolist olduklarını iddia ediyor. Türkiye'de assolist yok" dedi. Ardından Ebru Gündeş, Sibel Can ve kendisinden başka assolist çıkmadığını söyledi. Siz buna katılıyor musunuz?
- Assolist olmak için uzun yıllar katetmeniz gerekiyor. Bu o kadar basit bir iş değil. Bana göre Muazzez Ersoy ve Sibel Can çok iyi şarkı söyler. Müzik kulağa hoş geliyor, ruha hitap ediyorsa amacına ulaşmış demektir.
* 'Boy Friend' şarkısını gay'lere armağan ediyorum dediniz. Neden?
- Benim çok fazla gay arkadaşım var ve hepsini de çok seviyorum. Çünkü onlarla çok iyi anlaşıyorum. Ben insanları cinsel kimlikleriyle değil, insanlıkları ve kişisel özellikleriyle yargılarım. O yüzden onlara da armağan olsun istedim. Beş yıl önce gay olduğunu söylemekten korkardı insanlar. Bence artık gay arkadaşlara da nüfus cüzdanı yapılmalı!

M.Ö. 300’den bu yana ataerkil

16/9/2007 · Kategori: Soylesi

M.Ö. 300’den bu yana ataerkil

‘Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü’ adlı kitabıyla Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki sosyal yaşamlarını araştıran Kavuncu Türklerdeki Tanrı kavramını ve kadın erkek ilişkilerine bakışı anlattı

AKP Milletvekili Özlem Türköne ile evli olan siyaset bilimci eski eşi Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’nin şiddet eğilimli olduğu yönündeki açıklamalarıyla büyük ses getiren Doç. Dr. Mualla Kavuncu, aynı zamanda kadın çalışmalarıyla öne çıkan bir sosyolog. Eski Türk toplumlarından İslam’a kadar kadının rolünü araştıran tek bilim kadını olan Kavuncu, ataerkil yapının izini sürüyor. İslam’ın sanıldığının aksine kadını eve kapatmadığını, Şamanlık döneminde de kadın-erkek eşitliğinin olmadığını belirten Kavuncu, ‘Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü’ adlı kitabında ulaştığı bulguları AKŞAM Pazar’a anlattı.

  • Sizi bu kitabı yazmaya iten neden ne oldu?

    Genelde feminist çevrelerde İslam ‘kadını kapatmıştır’ diye yerilir. Bunu irdelemek istedim ve eski Türklerin de son derece ataerkil olduğu, İslam ile bu ataerkilleşmenin gelmediği, hatta İslam’ın daha eşitlikçi hükümler getirdiği kanaatine vardım. Benimki ilahiyatçı çalışması değil, sosyolojik bir çalışma ama Kuran’dan yola çıkarak, tek tek irdeleyerek, bazı ayetleri kendimce farklı olarak yorumladım. Ve İslam’a atfedilen ataerkilliğin, daha çok oraya gelen toplumun ataerkil yapısından kaynaklandığını, aslında dinin onu değiştirmek üzere geldiğini, ama bunun olmadığını, toplumun dini değiştirdiğini düşündüm. Kitapta çok örnek verdim.

  • Ne gibi örnekler?

    Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Tanrı’nın erkekliğine ilişkin bir söylem vardır. Kuran onu kesinlikle reddediyor. Tanrı’ya cinsiyet atfetmek günah kabul ediliyor. Kuran’da Tanrı’nın erkekliğine ilişkin hiçbir ilgi, ima yer almamaktadır.

  • Kuran ana soyunu mu önemsiyor?

    Kuran’da ana soyu önemseniyor. Mesela Peygamber’in hiç erkek evladı yoktur ve onun soyu kız evlattan devam etmiştir. Bunu ben hep, erkek topluma karşı farklı bir mesaj olarak yorumladım. Örneğin Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı, Adem’i baştan çıkardığı için regl ve hamilelikle cezalandırıldığı gibi şeyler Kuran’da yok. İkisi de birlikte yaratılıyor, şeytan ikisini birlikte kandırıyor, ikisi birlikte tövbe edip affediliyor.

  • Eski Türk toplumunda kadının rolü daha mı etkindi?

    Eski Türk toplumu denince, genellikle İslam öncesi Türkler akla gelir. Türk olarak bilinen ve Türklerin içinde yer aldığı ilk topluluk olan Hunlardan itibaren bu dönem, M.Ö. 300’lerden başlayarak, yaklaşık M.S. 10. yüzyıla kadar uzanan 13 asırlık bir dönemdir ki bunun bir de bilinmeyen tarih öncesi vardır. 10. yüzyıla ait gözlemlerin yer aldığı İbn Fazlan Seyahatnamesi’ne göre, eski Türklerde evlenme âdetleri, çeşitli bölge ve boylara göre değişir. Umumiyetle, öz ana, kızlar ve kız kardeşler hariç, her kadınla evlenilebilir. Buna rağmen Çiğiller ve Kutluklar, kız kardeşleriyle de evlenirlermiş.

    ESKİ TÜRKLERDE ÇOKEŞLİLİK YAYGINDI

  • Peki ya evlilik?

    Oğuzlarda evlenirken kızın rızası alınırdı. Volga Bulgarları arasında evlenmek isteyen kişinin, istediği kızın başına bir örtü atması ve böylece kızın onun eşi olması âdeti yaygındı. (Bu İbn Fazlan Seyahatnamesi’nde yazar.) Oğuzlarda evlenecek kişi, birisinin kızını, kız kardeşini veya velayeti altında olan bir kadını, bir miktar Harezm kumaşı karşılığında ister, başlığı veliye verdikten sonra, kızını alıp çadırına götürürdü. Başlık, deve veya başka bir hayvan da olabilirdi. Kutluklarda çokeşlilik görülmez. Kutluklarda kocası ölen kadın tekrar evlenmez. Boşanma yoktur ve hükümdarların dahi çok kadınla evlenmesi yasaktır.

  • Eski Türklerde çokeşlilik var mıydı?

    Eski Türklerde çokeşlilik yani poligami mevcuttu. Hatta oldukça yaygındı. Bazı kaynaklarda çokeşliliğin sadece hanlara özgü olduğu, bazı kaynaklarda hiç olmadığı iddia edilir. Ancak bu doğru değildir. Çünkü kadın sayısı fazladır ve yakınlarının dullarla evlenmesi şartı vardır. Örneğin Tukyu aşiretinde hükümdar Tukyu’nun 10 hanımı vardır. Henüz Müslüman olmamış Hazar Türkleri hakanları, saraylarında daima 25 kadın bulundururlardı. Bunlar kimi rıza ile kimi zorla alınmış komşu hükümdarların kızlarıdır. Ayrıca odalık olarak 60 güzel cariye bulundurulurdu. Her kadının ayrı bir çadırı ve hadım muhafızı vardı. Hakan istediği zaman, muhafıza haber gönderir, muhafız cariyeyi hakana getirip, çadırın önünde beklerdi. Bunlar İbn Fazlan tarafından yazılmıştır.

  • Yani harem, İslam öncesinde de vardı?

    Evet, harem usulünün henüz Müslüman olmamış Türklerde de görülmesi, bu usulün İslami etkilerle ortaya çıktığı, Selçuklu ve Osmanlı saray ve konaklarına ait olduğu yolundaki genel kanaat karşısında çok dikkat çekicidir. Ziya Gökalp de tekeşlilik iddiasına rağmen, reislerin zengin olduktan sonra tek eşle yetinmeyip esirlerden ya da tebaaları olan oymaklardan güzel eşler edinmeye başladıklarını söyler. Yani hakan, ilhan ve prenslerin il dışından evlenmeyi âdet edindiklerini, bunlar Çin prensesi ise ‘konçuy’, değilse ‘kuma’ dendiğini belirtir.

  • Peki ya eski Türkler ile şimdiki arasında zinaya bakış açısından fark var mı?

    Kutluklarda ve Hiyong-nularda zina çok büyük bir suçtur. Kutluklarda zina eden erkek ve kadın yakılırken, Hiyong-nularda evli bir kadına tecavüz eden bir kişi ölüme mahkum edilir. Genç bir kızı iğfal edenden ise büyük fidye alınır ve o kızla evlendirilirdi. Tukyularda tecavüz eden kişi iğdiş edilir. Bütün kavimlerde düşmanlara aynı hareketi yapmak suç sayılmazdı.

  • Zinanın yasak olmadığı Türk boyları yok muydu?

    Ebu Dülef ve İbn Fazlan Seyahatnameleri’nde zinanın yasak olmadığı iki Türk topluluğunun Peçenekler ve Karluklar olduğu belirtilir. Karlukların, kadını kumarda alışveriş nesnesi olarak kullandığı rivayet edilir. Serbest ilişki hakimdir.

    Müslüman feminist

    Kitabın yazarı Doç. Dr. Mualla Kavuncu, kendini öncelikle Müslüman olarak tanımlıyor. Ülkücü geçmişten geldiğini belirten Kavuncu, durduğu noktayı da şöyle özetliyor: “Ben sağ çevrelerden gelen bir insanım, Müslümanım. Herhangi bir ideolojiye şu anda sahip değilim. Gençliğimde ülkücü idim, öğrenciliğimde başım da kapalıydı. Ama şu anda herhangi bir ideolojim yok. Feminizmle yakınlıklarım, ortak noktalarım var, sosyalizmle ortak noktalarım var, çevrecilerle var. Bunlarda da bir sakınca görmüyorum. Genelde Müslümanlar ‘bunlar bir araya gelmez, olmaz’ derler ama ben öyle değilim.”

    EBRU TOKTAR-ebrutoktar@gmail.com
  • Akşam, 16.09.2007
  • Kırk Beşinci Yaşın Soruları: SEYHAN ERÖZÇELİK

    31/3/2007 · Kategori: Soylesi

    SEYHAN ERÖZÇELİK
    Kırk Beşinci Yaşın Soruları


    Kitap-lık;

    Vural Bahadır Bayrıl


    Vâridik, yoğidik., ilk bakışta bir önceki kitabın Yağmur Taşı’nın devamı gibi görünüyor. Ama bence eksik bir gözlem olur bu. Daha ilk kitabın Yeis ile Tabanca’daki “Hayat Felsefesi” başlıklı şiir şöyle bitiyordu:

    (...) Hoyrat bir çiçektir
    felsefe, koparırken sen de koparsın.
    Yani, yaşadım mıydı yoksa?

    Yeis ile Tabanca, yirmili yaşlarda yazılmıştı, Vâridik, yoğidik. ise, kırklı yaşlarda. Ne oldu Hayat Felsefesi’ndeki sorunun cevabını mı buldun yoksa?
    Cevap, hepimizin içinde. “Issızlığı bir elinde, öbür elinde divânı, geçmiş bir gül saatinde, okunur azala azala.” Benim anladığım bu. Etkilenmek, özümsemek, içermek, kavramak, her ne ise. Yeis ile Tabanca, belki de benim tek kitabım. Diğer kitaplarımla, onun çevresinde bir pervâne gibi dönüyorum. Pervâne dediğim, uçan bir böcek. Ateşe yakalanıncaya kadar, yanıncaya kadar devam ederim herhalde. Yirmili yaşlarımızda, sen de bilirsin, seninle aynı yaştayız, ay farkıyla, nasıl bir yerde, hangi şehirde, neler yapıyorduk! Okullarımız farklı da olsa, hep aynı yerdeydik. Hepimiz. Sen de, ben de solcuyduk. Daha ortaokulda. Annelerimiz, babalarımız neler hissetti bilmiyorum, ama tahmin edebiliyorum. (Artık ikimiz de babayız ya...) Sahi, biz nasıl kurtulduk? Ölmedik ve yirmili yaşlara olgun iki çocuk olarak “düştük”?
    Yeis ile Tabanca’ya dönelim. Benim oradaki derdim, önsöz “Hâtıralar Dükkânı”, ara söz “Şey, Eşya”da, sonsöz, “Tesadüflere Hürriyet! Teferruata Hürriyet!” yazılarında ya da poetikalarında çok açık anlatılır. Burada onları tekrar analım. Bir gün Ece bana şöyle demişti: “Niye Yeis ve Tabanca değil de Yeis ile Tabanca?” Ben de ona “Sen kitabı anlamamışsın,” demiştim. Bilmem anlatabildim mi? İngilizcede “and” denebilir belki ama, biz Leylâ ile Mecnûn, Kerem ile Aslı, falan filan, öyle deriz.
    Hep gözden kaçmıştır, Yeis ile Tabanca’daki şiirlerin önemli bir bölümü, hece ölçüsüyledir. Gazel, sonnet, kaside, mâni, ode, villanelle, koşma, her ne ise, uzar gider, bu biçimleri bilmeyenler var şiir yazanlar arasında. Yeni arkadaşlara bakıyorum, ya aşk şiiri yazıyorlar, ya da “siyasi” şiir. Kendilerince. Oysa şiir, şiir olarak doğar. Ya da iner, bilmiyorum. Ha, siyasi yanları olabilir, aşka değinen, arzuya değinen yanları olabilir, o başka. Şiir, hayatın ta kendisidir. Ama doğduktan sonra da, uçar gider. Nereye giderse. Bilemeyiz. Şair, artık yalnızdır. Doğurmuştur ve biter. “Okunur azala azala.” Eti ve ruhu gider.
    Velhasıl-ı kelâm: Şiir, acıtarak ve hissederek doğar.
    Haydi bir başka iç-içelikten daha söz edeyim de, belki meraklı bir okura zihin çelici bir yol açar, Yeis ile Tabanca’daki “Fal” başlıklı şiirinden bir başka kitabın Gül ve Telve’ye gidiş nasıl oldu?
    Gül ve Telve, tesadüf ya da bir kaza sonucu doğdu. Bak, yine aynı sözü kullanıyorum: Doğdu. Yaratıldı ya da yazıldı değil. İş arkadaşım Aslı Bleda bir gün gelmişti, “Bana fal bakar mısın?” diye. “İşim var, git başımdan Aslı,” dedim, “fincanı oraya bırak, yazılı olarak veririm.”
    Sonra yazdım ve verdim. Sonra ve sonra, çalıştığım yerdeki kızlar başıma üşüştüler, “Bana da, bana da bak,” diye. Böyle böyle başladım. İlke olarak erkeklere bakmıyordum. Bilgisayarı da yeni öğreniyorum. Mac Classic. Daktilodan kurtulma zamanı. Yazdığın şeyi, değiştirebiliyorsun ve yeniden daktiloda yazman gerekmiyor. İkisini de saklayabiliyorsun. “Aaa! Bu ne kadar güzel bir icâd,” demiştim, kendi kendime. Dolayısıyla falları da atmadım. Kimbilir, belki bir gün lâzım olur, öyle değil mi? Eee, birikti tabii... Farkettim ki, yazdığım, (baktığım değil, zaten bakmıyordum, uyduruyordum) fallar, aslında şiir. Aklıma “Fal” şiiri geldi. Yeis ile Tabanca’yı açtım, şiiri buldum. (Şiirlerimi unutmak ya da hatırlamamak gibi, kötü ya da iyi bir huyum, var. Hiçbir şiirimi ezbere bilmem. Bilmiyorum.) Kökü orda. Nedenini bilmiyorum. Ama “Fal” şiirinde, fincan kırılır, biliyorsun. Telve, ortaya saçılır. Belki o fincandaki telveler, Gül ve Telve’ye sıçramıştır. Sonra, falları belli bir sayıda bıraktım. Onların karşılıklarını, aynalarını yazdım. Bu sefer işin içine, tasavvuf da girdi. Gül ve Telve’deki her fal, birer hayattır. Fazlasıyla, bir hayatın da, değişik dönemleri. Gerçekten.
    Gül ve Telve, zenbille inmemiştir. Ama zenbil, sıkı sıkı düğümlenerek ve sabırla dokunmuştur, üstü örtülmüştür. (Zenbili bilmeyen, açsın sözlüğe baksın.) Açarsan, “içindekiler” dağılabilir. Yanlış anlaşılmasın, Pandora’nın Çömleği (ya da Pandora’nın Kavanozu) filan değil. Yine de bir kadın kitabı diyebilirim. Büyük bir bölümü, Amerika İngilizcesine çevrildi. Herhalde sonbahara doğru çıkar New York’ta.
    Yeis ile Tabanca’yla, Gül ve Telve arasında Hayal Kumpanyası var. O kitap, daha çok Yeis ile Tabanca’nın devamı gibidir. Belki de, ikisi “bir” kitap. Hayal Kumpanyası, 250 tane basıldı ve Yunus Nadi Ödülleri’nin şiir dalında mansiyon aldı. Tasarımını büyük bir zevkle Bülent Erkmen yapmıştı. (Kitabı tasarlarken Bülent bana şöyle bir şey dedi: “Şiir kitabında, sayfa numarası olmaz.” Nasıl hak vermiştim. Şiir, şiirdir.) O yıl, birinci, ikinci, üçüncü ödülü verilmedi. Sadece mansiyon verildi. Ben de ödülü reddettim. Bir de mektup yazdım: “Demek ki, bu yıl iyi şiir yazılmamış,” mealinde bir şey. Derdim şuydu, bana verilmeyebilir. Ama niye birinci, ikinci, üçüncü yok? Ya da niye var? Bir ne, iki ne, üç ne? Patates mi bu? Bunu sen de yaşadın, ENKA Kültür ve Sanat Vakfı’nın şiir ödülünde “mansiyon” aldın. Melih Cevdet Anday’la birlikte. Orada da birinci, ikinci, üçüncü yoktu. Bunları hiç bilememişimdir. Ya da toyduk. Bazı şeyleri bilmiyorduk ya da bilmezden geliyorduk.
    Konu dağıldı. Dediğin doğru, Gül ve Telve’nin anası, “Fal” şiiridir. Nedenini bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorum.

    Baştan beri, bir şairin en büyük yolculuğunun kendi dili içindeki yolculuk olduğunu biliyorsun. Yağmur Taşı farklı Türkçelere, belki de Türkçenin, bugün yaşansa da, şimdi bize arkaik gelen ya da hiç bilmediğimiz havzalarına yapılmış bir keşif yolculuğu gibi geliyor bana... Bu gözleme katılır mısın?
    Bahadır, biliyorsun işim icabı, o “coğrafya”ya çok yolculuğum oldu. Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Gürcüstan... Farkettiğim, daha başından beri şuydu: “Yolcu” değilim, “yol”um. Ama yol yok. Belki de yolu yapmaya çalıştım. Azerbaycan dili, örneğin, şâhâne bir dil. Musikili, âhengi var. Azeriler şarkı söylermiş gibi konuşuyorlar. Zaten dile merakım ortaokul yıllarından başlıyor, düşündükçe, Azerbaycan dili bana Türk dilinden daha mantıklı geldi. Bir anım var Azerbaycan’da, hiç unutamam, işyerimin şoförü, akşam saat altı filan, her odanın kapısına gidip “Sağol,” dedi. Oradaki Azeri ortağımıza sordum, “Biz ne yaptık ve niye teşekkür ediyor,” diye. (Bu arada Azeri ortağımızın konuşmasıyla, evinde dalga geçiliyormuş, bunu da biliyorum. Türklerle fazla içli–dışlı olduğu için, dili bozulmuş.) Meğer, “Sağlıcakla kalın,” diyormuş. Güzel değil mi! Bir örnek daha: Güzel sanatların Azerbaycan dilindeki karşılığı ince sanat. Yani “fine arts.” Bu da güzel değil mi! Kendini bilmeyenler, Azerbaycan diliyle dalga geçiyorlar, önce kendilerine baksınlar. Farkettiğim başka bir şey de, doğduğum yerin, Bartın’ın başka bir Türkçeyle konuşması. “Yabancı”larla mükemmel Ankara ya da İstanbul Türkçesi konuşurlar. (Yabancılar, yani Bartınlı olmayanlar.) Kendi aramızda, Bartın diliyle konuşuruz. Şive değil, ağız değil. Her ne ise, annemin bana şöyle sorduğunu hatırlarım: “Sen okulda da böyle mi konuşuyorsun?” Cevap: “Yoo...” (A-ah! da diyebilirdim ve terliği yerdim.) Bir vesileyle, Litvanya’nın Ankara Büyükelçisiyle tanıştım. Halina Kobeckaite Hanım. Karay. (Karaköy semtinin adı Karaylardan gelir. Karaylar, farklı bir Musevi mezhebindeler. Yahudi değiller. Yine de işin içinde, ticaret var tabii. Hazar’larla ilişkisi var-yok, hep tartışılıyor.) İngilizce konuşuyoruz. Karay şiirlerini Türkçede nasıl tanıtabiliriz, filan. Ölmekte olan ve korumaya alınan bir dil. Yeğeni de yanındaydı. Kendi aralarında Karayçe konuşuyorlar. A-aaa... Bartın Türkçesi neredeyse! Litvanya nere, Bartın nere? Kestik İngilizceyi, bildiğimiz gibi konuştuk. Sanki teyzemle konuşuyorum. Sonuçta, bir ana damarın olduğunu keşfettim. Taşkent’te en sevdiğim şey pazara gitmek ve pazarlık etmekti. Ana damar, Türkçe. Burada, Dağlarca’yı nasıl anmam: “Türkçem, ses bayrağım benim.” Gerçekten öyle oldu, benim ses bayrağım oldu. Kazak dili biraz çetindir ama onu da kıvırabiliyorsun.
    Yağmur Taşı, bizim kutsal taşımız yadadan doğdu. (Bak, İngilizcesi jade, yeşim taşı. Fransızcası da öyle. Halbuki biz hep övünürüz, başka dillere yoğurt sözünü verdik, diye. Kim bilir ki, yoğurt aslında Moğolcadır.)
    Yağmur Taşı, bence bir tarih ve sosyoloji kitabıdır. Şiir kitabı kimliğinde belki. Türkler nasıl dağılmış, nasıl birbirlerine düşman olmuş, (Azeriler ve Türkmenler, örneğin, birbirlerini sevmezler. Nedeni Hazar denizi. Bu arada örneğin de Ermenicedir, belirteyim.) çil yavrusu gibi dağılmışlar! Ben Türkçelerin hepsinde bir güzellik görüyorum. O kitaba biraz da epope gibi bakıyorum. Cesaretim olsa, Orhon alfabesiyle yazardım. Taş üstüne, yaz yaz, bitmiyor. Hilmi Yavuz’la bir telefon konuşmamız var. Kitabın birazından haberdar, “Hocam,” dedim, “bu kitap bitmiyor.” O da bana şöyle cevap verdi: “Evlâdım,” dedi, “sen şairsin, akademisyen değil.”
    Yalnız şu bir gerçek, benim bir derdim var ve onu sadece şiirle ifade edebiliyorum. Değişik Türkçeler var. Değişik Türkçeler varsa, değişik insanlar, değişik toplumlar var. Dil, konuşulan ya da yazılan, insanların yaşama biçimlerini, düşünme biçimlerini de etkiler. Yağmur Taşı’nda, “Beyoğlu Taşı” şiiri vardır. Pırıltılı, parıltılı, arkası sırla kaplı, elmasa ya da pırlantaya benzeyen “cam!” Neden Beyoğlu Taşı demişler? Bir şey hatırlatıyor mu bu sana?
    Dil, ya da Türkçe, Türk insanının tâ kendisidir. Birlikte yaşayan insanlar da bir “şey” oluşturur. (Toplum ya da millet demeye dilim var(a)madı.)

    Zardoz: Taş Tanrı isimli bir film seyretmiştim, henüz ergenliğimin başlarında. John Boorman yönetmişti. Sean Connery ile Charlotte Rampling oynuyorlardı. Garip bir filmdi, biraz fütüristik, biraz da mistik... Türkçenin içinde, katmanlarında bir şaman gibi geziyorsun da, ne olacak, nasıl adlandırılacak bu şimdi?
    Sen, zor sorular soruyorsun. Eh, bildiğimiz kadarıyla, şairlikle şamanlık arasında bir şimşek, şer’are var. Ama fay da var, kırılma çizgisi. Zardoz’da, tuhaf bir faşizm gözlersin. Ölümsüzler... Kendi aralarında oy verip, kendi aralarından birinin yaşından alırlar ve kazanırlar. Yanlış hatırlamıyorsam. Karar verildiğinde birdenbire, yetmiş, seksen yaşına gelirsin. Bunu icâd eden bilimadamı da yaşlılar arasındadır. Hepsi ölümü bekler ama ölemezler. Çünkü ölmeyeceklerdir. Bu şuna benziyor: Şimdiki sitelerde, mahalle olmayan yerlerde yaşayan insanlar bir aradadır, bir arada eğlenirler, yaşarlar, dört çekerler, oysa ki dünya çökmüştür, bir de insanlar vardır. Onların bakkalları, çakkalları, berberleri, eczaneleri, bankaları, her ne ise, işte onlar vardır. Toplum denen şey de, tam budur işte. İşte o insanlar günümüzde oy kullanıyor ve istedikleri partiyi iktidara getiriyor. Eee? Beğen beğenme. O filmde, Sean Connery’nin ve Charlotte Rampling’in yaptığı, insanlığı yeniden kurmak gibi bir şeydi sanki. Bir tür Adem ile Havva hikâyesi. (Hikâye mi, gerçek mi onu da bilmiyorum ya.)
    Çürüyen şeyin kokusunu duyuyorum ama elimden bir şey gelmez. Şairlikten başka. Ülkemdeyim. (Ülkem neyse, ben de oyum.)
    Bana kalırsa, filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri şudur: “Beni de öldür, beni de öldür!” Zardoz, çoktan öldürülmüştür. Öldürülebileceği, öğrenilmiştir. Kaldı ki, Zardoz, bir tür hokkabazdır zaten.
    Oysa, dünya hepimize yeter. Yeter ki, itinalı olalım. Dikkatli olalım.
    Şamanlık da bu herhalde. İşin içine ecza da girer, ot da, otacılık da. Türkü söylemek de.
    Zardoz’un Wizzard of Oz’dan geldiğini farkeden ne yapar? (Nedense aklıma, güvercin kanadı sözcüklerinden cımbızla çekilmiş Üvercinka kitabı geldi. Cemal Süreya nur içinde yatsın. Türkçenin sırlarına vakıf olan Zaza.)
    Bize gereken şeyler, buğday, üzüm, zeytin, su, süt, çeşitli yemişler, vesaire. Petrol değil.

    Senin “kitap” yapmayı sevdiğini biliyorum. Yazarken, kurarken, açık uçlu da olsa, hep bir yapı kurarsın. Her kitabının da üzerinde ince ince çalışırsın... Böyle yapınca ne oluyor ki?
    Ben aklıma geldikçe şiir yazıp, onları biriktirip, sonra kitap yapmıyorum. Daha doğrusu yapamıyorum. Ben, mimarım. Belki yetiştirilme biçimimden, belki de büyük bir kitaba gitme isteğimden. Kitaplarımı da hep bir fasikül olarak görüyorum. Operanın opusları, parçaları yani. (Bak, nedense Latin diline ihtiyaç duyduk.) Aslında, opera benim. Naçizane bir insan. Yukarıdaki de görüyordur. Onun verdiklerini, bir araya getirmeye çalışıyorum. Kolay da değil, ha! Yukarıyı da çözebilmiş değilim. Yukarıdaysa, niye aşağıya inmiyor? En azından bir bardak su veririm. (“Bir bardak su ver, yeter.”)

    “Seyrelttiğini” düşünüyorum. İlk kitabından Vâridik, yoğidik.’e geldiğimde, peşpeşe bir okumayla izlediğimde, giderek seyreltiyorsun şiirini. Sıfatlar azalıyor. Dizeler kısalı
    yor. Şiirlerin uzunluğu da... Etkiyi ve çağrışımı yoğunlaştırmak mı amacın, yoksa şiirin kendinden başka bir şey olmaması yönünde bir gayret mi bu?
    Eee, şiir, şiirdir. Belki değişiyordur. Geçenlerde bir arkadaşımdan duydum: Bir internet sitesinde on altı bin şair varmış. Türkiye’de. Hoppalaaa! Biraz kurcaladım siteyi, babamın anneme yazdığı şiirler daha iyi. (Evlenmeden önce yazmış, onu tavlamak isterken. Eh, işe de yaramış, ben ve iki ağabeyim doğdu. İyi ki.)
    Ben, Türkçeye âşığım. Türkçelere de âşığım. Dil yoksa, biz yokuz. Buna inanıyorum. İş de yok, aş da yok, aşk da yok, arzu da yok, başını sokacağın yer de yok. İstediğin kadar çoğalt. Kısacası hayat yok. Dil, insanlara verilmiş en önemli melekedir. (Cinlerin ve hayvanların konuşmalarını da, bu arada, anlamak isterdim. Cin var mı, onu da bilmiyorum. Ama Çin var. Harf kullanmıyorlar. Zapta geçsin.)
    Vâridik, yoğidik.’i bir Türkçe Hayat Bilgisi ders kitabı gibi düşündüm. Bütün Türkçelerde anlaşılsın. Bu bir. Herkes anlasın. Bu iki. Anlamayan anlamasın. Bu üç.
    Ne var ki, o kitap karmaşıktır. Hepimiz ne kadar karmaşıksak. Hepimizin hayatı. Hepimiz dili kullanıyoruz, dilin içinden bazan çekinerek çekersin, bazan yaratırsın, bazan abartırsın. Örneğin, “Ver gazı, ver gazı!” nereden çıktı? Eh, çıkmış. Hepimiz insanız. Nasıl yaşıyorsak, öyle konuşuruz.
    Belki tekrar söylüyorum: Dil, hayattır. Nasıl söylenirse söylensin, yazıkla, bedenle, bakışla, gözlerle, ellerle, düşmeyle, hayatla, ölümle, duruşla, varoluşla, ruhla... (Yazık, Rusça dil demek. Aynı Türkçede olduğu gibi, hem ağzımızın içindeki organ, hem de konuşmaya, anlaşmaya yarayan sistem. İngilizcede tongue ve language ayrı şeyler. Niye, bilmiyorum.)
    Dil, insana dar gelirse, yürür. Yürümeye başlar. Belki de koşmaya.
    Şiir de öyle.
    Şiir de, koşmaktan gelmez mi?
    Belki de sadece “A!” Demek isterdim. Belki de, bu ses yeter. (Ama ünlem koyduğuma göre, demek ki yetmiyor. Çünkü “A-aaa...” da başka.)

    Sartre’dı yanılmıyorsam, şu mealde bir şey söylemişti; “Şair bazı kelimeleri yan yana getirdiğinde bir görünüm yarattığı sanılır, oysa o yeni bir nesne yaratmıştır.” Aklımda kaldığı gibi yazdım. Yağmur Taşı ile Vâridik, yoğidik.’e bakıyorum da, ritmi artık dizenin kendi içindeki iniş çıkışlar, yakın uzak ilişkileri ve ses değerleriyle değil, ya fiil zamanları ya da kelimelerin çağrışım ve tınılarıyla sağlamaya başladın. Bu yeni bir şey mi sence?
    “Mimarım,” dedim. Bir yapı oluşturmaya çalışıyorum. O yapının içinde, insanlar otursunlar, yemek yesinler, sevişsinler, doğsunlar, doğursunlar. Bu yapıyı oluşturma isteği, belki de dünyayı anlama isteği. Anlamak, dedim, ama o sözdeki geniz n’sini yazıda yansıtamıyorum, zihinle ilgili bir hâl.
    Kır Ağı kitabım, benim ilk kitabımdır aslında. Lisedeyken yazmıştım. Yeis ile Tabanca’ya başladığımda, o kitabı görmezden geldim. İçindeki şiirleri de. Sonra baktım ki, onlar şiir ve kitap da kitap. Peki, çıktı. Bir şair arkadaşım, “Sen sadece bir harf yazsan, o da şiir olabilir,” demişti. Ben de “Saçmalama,” demiştim. Saçmalamasın, çünkü ben dünyayı anlamaya çalışıyorum. Bozuyorum, çatıyorum, bozuyorum, çatıyorum, kırıyorum. Hepimiz, insanız sonuçta. Üstüne basarak söyleyebilirim ki, dil bir yılandır. (Kobra mı, değil mi, artık bilemem.) Ne var ki, tatlı söz de yılanı deliğinden çıkarır. Sonra yılana ne olur, bak, onu da bilemem.
    Bana kalırsa, Homeros’tan, Gılgamış Destanı’ndan, William Shakespeare’den, Yunus Emre’den, Dante’den, say istediğin kadar, bu yana, şu yaşadığmız zamana kadar, hiçbir şey yeni değildir. Kimse kendini aldatmasın.
    Önemli olan şey, yazarken haz duyup duymadığındır. Ya da, dilin belini getirmek.
    Ben, Yunus’ta ne gördüysem, onu yaptım. Hep yapmaya çalıştım. O, dilini ne kadar biliyorsa, ben daha azını biliyorum. Bildiğim, bu. Göz kırpma da bir iletişim biçimidir ama aktaramazsın, yazıya dökemezsin.
    Bir şey söyleyeyim, bir sesi yazıya dökemedim. Türkçede var, başka dillerde bildiğim kadarıyla yok. “Cık.” (Ancak böyle yazılabilir herhalde.) Yağmur Taşı’nın ilk adı bu ses idi. Bak, harf demedim, sözcük demedim. Ama yine dile ihtiyacın var. Organ olan dil. Bir dilsiz (aslında dili var ama konuşamıyor, diyelim, çünkü tad alabiliyor), yazamadığım o sesi çıkarabiliyor. “Cık!” Yeter mi?

    Bir başka gözlem ya da okuma diyelim; son iki kitaptaki şiirlerin çoğu bir anıt-taş’a, veya bir kitâbeye yazılabilirmiş gibi geldi bana... Bir tür balballar dikme işi... Bozkıra, uçsuz bucaksız bir düzlüğe, aralarında hayli mesafe konarak bırakılmış bir dizi kitâbe... Türkçenin, Türkçelerin farklı coğrafyalarından kimi işaretler de var burada... Bu iki kitap, bir tür “kitâbeler” kitabı olarak da adlandırılabilir mi?
    Kesinlikle. Balballar da doğru bir benzetme. Balballar, dağınık ve düzenlidir. Sağdan, soldan, aşağıdan, yukarıdan, istediğin gibi oku. Vâridik, yoğidik.’e, herhangi bir sayfadan başlayabilirsin. Ya da başlamazsın. Bir sayfayı açar ve sadece orayı okursun, ya da oradaki bir sözü. Bu kitabın, varlığın ve dilin birlikteliğini sorguladığını düşünüyorum. “Vâridik, yoğidik.”te, Orhon işaretleriyle yazılmış söz, amdır. Hepimizin çıktığı yer. Bütün insanların çıktığı yer. Şimdi kelimesi de amtıdan gelir. Amtının kökü de amdır. Böylesine hayat dolu bir sözün, binlerce yıl sonra ne hâle geldiği ortada. Ya tabu sözü olarak görülüyor, ya da sadece küfürlerde kullanılıyor. Giderek, şunu da söyleyebilirim o zaman, böylesine kıvrak, dilini yayan, diliyle egemenlik kuran, dilini bir lingua franca, ticaret dili yapan insanların, bugün geldikleri yer de öyle. Şiddet, ya da küfür. Saygısızlık, bencillik. Ya da gelmedikleri yer. Bana kalırsa, geldikleri yer de, yer değil. Çünkü öyle bir yerin tanımı yok. Yiyip içip yatıyoruz sadece. Zihin fukaralığı had safhada. Bu fukaralık da, her türlü iletişimin ve yönlendirmenin yoluyla, tetikleniyor, katlanıyor ve ivme kazanıyor. (Şimdi ivme ne diyeceksin, acceleration. Yoldan on altı yaşında bir çocuğu çevir ve sor, ne demekmiş bakalım ivme...)
    Yani Bahadır, nereden geldik, nereye gidiyoruz, biz kimiz gibi soruları taşıyan kitaplar, Yağmur Taşı da, Vâridik, yoğidik. de. Benden böyle şiirler beklenmiyordu, birçok arkadaşım şaşırdı. Rahmetli Mehmet Günsür, Yağmur Taşı’nı resimlemeye kalkmıştı, bir şey diyemedim. Çok da güzel şeyler yaptı. Sonra, ona, “Memo, ben resim filan istemiyorum,” dediğimde, on gün filan küsmüştü bana. Yağmur Taşı’nı çıkmadan önce Sencer Divitçioğlu’na vermiş Mehmet. Sencer Hoca, “Ben şiirden anlamam,” demiş, Mehmet de, “Ağabey, bi’ oku,” demiş. Sonra dört sayfalık bir mektup geldi Sencer Hocadan. Ha, anladım ki kitabım anlaşılmış. Ece Ayhan gibi söylersem, “Benim meramım başka!” Anlayana. Kuş, böcek, deniz şiiri yazmıyorum. Entellektüel bir şiir de yazmıyorum.
    Kitâbelere tekrar gelirsek, Orhon Kitabelerini okumamış, Göktürk Kitâbelerini okumamış, “Aprın Çor Tigin, niye ders kitaplarında yok?” sorusunu sor(a)mayan insanlarla işim yok. Artık her şey bilinsin. Kristal kırıldı. Yapıştırılamaz. (Porselen yapıştırılabilir oysa ki.)
    Ben Yağmur Taşı ile Vâridik, yoğidik.’in hayli “yeni” bir tavır olduğunu düşünüyorum... Kimileri “yeni”nin sadece biçimden geçtiğini düşünüyorlar şu sıra... Oysa mevcut araçların tükenmeyen imkânlarının yoklanmadan, bu kolaylığa sırt dayamanın öyle matah bir şey olmadığı açık... Türkçe ve Türkçelerin havzalarındaki bu yolculuk sürecek mi, yoksa bir ara durak, bir işâret miydi sadece bu?
    Bana el verenler belli. Ahmed Hâşim, Yahya Kemal (Ahmed Agâh da diyebiliriz), Âsaf Hâlet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay Rifat (ki şiir yazmaya kırkından sonra başlamıştır), William Butler Yeats, Osip Emilyeviç Mandelştam, hâlâ şiir yazan arkadaşlarım. Onların yaptıklarına bakarsak, bu yolculuğun nereye gideceğini, yolcunun kim olduğunu, yolun ne menem bir şey olduğunu, az çok kestirebiliyorum. Ama kestirebiliyorum. İnan ki bilmiyorum. (Türkiye’de hiçbir şey bilinmez. Her şey gökten iner. Öyle zannederler. Zannederiz.) Sadece Türkçenin çok güçlü bir dil olduğunu biliyorum. O yüzden, hokkabazlık yapmaya gerek de yok. Eskiden, “Şiir dörtgendir,” diyordum. Şimdi demiyorum. Şiir adları üzerine, sözgelimi, çok düşünmüşümdür, “Şiir adı, şiire dahil midir, değil midir,” diye. Artık öyle düşünmüyorum, şiirin adı, şiirin içinde de olabilir. Ya da şiir, adıyla başlamayabilir. Belki şiirin altına kendi imzamı, adımı, her ne ise, koymam artık. Anonim olmak istiyorum. Ama pasaportumda meslek hânesinde author yazıyor. Bu da bir çelişki.

    Kapanarak yazdığım gibi...

    26/1/2007 · Kategori: Soylesi

    Kapanarak yazdığım gibi...
    Feridun Andaç
    Bir ömür boyu kitaplarını yanı başımdan ayırmadığım yazarlardan biri de, Knut Hamsun’dur. Nedensiz bir sevgi bağı, buluşma değildir bu. İlk gençlik günlerime denk gelen tutkulu okumalarımın arasında onun romanlarının ayrıcalıklı bir yeri vardır.

    Yaşadıklarınızı, okuyup ettiklerinizi bir anda sizin benliğinizde biçimleyen, neye yaradığını, içdenizlerinizde ne gibi tayflar açtığını görebilmeniz için böylesi bir buluşma kaçınılmaz gelir bana. İşte o gidiş/bağlılık bunun için anlamlı, unutulmaz/kopulmazdır. Özcesi bir ustadan el almak gibi bir şeydir.

    Beni o kıyıya, yani çağımızın çağdaşı romancıları/yazarları okuma çizgisine getirenin ne olduğunu düşündüğümde; arka planda ‘okuma eğitimi’nin olduğunu gözlerim. Halamdan dinlediğim masallar, babamın anlattığı hikâyelerle bilincimde yer eden ‘hikâye’/ ‘anlatı’ kavramı, bir adım sonrasında masal/hikâye kitapları, romanlarla buluşturmuştu beni. Binbir Gece Masalları, Kelile ve Dimne ile bir arada Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Erzurumlu Emrah’ı okumuştum. Annemin amcası İbrahim dedemin okuyup anlattığı Kısas-ı Enbiya, Sadi’nin Bostan ile Gülistan’ı başka bir sesti. Ki; dönüp Molla Cami’yi, Feridüddin-i Attar’ı, Mevlânâ’yı keşfetmemde o sesin etkisi vardır.

    İçli, duygulu, aşkın bir okuma yolculuğuna girmemde bunların etkisi vardı elbette. Ama İstanbul’dan çıkıp gelen dayımın kitaplarına kavuşmam başka bir ‘cennet’ti bana. Jack London’un Martin Eden’ini elime aldığımda artık okuma uğraşının dışına taşmış, yazarı/yazarlığın ne olduğunu gözlemiştim. Orada ilerlerken işte Knut Hamsun, yapıtlarının gölgesini düşürmüştü masama. Steinbeck, Hemingway, Dostoyevski, Gorki, Çehov ve Gogol’le buluşmam bambaşka bir seyir açacaktı önümde. Hele eşikte beni bekleyen Montaigne; duygu ve akıl yolculuğumda yaşam kitabım olabilecek bir kitabı getirip önüme koymuştu: Denemeler... ‘Akıl yürütme’ dediğimiz şeyin kapılarını aralayan, düşünsel anlamda yazının haritasında gezinmenin sırlarını veren bir yazardı benim için Montaigne. Başucu değil, artık masa başı yazarımdı.

    Ortaokul Türkçe ders kitabımda metinleri yer alan Ataç, Hikmet Birand, Sait Faik, Yaşar Kemal, Halikarnas Balıkçısı çoktan çekim odağına almışlardı beni. Ataç’ın Söz Arasında’sı, Montaigne için bir hazırlıktı sanki... O küçük boy solgun kitap ceketimin cebinde, okuldaki ‘münazara’larda güven duyduğum ‘kaynak’ olarak yanımdaydı hep. Ataç, beni, sormaya/sorgulamaya yöneltmiş; bilmenin/öğrenmenin ne anlama geldiğini göstermişti. Hikmet Birand’ın Alıç Ağacı ile Sohbetler’ine kavuştuğumda ise dönüp çevreme/doğaya bakarak yazmanın/düşünmenin yordamını görmeye başladığımı söylemeliyim. Benim doğa keşiflerim ve ilk yazı alıştırmalarımda belirleyicidir onun yazıları.

    Sait Faik’le öykücülüğümüzü keşfettim diyebilirim. Ömer Seyfettin’i de aynı dönemde okumama karşın bu denli etkileyici olmamıştır. Ama Memduh Şevket Esendal’a, Sabahattin Ali’ye gidilen yolu açandır benim için Sait Faik. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i akşam okumalarımızdaydı. Elden ele geçer, fasıl fasıl okunurdu. Hikâye dinlercesine dinlerdik. Ama ondan bir bölüm yazılı olarak kitabımda karşıma çıkınca, oraya düşen imgelerin gölgesi, söz şenliklerinin alaşımı çekip almıştı beni. O günlerde, İnce Memed 2, Hürriyet Gazetesi’nde tefrika ediliyordu, Sezgin Burak’ın çizgileriyle... Halikarnas Balıkçısı’nın Mavi Sürgün anı-romanından alıntılanan “Gündüzünü Kaybeden Kuş”, tıpkı Sait Faik’in “Karanfiller ve Domates Suyu” öyküsü gibi etkilemişti beni. Bütün bu sözünü ettiklerimi tutup bir deftere yazdığımı belirtmeliyim burada. Tıpkı şu an bu yazıyı yazarken yaptığım gibi; deftere yazmak tutkumun ilk ateşleyicisi olmuştur o yazma çabası.

    Bu ara şunu da açmalıyım: O okuma çabam, adım adım evde, odamda bir kitaplık kurmaya yöneltmişti beni. Liseyi bitirip taşradan İstanbul’a göçtüğümde; arkamda bin kitaplık bir kütüphane bırakmıştım. Bugün sayısı otuz bini aşan kütüphanemde o kitapların yeri/anlamı ayrıdır. Diyebilirim ki; iyi bir okurun-yazarın olması gereken sayıdaki kitaplıktı o... Çünkü okumak için almış, oburcasına okumuş, notlamış, tasnifler yapmış, hatta çoğunu şeffaf naylonlarla kaplamıştım. O dönemeçte Gogol’ün Ölü Canlar’ı, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı, Tolstoy’un Diriliş’i, Flaubert’nin Madame Bovary’si, Tanpınar’ın Huzur’u, Yakup Kadri’nin Panorama’sı, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanlar’ı-Esir Şehrin Mahpusu, Kemal Bilbaşar’ın Yeşil Gölge ve Denizin Çağrı’sı, Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’si, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, Orhan Kemal’in neredeyse bütün romanları bütün bir gençlik yazımı doldurmuşlardı.

    Çocukluk kentimden dışarı çıkmış, yaz tatilinde çalışmak için Sarıkamış’a gitmiştim. İller Bankası Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde puantör olarak göreve başlamıştım. 15-16 yaşlarındaydım. İki yaz dönemim burada geçmişti. Çehov, Gogol en çok burada dünyamı altüst etmiş, Maupassant’ın, Balzac’ın, Stendhal’in izine burada düşmüştüm. Kasabanın belediye reisinin kızına âşıktım, elimde Kızıl ile Kara, cebimde ise Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ı, Neruda’nın şiirleri vardı. Mektuplarıma Lorca’dan dizeler yazıyordum. Aşk öğretir, insan ruhunu geliştirir. Bunu öğrendim o süreçte. Şiirle buluştum, öyküde yol aldım. Artık Balzac’ı okuyarak roman yazmanın zamanı geldiğine inandırmıştım kendimi. Bir aşk kırgınıydım üstelik.

    Öyküyü kendime bakmak, içsel yolculuklarıma sırdaş kılmak için okuyor, yazıyor; romanı dünyayı algılamak, insan ilişkilerinin girdabını çözümleyebilmek ve hayata dair bir söz söyleyebilmek için kurguluyordum. “Pir Ali: Define” romanını o duygularla yazmış; aşk/serüven/gizem katmıştım. Sonra başka roman uçları defterlerimi doldurmuştu. Okurluğum, edebiyatı keşfim beni gitmelere hazırlamıştı. Bunda korkulacak bir şey yoktu. İki platonik aşk, sonrasında erotizmin keşfi, bir diğeri ise masumiyetin anlamıyla sarmalamıştı beni. Derken bir kadının duygularında yaşamanın anlamını romanlardan hayata taşıma sevdası... Ders öğretmenime olan tutkulu bağlanış... Artık gitmenin zamanı gelmişti: Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları elimden düşmüyordu. Sartre’ı keşfetmiş, Bulantı ile Camus’nun Yabancı’sını bir arada okumayı adeta iş edinmiş; varoluşçuluğun ne anlama gelebildiğini sorgulamaya yönelirken, bir yanda Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu ile Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünü sanrılar içinde okumaya kendimi vermiş, diğer yanda ise Bertrand Russell’la düşünsel yolculuğumun ivmesini belirleyecek yüzleşmeye durmuştum.

    Sokaklar daralmış, kentimin yüzü kararmıştı. O ‘kadın’ı keşif için Virginia Woolf’un Mrs Dalloway’ını, Dalgalar’ını almıştım önüme. O bana Marx’tan söz ediyordu, bense Cansever’den, Anday’dan, Lorca’dan şiirler okuyordum ona. Onunla dünyayı keşfe hazırdım. Huzursuzluğunu anlıyordum; okumalarımdan ürkmüştü! Yan yana gelince aramızdaki engeller kalkıyor, birbirimize doğru yürüyorduk. Yaşça benden büyüktü. Onda hayatın olgun yüzünü bulmuştum. Okuduklarım bir anda anlam kazanmış, yazarak yol almanın derin sızısını hissettirecek bir ayrılığa yolumuzu düşürmüştük. Okumak, keşif, tanıma/öğrenme duygumu körüklediği gibi; gitmenin anlamına, hayatın uçlarında yaşamanın sırrının neleri içermesi gerektiğine de inandırmıştı beni.

    Karşımda bağlandığım yazarlarım, tutunduğum kitaplarım vardı. Beni getirip Calvino’da buluşturan, Canetti’yi, Semprun’u vazgeçilmezim kılan büyülü bir yolculuktur bu benim için. Dünyanın neresine gidersem gideyim, o yerin hangi mekânında yaşarsam yaşayayım bana, kitapsız/deftersiz/kalemsiz bir anın olamayacağını öğretmişti bunların her biri. Bütün arayışlarımın sırrı, bekleyişlerimin huzuru, elemlerimin dindirici yurdu, sevinçlerimin kaynağı, gitmelerimin itici gücü, yazmalarımın avuncu oralarda yatıyordu. Bundandır hiç kopmadım, onlarla hep çoğalarak yaşamayı seçtim. Tıpkı her an gitmeyi; bir masada defterimi kalemimi buluşturup, bir kitabı yanıma alarak hayatın başkalarına kapalı alanına kendimi vererek yaşadığım gibi...

    Sayı: 12
    Bölüm: Benim Kitaplarım

    « Önceki :: Sonraki »