1/4/2008 · Kategori: Yorum
24.03.2008 10:17 - Bu haber 1001 kişi, Mynet Haber bugün 3.125.913 kişi tarafından okundu.
Cumhuriyet'in başyazısı: "İktidar ve yargı"
ANKARA (ANKA)– İlhan Selçuk'un serbest bırakılmasının ardından tüm gözlerin çevrildiği Cumhuriyet gazetesinde bugün “İktidar ve Yargı” başlıklı başyazı yeraldı.
Pazartesi günleri köşe yazısı yazmayan İlhan Selçuk'un yerinde Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni İbrahim Yıldız'ın "Cumhuriyet'in Gücü" başlıklı yazısı yeraldı. Gazetenin manşetinde ise Türkiye Barolar birliği Başkanı Özdemir Özok'un açıklaması "Tehlikeli Hesaplaşma" manşetiyle verildi. Birinci sayfada ise tek sutuna "Cumhuriyet" imzalı, "İktidar ve Yargı..." boşlıklı başyazı yeraldı. “AKP iktidarı yargı bağımsızlığına karşı adeta bir savaş açmıştır” ifadesine yer verilen "imzasız" başyazı şöyle:
”İktidar ve Yargı...
Türkiye'de bugün iki dava ülkenin geleceğini belirleyecek kadar önem kazanmış gibidir.
Bunlardan biri 'Ergenekon Çetesi' ya da dosyası diye vurgulanıyor, öteki 'Kapatma Davası' diye anılıyor.
'Kapatma Davası'nın boyutları, içeriği, yapısı, davalıları bilinmektedir. Çünkü iddianamesi yazılmıştır, yetkili mahkemesine verilmiştir; yargıçların dile getireceği hukuk konuşacaktır; sonucu beklemek gerekir.
'Ergenekon Dosyası' ise henüz ilk tahkikat aşamasındadır.
Deliller toplanmakta, dava dosyasındaki belgeler üzerinde çalışılmaktadır. Şüpheli ya da zanlıların saptanması süreci yaşanmaktadır; davanın niteliği, içeriği, boyutları, sınırları, sanıkları zamanla kesinleşecektir.
Kuşkusuz bu konuda kararı verecek olan görevli savcıdır.
Gerçekte yasalarımıza göre ilk tahkikat gizlidir, açıklanması yasaktır; ama, medyamız doludizgin siyasal yorumlarla Ergenekon soruşturması üzerine demediğini bırakmamaktadır.
x
Ancak daha da "vahim" bir tablo ortaya çıkmıştır.
Demokrasilerde üç erk olduğu biliniyor: Yasama - yürütme - yargı.
Yargının tümüyle bağımsız ve tarafsız olması çağdaş demokrasilerde temel kuraldır.
'Yürütme' nin, başka deyişle hükümetin, bir başka söyleyişle de siyasal iktidarın yargı bağımsızlığını 'ihlal' etmesiyle demokratik devlet düzenini kökünden sarsacağı biliniyor.
Bu girişime yönelen bir siyasal iktidar meşruiyetini kendi elleriyle baltalamaya yönelmiş olur.
Oysa bugün Türkiye'de görülen tablo nedir?
AKP iktidarı yargı bağımsızlığına karşı adeta bir savaş açmıştır.
x
Ancak "Kapatma Davası"na karşı AKP Hükümeti'nin ve cephesinin savaş tamtamlarını çalması, Başsavcı'ya saldırmayı yoğunlaştırması, hukuk sürecini kesintiye uğratmak için anayasayla bile oynamaya kalkması olayın bir yüzüdür.
Olayın öteki yüzü belki daha sakıncalı bir tutum sergiliyor.
Hükümetin Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan , Ergenekon dosyasında yine 'taraf' rolü oynamaktadır; yargıyı yine etkilemeye çabalamaktadır.
Tutumu ve konuşmalarıyla, AKP lideri, 'Kapatma Davası'nı ortadan kaldırmaya çabalarken Ergenekon konusunda sonuna dek soruşturmayı destekleyeceğini açıkça söylemektedir.
Oysa Başbakan'ın Ergenekon soruşturmasında destek olması, tahkikatı yürüten savcılığı da müşkül duruma düşürmektedir; sanki yukardan talimat ya da baskı üzerine soruşturmayı yürüttükleri sanısına veya suçlamasına yol açmaktadır.
Sonuçta Başbakan Recep Tayyip'in konuşmaları ve davranışları, soruşturma dosyası üzerinde savcılığı tedirgin edecek bir şaibeyi türetmek ve ortamı yaratmak işlevini göstermektedir.
x
Ergenekon Dosyası'nı oluşturan şüphelilerin sivil ve asker kapsamında gittikçe çoğalan ve daha da artacak gibi görünen listesindeki adlarla Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarındaki üslup yan yana getirilip AKP iktidarının yargıyı etkileme yolundaki pervasızlığı da buna eklenince sonucu adaletin hayrına yorumlamak olanaksızlaşıyor.
AKP iktidarı yargıyı rahat bırakmalıdır.
İster Ergenekon dosyası olsun, ister kapatma davası olsun, bu kurala titizlikle saygı gösterilmelidir.
İktidar yargıyla oynamaya başlamak hevesine kapıldı mı ülkede ne huzur kalır ne de istikrar...
Türkiye'yi bugün bu huzursuzluk baştan sona sarmıştır.”
**************************************************************
Mart 25, 2008 - İLHAN SELÇUK
Tümceyi sanırım Marquez’ in bir romanında okumuştum…
Nasıldı?..
“Huanito o gün öğleden sonra yaşayacağı olayı, yıllar sonra idam mangasının karşısında kurşuna dizilirken anımsayacaktı … “
Kim bilir, belki böyle bir tümce yoktur da ben uydurmuşumdur veya değiştirmişimdir; bilemiyorum…
Ama hayat uzayınca ve zamanlarla anılar iç içe geçerek karışmaya başlayınca, düşünmenin dayanılmaz çekimi de yoğunlaşıyor…
Bu nedenle Emniyet’te, bir ara, nezarethaneye indirilince, Ziverbey Köşkü’nde kaldığım hücreyi anımsadım; 70′li yıllarda, güncelin dağdağasını sineye çekerken, 21′inci yüzyıl Türkiyesi’nde böylesine ilginç bir olayı yaşayacağımı düşünebilir miydim?..
*
Aşağı yukarı bir yılı aşkın bir süreden beri tatil yapmadım, bu kez İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terör Şubesi’ne misafir edilip de olayın sonunda salıverilince arkadaşlara dedim ki:
- Hiç olmazsa birkaç gün dinlenceye çıkayım…
- Peki… dediler.
Ama, sonra düşündüm ki okurlar başımdan geçeni merak ederler, sıcağı sıcağına anlatayım, eğlenceli de olabilir…
Ve aklıma bir soru geldi:
- Peki, kendimden nasıl söz açacaktım?..
Bu konuda şu yaşıma dek bir karar verebilmiş değilim. Kimi yazar kendinden bahsederken ‘ben’ der, kimi yazar ‘biz’ diye yazar…
Hangisi yakışık alır?..
*
“Biz, gittik, gördük” diye yazanlar, alçakgönüllülük yaptıklarını sanırlar; çünkü ‘ben ve benlik’ geride kalır…
Oysa krallar, sultanlar, padişahlar, imparatorlar da “Biz” diye konuşurlar…
Çünkü “Biz” derken bir kral ya da şah, yalnız kendisini değil, devleti ve tebaasını da vurgulamış olur…
‘Ben’ demek ise biraz da ‘ben’ i önemseyip öne çıkardığından, kendine önem vermek olmaz mı?..
Ben bugüne dek kimi zaman ‘ben’ kimi zaman ‘biz’ diye yazarak durumu idare ettim.
Peki, bu kez kısa süren bir Emniyet-Savcılık macerasını anlatırken hangisini kullanacaktım?..
*
Polisler benim evimi mi aramışlardı?..
Bizim evimizi mi?..
Emniyet’e ben mi götürülmüştüm?..
Biz mi?..
Benim ifadem mi alınmıştı?..
Bizim ifademiz mi?..
Savcılıkta ben mi sorguya çekilmiştim?..
Biz mi sorguya çekilmiştik?..
İfade ve sorgu tutanaklarındaki sıfatıyla ben mi ” şüpheli ” idim?..
Biz mi ” şüpheli ” idik?..
Sonra düşündüm:
Çok şükür ben ben değildim..
Biz bizdik…
*
Ancak biz, biz olabilirsek, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün aydınlanmış ve bağımsız Türkiyesi’nde yaşayabiliriz…
Dün - bugün - yarın üçlemesindeki zamanlama, kimi zaman geçmişle geleceği birleştiren bilincin ışığında aydınlanır; kimi zaman körbilincin karanlığında yitikleşir…
Aydınlığın tarihsel zamanlamasında benliğini ışıtan bizleriz biz…
Evet, yarın öbür gün, bendeki bizden biraz söz açacağım…
Eğer izin verirseniz bizdeki beni de bir yazar olarak gözetmek istiyorum…
Mart 26, 2008 - İLHAN SELÇUK
Mizah dehamızın ve Türkçemizin en güzel deyimlerinden biridir ‘nalları dikmek…’
Anlamını açıklamaya gerek yok, herkes bilir…
Diyorum ki:
- Nalları diksem galiba kimileri için iyi olacak…
Gözaltından sonra dışarı çıkınca gazetelere biraz göz atma fırsatı oldu, gördüm ki en başta dinciler olmak üzere, liboşlardan kimileri, hakkımda çok iyi şeyler düşünüyorlar:
- Seksenlik yazar…
- Adam 83 yaşında…
Ve iktidara akıl öğretiyorlar:
- Aman, elinizde kalmasın…
Anlaşılan nalları diksem hepsi çok sevinecekler…
*
Müslümanlık ülkemizde İslamcılığa dönüşüp dincilik siyasetinde koltuk hırsı gözleri kararttıktan sonra ham ervahlık aldı yürüdü…
Bizim gençlik yıllarında kıdemli yazarlara bakış, hayatın muaşeretinden süzülmüş nezakete bağımlıydı…
Refi Cevat, Refik Halit, Burhan Felek vb. için nüfus kâğıdına dayanarak saldırıya cüret etmek, hele ölmesini beklemek nezaket, terbiye, incelikten yoksun bir saygısızlık sayılırdı…
Ham ervahlık mesleği günümüzde epey revaçta…
*
Oysa İslam kültüründe ham ervahlık değil, incelik makbuldür…
Fuzuli, Şeyh Sadi, Ömer Hayyam ve ötekiler hayatın, gençliğin, yaşlılığın, ölümün felsefesini zarafetle özümsemiş bir yaklaşımın dizelerinde mizahla romantizmin kinayeli şiirini işlemişlerdir…
Herkes yaşlanacak..
Herkes ölecek..
Kıdem farkından yararlanmaya çalışan hırtlambalığa ne demeli?..
Daha gençliğinde ya da orta yaşlılığında ruhsal bakımdan ölenlere hayattayken Fatiha okumaktan başka çare yok…
Bugünkü medyada bunlar özel bir mezarlık oluşturuyorlar…
*
Yaşamak kolay iş değildir, hayatın sevdasında insanın dokusunu inceden inceye örmek herkese nasip olmaz…
Kimi zaman hayat kırkından sonra başlar…
Kimi zaman yetmişinden sonra…
Seksenini aşan kişinin ayrıcalığı ise bir başka imtiyazdır…
Kişi daha çok duyumsar, daha çok görür, daha çok işitir, daha çok algılar, daha çok sever, daha çok sevdalanır, hırpalanır, öfkelenir, paralanır, hayatın imbiğinden süzülmüş yaşamın sıcaklığında mutluluğun bilincini yılların deneyimleriyle değerlendirmesini öğrenir…
*
Yine de bizim İslamcı ve liboş ham ervahın benim hakkımdaki yazılarını gazetelerde gördükçe, okudukça, kendi kendime soruyorum:
- Acaba bunları sevindirmek için nalları diksem mi?..
Türk mizah dehasının bu deyimde kullandığı ‘nal’ aynı zamanda ‘uğur’ simgesidir…
Kim bilir, şu sırada Türkiye’nin havasında bir uğurböceği kanat çırpıyor…
“Seksenlik yazar” diye bana saldıranların daha benden çok çekecekleri var…
Ama, ben gidersem, yerimi dolduracak o kadar çok kişi var ki…
O kadar güzel insanlar var ki…
Mart 27, 2008 - İLHAN SELÇUK
Salıverildikten sonra yayımlanan ilk yazımda, yalnız “biz” den değil, ara sıra “ben” den de söz açacağımı haber vermiştim…
Her koşulda uyuyabilirim ben, bunun çok yararını gördüm…
Kimi zaman yüzeyde, kimi zaman da derinleşerek süregelen bu uykularda rüya ile gerçek arasında gidip gelirim…
*
Terörle Mücadele Şubesi’nde bir masanın önündeki iskemlede oturuyorum, uykum geldi, karşımda bir polis var…
Susuşuyoruz…
Gözlerimi kapattım, daldım dalıyorum, birden aklıma geldi: Sakın bu görevli polis bana bozulmasın?.. “Herif beni hiçe sayıyor” demesin?..
Gözlerimi açtım, gördüm ki o da bana bakıyor…
- Acaba ne düşünüyor?.. Ruhsal durumu nasıl?..
*
Televizyonda, Başbakan RTE ‘yi kürsüde izlerken, kameralar zum yaptıklarında merakla bakarım…
- Konuşuyor, ama, acaba ne düşünüyor?..
Kafasının arkasında ne var?..
Ruhsal durumu nasıl?..
Doğrusu son günlerde bu sorulara olumlu yanıt vermek çok güç…
Başbakan gerilim içinde…
Hem kendisine, hem ülkeye zarar verebilecek bir konuşlanmada…
*
Ergenekon soruşturması için gözaltına alındığımda bir büyük tepki oluştu, adımı ve kimliğimi sarıp sarmaladı, bu birikim beni düşündürdü:
- Ben şimdi nasıl bir tutumu yeğleyeyim?..
Birikimi, gerilimi, oluşan tepkileri iktidara karşı haklı bir saldırı kampanyası için mi kullanayım?..
Bu yöntemi yakıştıramadım kendime…
Ben’i geriye itip Biz’i düşünmek zorundaydık…
Dedim ki:
“- Ülkedeki gerilimin düşmesi için gerekli uzlaşmayı sağlamak Başbakan Erdoğan’ın görevidir…”
Gazetecilerin bu konudaki sorusu üzerine Başbakan şöyle yanıt vermiş:
“- İlhan Selçuk bunu söylüyorsa ben de aynı şekilde Sayın Selçuk’a söylüyorum ki yönetiminde bulunduğunuz gazete de dahil olmak üzere medyanın gerek şahsımla alakalı, gerek partimle alakalı şu ana kadar yaptıklarını ne yapacağız?.. Köşe yazarlarının şahsımla ilgili hakarete varan ifadelerini, yorumlarını nereye koyacağız?..”
Anlaşılıyor ki Başbakan Recep Tayyip çok gerilimli…
*
Başbakan gerilim, öfke, tepki yüzünden, konuşmasında mantık sağlığını da koruyamıyor.
Bir Başbakan ne demek?..
Hükümetin başı..
Havada uçan kuştan bile sorumlu kişidir Başbakan; ülkenin “huzurunu, istikrarını, güvenliğini” sağlamakla görevlidir…
Devlette ve ülkede huzur Başbakan’dan sorulur…
Ama, RTE diyor ki:
- Medyada bugüne dek bana yaptıklarını, yazdıklarını, söylediklerini ne yapacağız?..
Kısaca “uzlaşmayı reddediyor” Başbakan…
Öfkeli ve kızgın…
Oysa, medyayı bir yana bıraksın, Cumhuriyet’i de unutsun, ana muhalefet partisiyle uzlaşsın…
Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet gazetesini ana muhalefet sanıyorsa, yanılıyor demektir…
*
Savcının talimatı üzerine polisler sabahın dördünde evimde arama tarama yaptılar, beni gözaltına aldılar; bugün dışardayım, ama, “Ergenekon dosyası” nda sıfatım “şüpheli” …
Yargıya güveniyorum…
Tayyip Erdoğan’ın adı da “Kapatma Davası” iddianamesinde yazılıdır. İddianame doğrulanır, mahkeme karar verirse hem partisi kapatılacak, hem RTE’ye siyaset yasağı uygulanacaktır…
Türkiye’de hukuk, anayasa, yargı varsa, bu süreçler işleyecektir…
Ben sinirleniyor muyum?..
Başbakan da sinirlenmesin, yargı süreçlerini önlemeye kalkmasın, başbakanlığını sürdürsün, ülkede huzuru sağlamaya çalışsın…
Görevi budur!..
Mart 29, 2008 - İLHAN SELÇUK
Laik Türkiye Cumhuriyeti ne durumda diye merak ediyorsanız, bir tek köşe yazısının başlığı bile sorunun yanıtını vermeye yeterlidir…Oray Eğin ‘in dünkü Akşam’da yayımlanan köşe yazısının başlığı:
“Galatasaray’ı Fethullah Gülen ‘e satıyorlar…”
Fenerbahçe’yi de Menzil tarikatına satalım da bu iş bitsin…
*
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan , dün köşesinde, “İktidar yandaşlarının Ergenekon yanlışları” başlığı altındaki yazısının sonuna Doğu Perinçek ‘in gönderdiği bir mektubu eklemişti…
Ne diyordu Perinçek?..
Doğu’nun bilgisayarına Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesi, yayımlanması tarihinden önceki bir tarihle mi kaydedilmişti?…
Hayır…
Dört-beş gün sonra kaydedilmişti…
Ama, Fethullahçı medya sürekli olarak bu tür haberleri ortalığa yayıyor…
Yargıtay Başsavcısı sanki aklını peynir ekmekle yemiş de iddianameyi kamuoyuna duyurmadan önce Perinçek’e, bana, sana, ona bildirecek…
Bu iş çığrından çıktı artık.
*
Fethullahçı medya, Doğan Grubu’nu solladı; dinci gazeteler aldı başını gidiyor, Sabah Grubu’na iktidar el koydu…
Peki, Ergenekon dosyasında durum ne?..
Polis ve savcılık her gün Fethullahçı - AKP’ci medyaya “servis” yaparak talimatını veriyor; bu gazeteler ve TV’ler de elbirliğiyle suç işleyip, polisin ve savcılığın ifade ve sorgularındaki ne idüğü belirsiz bölük pörçük iddiaları yayımlayarak tozu dumana katıyorlar…
AKP-FETO medyası polis bültenlerine dönüştü…
İlk tahkikat yasaya göre gizlidir..
AKP-FETO medyası açıkça suç işliyorlar, ama, artık bu ülkede ne hukuku takan var, ne kanunları…
*
Türkiye mantığını yitirmek üzere…
Ülkenin saygın İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük yapmış Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ‘nu, polisler talimat üzerine gece saat 4′te evinden alıyorlar, polis - savcı faslından sonra karşısına çıktığı yargıç “şüpheli” yi serbest bırakıyor…
Nedir bu?..
Eski rektör Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu teşhisi koyuyor:
“- Bu soytarılık bitsin artık!..”
2008-03-31
Sorunumuz Uluslararası...
Türkiye, artık açıkça belli oldu ki, büyük bir bunalımın içine itilmektedir.
Sorun yalnız iç boyutlarıyla anlaşılacak gibi değildir; konuyu uluslararası çapta değerlendiremeyen her yaklaşım eksik kalacaktır.
İç politikada herhangi bir partiyi suçlamanın ya da tutmanın da anlamı kalmamıştır; çünkü bir devlet sorunuyla karşı karşıyayız; ülkenin çağdaşlıktan koparak İslam coğrafyasında çok görüldüğü üzere hızla karanlığa yuvarlanması söz konusudur.
*
İslam dünyasında gün geçtikçe önüne geçilemez biçimde hızlanan siyasal dincilik Müslüman toplumları gözle görülür biçimde sarıyor, kuşatıyor, etkiliyor. Bu akım Avrupa'da ve Amerika'da yaşayan Müslümanları da kendine bağlamaktadır; uluslararası çapta bir içerik kazanmış, İslamcılığın şeriata dayalı siyasal oluşumunu biçimlendirmiş, ülkemizi kuşatmıştır.
Türkiye'de siyasal İslamın yükselişi, Müslümanlık coğrafyasına göre gecikmiş sayılabilir.
Laik Atatürk Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri tabandan tavana bir dönüşümün etkisi altında tehlikeye düşmüştür.
*
Olayın uluslararası niteliği, ABD'nin ve AB'nin de kendi çıkarları açısından işin içinde bulunmaları nedeniyle oluşuyor. Öyle anlaşılıyor ki Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da sınırlar yeniden düzenlenmektedir.
ABD'nin Ortadoğu projesiyle, AB'nin Türkiye'ye bakışı arasında çelişki kalmayacağı da anlaşılıyor; Avrupa Birliği liderlerinin ülkemize yakıştırdığı 'özel ortaklık' statüsü, Anadolu'da Kuzey Irak'ı da kapsayan eyalet yaklaşımına uyum sergilemektedir.
Üstelik 'Ilımlı İslam Devleti Modeli' tasarımı tabandan desteklendiği için 'demokratik' sayılacaktır.
Bugün komşumuz Irak'ın anayasasında da hem yasaların şeriata aykırı olamayacağı hem de temel ilkenin demokrasi olduğu yazılmaktadır.
*
Özetle Türkiye'ye dış ve iç güçlerin ortaklığıyla yeni bir düzen verilmek istenmektedir.
Karışık gibi görünen çatışmanın, kavganın, tartışmanın esası budur.
Laik Atatürk Cumhuriyeti Batı (Hıristiyan coğrafyası) ile Doğu (İslam coğrafyası) arasında sıkışıp kalmıştır. Her iki coğrafyadaki güçler ve uluslar, doğaldır ki, Türkiye'de laikliği ve çağdaşlığı değil, kendi çıkarlarını izlemekte tarihsel bir deneyime sahiptirler.
İslam dünyasındaki tek Aydınlanma devrimi yalnızlaşmış gibidir.
Bir 'sorun' un üstünden gelebilmek için o 'sorun' un iyice ve gerçekçi açıdan teşhis edilmesi gerekir.
Türkiye bunu yapabildiği gün sorunlarını çözecek.
Cumhuriyet