Gonca Özmen ile Söyleşi
15/10/2009 · Kategori: Soylesi
1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (2004) ve yüksek lisansını tamamladı. (2008) Halen aynı bölümde doktora öğrencisidir.
1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı.
Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı.
Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Yasak Meyve, Adam Sanat, Ç. N., Özgür Edebiyat, Palto, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi, Düşlem, Bahçe gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor.
Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrilmiştir. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapmaktadır. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinin yazı kurulunda yer almaktadır. Ocak 2009’da yayımlanmaya başlayan Palto dergisinin genel yayın yönetmenidir.
Gonca Özmen ile Söyleşi
Sizi bilmem ama ben şiirin, edebiyatın en zor türü olduğuna inanırım. İhtisas alanı yapmadan, imgelerin sözcüklerle harmanlaşması gerçeğini es geçerek tekerleme maharetiyle(!) bu edebi türü seviyesizleştirdik ne yazık ki. Güya cümlenin son yüklemi/kelimesi kafiyeli ise yurdum insanı şair olmuştur kendi diliyle… Neyse, söz konusu şiir olunca söyleyecek çok sözüm yok, zira pek ilgi alanımın olmadığını itiraf etmeliyim. Ancak Gonca Özmen gibi şiiristanın prensesi ile tanışmamla biraz olsun şiire olan sempatim arttı diyebilirim. İlk buluşmamızdaki sıcaklığı ve şairliğin verdiği olgunluğu/dinginliği ise beni imrendirdi doğrusu. İstanbul’un kaosundan uzak bir yaşam sürdüğü için de… Kendisi 27 yaşında. Ve yayınladığı kitaplarıyla şiir dünyasına büyük ses getiren şair olmayı başarmış. Benim başarım ise, kendisi ile tanışmam…
• Öncelikle Gonca Özmen’i Başarılı Gençler okuyucularına kısaca tanıtabilir misiniz?
Yaşasın 3. tekil şahıs! Gonca Özmen 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğdu. İlkokulu Tefenni’de, ortaokul ve liseyi ise Burdur Anadolu Lisesi’nde bitirdi. 2004 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu ve yüksek lisansını 2008’de tamamladı. Şu anda aynı bölümde doktora öğrencisi. İlk şiiri 1997 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. 1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulundu. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik aldı. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışmasında birincilik ödülünü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesiyle üçüncülük ödülünü kazandı. Kuytumda adlı ilk şiir kitabı 2000 yılında Hera yayınlarından çıktı. İkinci şiir kitabı Belki Sessiz ise Şubat 2008’de Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayımlandı. Şiirleri ve denemeleri Kitap-lık, Varlık, Virgül, Adam Sanat, Yasak Meyve, Özgür Edebiyat, Dize, Le Poete Travaille (Şair Çalışıyor), Akatalpa, Sincan İstasyonu, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yom Sanat, Uç, E Dergisi gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanıyor. Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence ve Farsçaya çevrildi. Şiirin yanı sıra şiir çevirileri üzerine de çalışmalar yapıyor. Tozan Alkan editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Ç.N. isimli çeviri edebiyatı dergisinde Şeref Bilsel, Gökçenur Ç., Dilek Değerli, Sabri Gürses ve Nur Peri ile birlikte yazı kurulunda yer almakta. İlk sayısı 15 Ocak 2009’da yayımlanan aylık edebiyat ve şiir dergisi Palto’nun yayın yönetmeni.
Yaşasın 1. tekil şahıs! Nev’izâde Atâyi “Kendimizden yeni efsâneler icâd edelim.” der. Ben de kendimden yeni efsaneler icat etmeye çalışan biriyim. Belki de hepsi bu.
• İlk şiiriniz siz 15 yaşında iken yayınlanmış ve bu, benim için şaşırtıcıydı açıkçası. Hemen sormak istiyorum, şiiristana giriş hikayeniz nasıl oldu?
Üretmek ve yazmak anlamında sözcüklerle ilk kez karşı karşıya geldiğim zaman, edebiyat dünyası kocaman bir boşluktu benim için. Merkezden uzak, küçük, kapalı ve sessizin içinde bir kent olan Burdur’da edinebildiğim holding dergileri dışında yayımlanan pek çok dergiyi bile bilmiyordum. Burdur’a bir dinleti için gelen Şükrü Erbaş’ın sonradan gönderdiği bir mektupla birçok edebiyat ve şiir dergisinin adresleri ulaştı elime. Birçoğuna abone oldum ki dergiler en önemli sınav salonlarıdır genç şairlerin. Edebiyatın kalbi dergilerde atar. Özellikle şiir için bu böyle. İlk şiirim 1997’de Varlık dergisinde Arif Damar’ın seçimiyle Ustaların Seçtikleri bölümünde yayımlandı fakat İzmir’de Veysel Çolak tarafından yayımlanan Dize dergisinde büyüdüm diyebilirim. Yani ben, edebiyat dünyasına mektuplar ve telefonlarla girdim. Tanışıklıklarım ve sohbetlerim 2000 yılında İstanbul’a gelmemle başladı.
• Hep sorulur “şiir nedir, ne değildir” diye. Bu konuda Nurullah Ataç, “şiir sadece seste ya da manadadır” diyenlere katılmıyor. Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz?
Evet, hep sorulur bu soru ama tek bir yanıt verilemez. Her şair kendi şiir algısı ve estetik beğenisi ölçüsünde kendi yanıtını üretir.
Şiirsel yapıda ses ve anlamı birbirinden ayıramayız. Teknolojik gelişim ve değişimlerin de etkisiyle, son yıllarda, şiiri yalnızca ses ya da biçime (görsele) indirgeyerek şiirde içerik ya da anlamı göz ardı eden yönsemeler olmakla birlikte; şiir sözcüklerle yazıldığına ve her sözcük de hem bir ses hem de bir anlam taşıdığına göre bunlardan birini dışlayamayız. Şiirde sesi dikkate almazsak ritim, armoni ya da müzikten uzaklaşmış oluruz. Anlamı dikkate almazsak da şiiri bir biçim, bir dil oyunu ya da görsel bir nesneye indirgemiş oluruz. Şiir, her türlü sınırlama, indirgeme ya da verili olana karşı dili yeniden kuran bir yazınsal tür olarak tanımlanamamakta ya da yapılan tanımlar şiirin yalnızca belirli bir yönüne/özelliğine vurgu yaptıkları için hep bazı eksiklikleri taşımaktadır.
• Gonca Özmen şiir dünyasında kendini nasıl konumlandırmayı yeğliyor?
Örneğin, ikinci kitabınızın 8 sene sonra yayımlanmasını neye bağlayabiliriz?
Gonca Özmen kendini konumlandırmıyor; onu şiir bir yerlerde ağırlıyor ya da ağırlamıyor. Yol uzun, söz derin, zaman bilge. Yürüyor Gonca Özmen ve sözünü derinleştirmeye çalışıyor.
Az yazan, yazdıklarını uzun süreler bekleten, yazdıkları üzerinde titizlikle çalışan biri olmama bağlayabiliriz bu uzunca süreyi.
• Son kitabınız ‘Belki Sessiz’de de okuduğum birçok şiirinizde doğadan sık sık bahsediyorsunuz. Şiirde düş dünyasına en güzel yakışan imge midir doğa ya da doğayla içiçe geçen çocukluk hatıraları mı baskın?
Kitaplık dergisinin Şubat 2009 sayısında yayımlanan Beşir Sevim’le yaptığımız söyleşideki cevabımdır: “Evet, şiirlerimdeki doğaya yakınlık ve doğal ayrıntılar yaşantımdan kaynaklanıyor. Çocukluğum, Anadolu’da küçük bir ilçede, doğanın kucağında, bahçelere yakın bir evde geçti. Tarlalarda koşuşturan, ağaçlara tırmanan, meyveleri dalından kopararak yiyebilen, böceklerin seslerini ayırt edebilen, çekirgelerin zıplayışını da sümüklüböceklerin gümüşten yollarını da izleyen, çiçeği de dikeni de, koşmayı da düşmeyi de bilen bir çocuktum. Dut yemişliğim, dut sevincim, dut ağacı sallamışlığım çoktur mesela; “Dutluk” şiiri biraz da o yüzden kendini yazdırdı. Çok örnek var buna benzer. Doğa güçlü bir metafor bende, büyük bir okul. Bir yazımın adı “Ben Doğanın Okulundan Hiç Mezun Olmadım.” idi. Orada, doğanın kucağında kendimi duydum ben hep. Doğanın öğreticiliği ve dönüştürücü etkisi ile şiirin dönüştürücülüğü arasında da büyük bir bağ var diye düşünüyorum. Bir yaprağı anlamaya çalışmakla bir dizeyi anlamlandırmak aynı gibi geliyor bana.”
• Cemil Meriç “Batıda roman, doğuda şiir inkişaf etmiştir.” der; lakin gördüğüm kadarıyla bu söz biz de geçerli değil. Duygusal bir millet olduğumuza göre nedir bu paradoks?
Şiirin tarihi toplumların yazıya geçmediği dönemlere uzanır. Binlerce yıl sözlü kültürün, folklorün içinde gelişen şiir başlangıçta müzikle, dansla, tiyatroyla iç içe var olmuştur. İlk medeniyetler doğuda kurulmuş, ilk yazılı eserler doğu toplumlarında yaratılmıştır. Roman ise toplumlar yazılı kültüre geçtikten yüzyıllarca sonra endüstri devrimi ve onun ortaya çıkardığı yeni sınıf burjuvazininkine paralel bir gelişim göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu saray çevresinde yazılı divan şiirini oluşturmuşken Anadolu’da sözlü kültür ve folklor içinde türkülerden manilere halk şiiri ayrı bir kol olarak varlığını sürdürmüştür. Bize roman Tanzimat’la girmiş, kapitalistleşme ve burjuvaziye bağlı olarak gelişmiştir. Cemil Meriç’in sözü tarihsel süreç içinde ve Türkiye’yi bir doğu toplumu sayarsak – ki öyledir, Türk-İslam kültürü doğunun kültürüdür- doğrudur. Sizin Meriç’in sözünü bizde geçerli saymamanız ya Türkiye’yi batı toplumları içinde görmeniz ya da şiir ve romanın gelişimine tarihsel süreç içinde bakmamanızla ilgili sanırım. Çünkü şiir, genellikle yazılı kültüre geçmemiş olanlarla az gelişmiş toplumlarda romana göre daha gelişmiş ve daha yaygın bir tür. Günümüz açısından bakarsak, örneğin çok satarlık/okunurluk yönünden roman tabi ki şiirin önünde. “Duygusal bir millet” oluşumuza vurgu yaparak Meriç’in sözüne göre bir paradokstan söz etmeniz ise şiirin yalnızca duyguyla yazıldığını, duygusal olduğu gibi bir varsayımı içeriyor ki romanlar içinde de nice duygusal olanları vardır. Bir dönemlerin Kerime Nadir ya da Muazzez Tahsin Berkant romanlarını düşünün.
• Gençlerin çoğunun şiirden kopukluğu malum. Nasıl kucaklaştırabiliriz ikisini sizce?
Şiir ki yazılan, dergilerde, kitaplarda yayımlanan şiir, eskiden günümüze toplum içinde pek fazla okunma yaygınlığı kazanamamış, çok satanlar listelerine girememiş bir türdür. Edebiyat/şiir dergilerine şiir gönderenlerin sayısıyla o dergilerin satışını karşılaştırmak şiir yazanların bazılarının bile şiir okumadığını gösterir. Günümüzde gençlerin şiirden kopukluğunda öncelikle televizyon, bilgisayar, internet gibi teknolojik gelişimin dolaşıma soktuğu yeniliklerin etkisi var. Başta televizyon yüzeysel, yoz, eğlenceye yönelik, görsel, kolaycı bir popüler kültür oluşumunda etkili olarak gençleri okumaktan uzaklaştırmış, bilgisayar ve internet de bunu pekiştirmiştir. Gençlerin şiirden kopukluğunda ezbere, sınav kazanmaya, test çözmeye yönelik eğitim sistemimizin de etkisi var. Türkçe ve edebiyat eğitimi çocuklara/gençlere okuma alışkanlığı kazandırmaktan, edebiyatı/şiiri sevdirmekten çok uzak. Çünkü öncelikle güncel edebiyattan kopuk. Gençlerle şiiri kucaklaştırmak için atılması gereken ilk adım ilkokuldan başlayarak öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmak, edebiyatı ve şiiri sevdirebilmektir. İkinci olarak, bazılarında yayımlanan şiirler çok kötü olmakla birlikte, internetteki şiir siteleri de şiire ilgi yaratabilir.
• Gelişmiş ülkelerde şiire karşı tutum nasıl peki? Özellikle genç nesilin…
Gelişmiş ülkelerde durumun nasıl olduğuna ilişkin yeterli bilgiye, şiir kitapları ve dergilerinin satışlarıyla ilgili sayısal verilere sahip değilim ama bazı dergilerde bazı gelişmiş batı ülkelerinde çok satan kitaplara bakmak bile bir fikir veriyor. Bu kitaplar arasında ne yazık ki şiir kitapları oralarda da yok. Değişen toplumsal yaşam koşulları, televizyonun, internetin etkisi, gençlerin çoğu konuda daha özgür olmaları, içki, uyuşturucu kullanımının yaygınlığı gibi faktörler gençlerin şiire ilgisi bağlamında oralarda da durumun bizden farklı olmadığını düşünmeme yol açıyor. Eğlence kültürünü, görselliği, konformizmi körükleyen popüler kültür gençlerin okumasını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. İnternetin gelecekte dergi, kitap yayınını da iyice azaltacağını sanıyorum.
• Seçkin bir şair olarak genç arkadaşlarımıza buradan ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunursunuz?
Çoğunun bir şarkısı, bir filmi, bir tablosu vardır. Bir şiirleri de olsun derim.
Şiir adına öğretmenlik yapmak ya da “şiir şöyle yazılır” benzeri reçeteler vermek taraftarı değilim. Amacım şiir yazmaya başladığım ilk yılları ve deneyimlerimi dikkate alarak bazı düşüncelerimi paylaşmak. Şiir yazmak için yalnızca şiiri sevmek, yazmayı istemek yetmez. Çünkü bir yetenek gerektirmesinin yanı sıra şiir bilgisi de ister. Şiir bilgisine sahip olmak için de öncelikle çok şiir okumak, şiir birikiminden ve gelenekten yani yazılmış olan ve yazılan şiirden haberdar olunmalıdır. Bunun için de öncelikle dergilerde yayımlanan şiirler, şiir ve şiir kitapları üzerine deneme, eleştiri, inceleme, tanıtım yazıları ve şairlerle yapılan söyleşiler dikkatlice okunmalıdır. Bu bağlamda Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar, Max Jacob’un Genç Bir Şaire Öğütler, Mayakovski’nin Şiir Nasıl Yazılır? kitapları yanında Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a, Oktay Rifat’tan Ahmet Oktay’a, Orhan Koçak, Özdemir İnce, Gülten Akın, Metin Altıok, Veysel Çolak, Metin Celal’e birçok şairin ve eleştirmenin yazdıklarını önermek isterim. En az üç-dört edebiyat–şiir dergisi izlenmelidir. Çünkü dergiler şiirin okulu, laboratuarı, mutfağı, atardamarı, yeni yazanlar için sınav yeridir. Bu nedenle yazılan şiirler dergilerde yayımlanmaya çalışılmalıdır. Şiirin yalnızca esinle, duygularla bir çırpıda yazılamayacağının, şiirde kolaycılıktan, gerek yazma gerek yayımlama için acelecilikten, şairanelikten, iç dökmecilikten vb. kaçınmalıdır. Bir başka tehlike de ortalama duyarlık ve arabesk yönelimden etkilenmek, gelip geçici modalara kapılmak olabilir. Aşk gibi yüzyıllardır binlerce şair tarafından yazılmış olan konu ya da izleklerde yeni/farklı şeyler söylemenin zorluğu ve her şeyin şiir konusu edilebileceği unutulmamalıdır. Şiir yalnızca ilginç imgelerle, sözcük oyunları ve biçim denemeleriyle de yazılmaz. İmge, şiirin vazgeçilmez ögeleri arasındadır. Ancak bu imgelerin sağlam bir yapı içinde örgütlenmesi yapılamazsa, yani bir bütünselliğe kavuşturulamazsa, nesnel bağlılaşıklığı olmazsa şiir yapaylıktan, mekanik söz yığını olmaktan öteye gidemez. Şiirin var olanın yani gerçekliğin birebir yansıması olmadığı, dilden başlayarak bir dönüştürme/yeniden üretme olduğu da unutulmamalıdır. Şiirde duygu ve düşünce kaynaştırılabilmeli, bir bütünselliğe kavuşturulabilmelidir. Ayrıca dilin bütün inceliklerinin, olanaklarının farkında olmak gerekir.
Yazılmış/yazılmakta olanı yinelememek için de okumak ve öğrenmek oldukça önemli. Aksi halde sıradanlaşmış sözcük ve imgelerden hüzün, acı, gül, bülbül benzeri eskitilmiş, eskiden günümüze birçok şiirde kullanılmış izlekler, imgeler, bağdaştırmalarda yeniyi, yepyeni olanı, alışılmadık olanı bulabilmek zorlaşacaktır.
Şiirde gereksiz sözcük ve dizelere yer verilmemeli. Şiir, fazlalıklarından arındırılmalıdır, şiirde yoğunluk olmalı yani kısa ve öz söyleme, fazla sözcüklerden, dizelerden ve açıklamalardan kaçınmalıdır. Bu arada şiirin müziği de oldukça önemlidir. Söyleyişi düzyazıdan kurtaran temel ögelerden biri ondaki müziktir. Dizeleri alt alta getirmek bir metni şiir yapamıyor. Diğerlerine benzeme yerine onlardan ayrışma ve kendi olabilme ancak bir mimar gibi çalışmakla gerçekleştirilebilir. Çünkü bir çırpıda yazılıveren şiirler çok azdır. Çoğu şiir üzerinde sözcük sözcük, dize dize yapı, söyleyiş, biçim ve ses yönlerinden uzun uzun çalışılmalı, emek sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki iki kişi arasındaki aşk bile bir takım özveriler, bir emek gerektirir. Şiir de böyledir.
Şunu da belirtmekte yarar var ki yeni yazmaya başlayan şair adayı, usta şairlerin kimi önerilerini, kimi eleştirilerini bazen belki de dinlememelidir. Çünkü bu, egemen sanat anlayışı ve beğenisinin dışına çıkamaması gibi bir sakınca yaratabilir. O, kendi yolunu, kendi sesini kendi çabasıyla zaman içinde bulacaktır şiirde ısrar ederse eğer.
• Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyim?
Sözcükler… Sözcükler… Sözcükler… Bizi olduran, büyüten, kucaklayan, derinleştiren, acıtan, güzelleştiren sözcükler… Onlarla olmaya, onları fark etmeye, onları büyütmeye devam… Çoğalma buradan başlayacak.
Röportaj: İbrahim Eryiğit / www.basariligencler.com




Mankenlikten şarkıcılığa geçen Ebru Destan, ikinci solo albümü 'Ayrılık Soğuk İklim'i Seyhan Müzik etiketiyle çıkardı... Albümün çıkış ve ilk klip şarkısı ise 'Boy Friend'! Destan, ilk klibini de çektiği bu şarkı için ilginç bir yorum yaparak, yaz aylarının en çok konuşulan polemiklerinden birine göndermede bulunuyor: "Ben bakkal müziği yapıyorum ve 'Boy Friend' adlı şarkımı gay arkadaşlara hediye ediyorum!" Müzikte kendini çok geliştirdiğini belirten Destan, bundan sonra müziğe daha fazla zaman ayıracağının da sinyallerini verdi: "Pop müziğin bana ne kadar çok yakıştığını bu albümde anladım!"
- Fikrimi söyledim! Bana bu elektriği verdi. İnsanlar kendi geçmişlerini unutup böyle şeyler söyleyince, ben de cevap vermek durumunda kalıyorum. Bence bu durumdan vazgeçti. Hande Yener artık kendine başka bir idol buldu. Marilyn Manson'a benziyor! Fotoğraflarına bakarsanız anlarsınız. Marilyn Manson çirkinleşmek için makyaj yapıyor. Hande ise güzelleşmek için yapıyor. Ama birbirlerine benziyorlar. Mahkemeleri de böyle şeylerle meşgul ediyorlar!
‘Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü’ adlı kitabıyla Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki sosyal yaşamlarını araştıran Kavuncu Türklerdeki Tanrı kavramını ve kadın erkek ilişkilerine bakışı anlattı