Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!

16/11/2008 · Kategori: Yorum

Sana gitme demeyeceğim ama adını açıklayacağım Lavinia!
Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Özdemir Asaf’ın en meşhur şiiridir Lavinia. “Sana gitme demeyeceğim. / Ama gitme Lavinia. / Adını gizleyeceğim. / Sen de bilme, Lavinia” diye biter. Yazıldığı yıllarda da çok sevilmişti, aradan bu kadar zaman geçti hâlâ bilinir, okunur. Peki ama bu “adı gizlenen” ve Özdemir Asaf’ın deli gibi aşık olduğu Lavinia kimdir? Prof. Dr. Haluk Oral’ın geçtiğimiz günlerde İş Bankası Yayınlarından çıkan “Şiir Hikayeleri” kitabından öğreniyoruz ki güzelliği ve cana yakınlığıyla herkesin başını döndüren, herkesin aşık olduğu Mevhibe Beyat’mış. Yani Cumhuriyet Gazetesi yazarı ünlü gazeteci İlhan Selçuk’un ilk eşi! Fakat ona aşık olan sadece o değil...



Sana gitme demeyeceğim./ Üşüyorsun ceketimi al./
Günün en güzel saatleri bunlar./ Yanımda kal./
Sana gitme demeyeceğim./ Gene de sen bilirsin./
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim./ İncinirsin./
Sana gitme demeyeceğim./ Ama gitme Lavinia./
Adını gizleyeceğim./ Sen de bilme, Lavinia.


Ne güzel bir şiirdir Lavinia! Hiç şiir sevmem diyenlerin bile bayıldığı, bir şeyler bulabildiği bir şiir.
Lavinia’yı yıllar evvel okuduğum vakit, bunun olmayan bir sevgili için yazıldığını düşünmüştüm. Hayali bir sevgili için hayali bir şiir.
Meğer öyle değilmiş. Gerçek bir kadınmış. Üstelik herkesin aşık olmaktan kendini alamadığı çok da güzel bir kadınmış.
Son kitabı “Şiir Hikayeleri”nde şiirlerin izini bir dedektif gibi sürmüş olan Prof. Dr. Haluk Oral “Lavinia” yı bakın nasıl bulmuş:
“Lavinia’dan bahseden yazılarda cümleler yarım bırakılmış gibidir, gizli bir şeyler kalmıştır çoğunda: ya aşığının ismi yoktur ya da kendisinin. Mücap Ofluoğlu ondan bahsederken “Mevhibe, güzelliğiyle çevresini etkilemiş, sevgilileriyle, şiirlere yansıyan çekiciliğiyle ünlü bir şairimizin ‘Lavinia’sı olmuştu” der ama şairin yani Özdemir Asaf’ın adını vermez. İlhan Selçuk da bir yazısında Lavinia’nın iki aşığının ismini verirken, üçüncüyü yere bakan biri olarak tarif eder ve adını bizden gizler. En yakın arkadaşlarından Melda Kaptana da farklı değildir. O da Lavinia’yı anlatırken bir ismi saklayacaktır: “Bir 14 Şubat Sevgililer Günü’nde önemli bir köşe yazarının Lavinia başlıklı yazısında kahkahası bile ölümsüzleşti” der.
Bütün bunlar bir araya getirilince Lavinia’nin kim olduğu ortaya çıkar.
Kimdir peki “Lavinia” yani Mevhibe Beyat?
2 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğmuştur. Babası eski bir vali. Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra resim öğretmenliği ve stilistlik yapar. Güzelliği dillere destandır. Uzaktan akrabası Oktay Akbal bile ona aşıktır. Hikayelerinde ondan “Hisya” diye söz eder. Şair dünyası ile tanışması da böyle olmuştur zaten. Bir ara Servet-i Fünun dergisinin yöneticiliğini yapan Oktay Akbal sayesinde İlhan Berk, Cavit Yamaç, Naim Tirali ve Özdemir Asaf gibi genç şairlerle tanışır. Bu genç şairlerin şiirlerini ulaştırır Oktay Akbal Mevhibe’ye.
Özdemir Asaf, Mevhibe’ye fena halde aşık olmuştur. Ama Lavinia, Özdemir Asaf’a aşık değildir. İlk aşkı, ünlü ressam ve hocası Edip Hakkı Köseoğlu’dur. İkincisi ise İlhan Selçuk.
İlhan Selçuk’la 1952’de evlenir. İlhan Selçuk yıllar sonra Sevim Burak hakkında yazdığı bir yazıda şöyle der: “Kuzguncuk tepelerinde tahtaları kararmış bir ahşap evin alt kattaki odası Boğaz’a bakıyor. Odada dört kişi var: ...Birisi Orhan (Borar). Elinde içki kadehi, Sevim’le sözlü. Sedirde oturan genç kız Özdemir Asaf’ın ünlü şiirindeki Lavinia.
Açıkça yazmaz ama odadaki dördüncü kişi muhtemelen kendisidir. Bir yıl sonra Lavinia başlıklı başka bir yazı yazar ve olayı özetler. Ancak bu yazıda da Lavinia’nın gerçek ismini vermez ve kendisiyle bağlantısını yazmaz. “Lavinia’ya aşıktı Özdemir. Oysa o yıllarda Lavinia yere bakan birine tutulmuştu; fırtınalı bir ilişkinin tensel terinde köpüklenen dalgasını yaşarken, gönüllerde dolaşmanın çekiminden de vazgeçemiyordu; ileride bunun hesabının acıyla vereceğinden habersizdi.”
İlhan Selçuk’a büyük bir aşkla bağlı olduğunu yıllar sonra İlhan Koman’ın oğlu Ahmet Koman’a yazdığı bir notta da belirten Lavinia, İlhan Selçuk’tan muhtemelen “Gönüllerde dolaşmanın çekiminden vazgeçemediği” için ayrılır.
İkinci evliliğini daha da şaşırtıcı bir kişiyle yapar: Öztürk Serengil! Mücap Ofluoğlu’nun kurduğu oda tiyatrosunda kostüm tasarımcı olarak çalışan Mevhibe yine orada çalışan Öztürk Serengil ile evlenir fakat bu evlilik de uzun sürmez. Son evliliğini fotoğrafçı ve kameraman Muhlis Hasa ile yapar. Geçtiğimiz sene 11 Eylül 2007’de de vefat eder.


Haluk Oral kimdir?


Gerçek bir “edebiyat toplayıcısı” veya Doğan Hızlan’ın deyimiyle “edebiyat arkeoloğu” olan Haluk Oral, esasen bir matematikçi. Halen Boğaziçi ve Koç Üniversitelerinde hocalık hem de bölüm başkanlığı yapıyor. Sahaflarda bulduğu ne kadar imzalı kitap varsa topluyor. Şairlerin kendi el yazısıyla şiirlerini, romanlarını, hatta notlarını topluyor. İş Bankası yayınlarında çıkan “Şiir Hikayeleri” nde Lavinia’dan başka Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”, Ahmet Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri, Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiiri, Orhan Veli’in “Divan Çeşnisinde Bir Şiiri” şiiri ve Melih Cevdet Anday’ın “Tohum” şiirinin de perde arkaları da var. Dedektif gibi izini sürüyor bütün şiirlerin.


16.11.2008
Haber: Mutlu Tönbekici

2050'de bunlar hayatımızda olmayacak

11/9/2008 · Kategori: Yorum

2050'de bunlar hayatımızda olmayacak

 

2050 yılına kadar adım adım hayatımızda yokolacakların listesi!

Avustralyalı ‘gelecek bilimciler' Richard Watson ve Ross Dawson, 2050 yılına kadar yok olması muhtemel ‘şey'leri gösteren bir çizelge hazırladı.
Buna göre, gelecek yıl kül tablası, 2016'da ise bilgisayar fareleri ve emeklilik tarihe karışacak. Bu tahminlerin gerçekleşmesi zor gibi görünebilir ama onlar “Lütfen bu çizelgede kusur aramayın” diyor.

İşte 2050'de olmayacaklar listesi
Ross Dawson ve Richard Watson'a göre 'kavramlar', 'şey'ler ve onların son kullanma tarihleri...

2012: Dial-up internet erişimi

2013: Faks makinesi

2014: Kaybolmak

2016: Emeklilik, 'gay' barlar, bilgisayar faresi

2020: Telif hakları

2022: Bloglar, imla kuralları, Maldivler

2023: Çalışılmayan hafta sonları, Paris Hilton

2024: Masaüstü bilgisayar, AM radyo

2025: Parasız otobanlar

2026: Öğle yemeği, FM radyo, samimiyet, kırışıklıklar

2030: Anahtar, çocukluk dönemi, realite televizyonu

2033: Bozuk para

2034: Ucuz seyahat, Bangladeş

2035: Orta sınıf, petrol, spam, Aborijinler, Microsoft

2036: Petrolle çalışan araçlar, bağımlılık

2037: Buzullar, doğal yollarla çocuk sahibi olma

2038: Sükûnet

2039: "Özür dilerim", Avrupa Birliği

2040: Cüzdan, halka açık bedava yerler, karbon emisyonu, kağıt para, sağırlık

2042: Kravat

2044: Gelecek bilimciler

2049: Google, körlük

2050'den sonra: Estetik ameliyat, fiziksel acı, çirkinlik, ölüm

'Çirkin Kral' Yılmaz Güney Türkiye'den Nasıl Kaçtı?

8/6/2008 · Kategori: Yorum

'Çirkin Kral' Türkiye'den nasıl kaçtı?


Neşet KARADAĞ


ADANA'nın Yumurtalık İlçesi Hakimi Sefa Mutlu'yu 1974'de tabancayla öldüren Türk sinemasının `Çirkin Kral' lakaplı sanatçısı Yılmaz Güney'i 1981'de cezaevinden kaçırıp, Fransa'ya götürdüğünü ve ölümüne kadar yanında kaldığını iddia eden film yapımcısı ve dağıtımcısı İsviçreli Donat F. Keusch, yaklaşık 28 yıl sonra ilk kez ortaya çıktı. Yılmaz Güney'i cezaevinden kaçırdığı ileri sürülen kişiler arasında adı geçen Keusch, onun nasıl kaçırıldığını yazacağı kitapta anlatacağı için bilgi vermeyip, "Bunu nasıl başardık?" diye kendi kendine sordu.

Adana 15'inci Altın Koza Film Festivali için davet edilen 39 yabancı konuk arasında yer alan Donat F. Keusch'nin, Yılmaz Güney'in yakın arkadaşı ve sanatçının kaçırılmasını tek bilen kişi olduğu tesadüf sonucu ortaya çıktı. Asıl mesleği psikolog olan Keusch hikaye yazarı eşi Giso ile geldiği Adana'da kendilerini karşılayan Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Nurettin Çelmeoğlu'yla sohbetinde Çirkin Kral'ın kaçırılmasından ölümüne kadar yanında olduğunu açıkladı. Çelmeoğlu'ndan da Güney'in doğduğu köye ve hakimi öldürdüğü iddia edilen Yumurtalık İlçesi'ne kendisini götürmesini istedi. Keusch, Güney'in Karataş İlçesi'ne bağlı Yenice Köyü'nde doğduğu evi, dolaştığı yerleri gezdi. İkram edilen karpuzu, Çirkin Kral'ın kendisine anlattığı bıçak-çatal kullanmadan sadece elini kullanarak, yedi, Yılmaz Güney'i tanıyan akrabaları ve köylülerle sohbet edip bilgi aldı.

FİLMİ KÖYÜNDE ÇEKSEYDİ CİNAYET İŞLENMEYECEKTİ

Köylüler F. Keusch'e bugüne kadar gündeme gelmeyen ilginç bir bilgi de verdi. Yılmaz Güney'in `Endişe' adlı filmi kendi köyünde çekmek istediğini, ancak, köyünde ekili pamuk tarlası olmadığı için çekimlerin Yumurtalık'ta yapılmasına karar verdiğini belirten köylüler, "Eğer köyde çekimler yapılsaydı, Yılmaz Güney şimdi yaşıyor, aramızda olacaktı. Bu cinayet de işlenmeyecekti" dedi.

Yılmaz Güney'in cezaevinden kaçışından ölümüne kadar yanında bulunan film yapımcısı Keusch, Yumurtalık'ta Güney'in Hakim Sefa Mutlu'yu öldürdüğü iddia edilen, şu an çay bahçesi olarak hizmet veren gazinoda eşiyle dolaşıp fotoğraf çekti. DHA muhabirinin sorularını cevaplayan Keusch, Yılmaz Güney ile filmlerinin satışı için anlaşma yapmak üzere Türkiye'ye geldiğinde cezaevinde tanıştıklarını belirtti. Keusch, Çirkin Kral'ı nasıl kaçırdıkları konusunda bilgi vermekten kaçınırken, ölümüne kadar yanında olduğunu açıklayıp, şunları söyledi:

`ÖLDÜRDÜĞÜMÜ SANMIYORUM. KEŞKE BEN ÖLDÜRSEYDİM'

"Berlin'de Yılmaz Güney'in filmleri fuarda satılıyordu. Filmleri satan kişiye `film böyle satılmaz' dedim. Yılmaz Güney'in filmini alıp Almanya'da sattım. Daha sonra kendisiyle anlaşma yapmak üzere İstanbul'a gittim. 1979'da kendisiyle cezaevinde tanıştım. Dostluğumuz ilerledi. Yılmaz'a `çok büyük bir adamsın, öyle siyasi yapın, öyle propagandan var ki seni hapisten çıkartmazlar. Bence sen kaçmalısın' diye bir öneride bulundum. `Hayır ben gitmem. Burası benim ülkem. Af olur. Çıkıp film yapacağım' dedi. Mide kanseriydi. Kanseri rakı içerek tedavi etmeye çalışıyordu. 1981'de hapishaneden çıkamayacağını anlayınca kaçmaya karar verdi. Kaçar kaçmaz Paris'e gitti. Oradan da İsviçre'ye Zürih'e geldi. Yaklaşık bir ay bizde kaldı. İsviçre'de rahat bir yaşam sürüyordu. Sokakta bile rahatça gezebiliyordu. Daha sonra bir Türk kendisini tanıyıp gazeteciye haber verdi. Gazeteci de Yılmaz Güney'in İsviçre'de olduğunu yazınca oradan Fransa'ya kaçmak zorunda kaldı. O gece Yılmaz Güney'i Fransa'ya ben götürdüm. Ondan sonra ölümüne kadar yanında oldum. Sık sık sohbet ederdik. Hakimin öldürülme olayını sorduğumda, `Çok büyük bir kavga çıktı. Herkes alkollüydü. Bıçaklar tabancalar vardı. Ben öldürmediğimi sanıyorum. Keşke ben öldürseydim' dedi. Öldürülen hakim için çok iyi düşünmediğini de ifade etmişti."

`KAÇMAYI NASIL BAŞARDIK?'

Donat F. Keusch, Yılmaz Güney'in cezaevinden nasıl kaçtığı ve kendisi de dahil kimler tarafından kaçırıldığı konusunda açıklama yapmaktan kaçındı. Keusch, Güney'in kaçmasından kısa süre sonra bazı gazetelerde Yılmaz Güney'i kaçırdığı iddia edilen kişiler arasında adının bulunduğu yönünde haberlerin de çıktığını, o günden bugüne kadar hiç kimseye bu konuda bilgi vermediğini söyledi. Keusch, "Evet herkes Yılmaz Güney'in kaçışından ölümüne kadar olan bölümü merak ediyor. Ben de şunu merak ediyorum; Nasıl başardık, niye başardık? Uzun bir hikaye anlatabilirdim ama şimdi anlatmayacağım bir gün onu okuyacaksınız. Kitap yapacağım" dedi.

`ÜLKESİNİ ÖZLÜYORDU'

F. Keusch, Yılmaz Güney'in ölmeden önceki son günleri hakkında da bilgi vererek, "Komaya girmeden kısa süre önce yanındaydım. Uzun konuşma yaptık. Kendisiyle çok uzun dostluğumuz oldu. `Artık gidiyorum. Elveda' anlamında bir konuşma yaptı. Ben de kendisine `Yok uzun yolumuz olacak' dedim. Yılmaz Güney her zaman ülkesini çok özlediğini söylerdi. Yılmaz Güney öldükten sonra hatıralarıyla burada yaşamaya devam ediyor" diye konuştu.

Görgü tanıkları ne dedi

YILMAZ Güney'in Hakim Sefa Mutlu'yu vurmasına tanık olduğunu söyleyen tekel bayi 58 yaşındaki Mehmet Uyulhas, o karanlık gecedeki olayı şöyle anlatmıştı:

"Gazinoda kalabalık bir grup vardı. Yılmaz Güney filmde rol alanlar ile yakın dostlarına yemek veriyordu. Yanında dönemin Adana Belediye Başkanı Ege Bağatur, eşi Fatoş, oğlu Yılmaz da vardı. Ben gazino işletmecisinin yanında oturuyordum. Bir ara Güney, masada oturanlara `Film setinde tabancanın sesi iyi kaydedilmemiş. Burada ateş etsem iyi çıkar mı acaba?' diye sordu. Yanında oturan Ege Bağatur, `Gözünü seveyim Yılmaz yapma. Adana'ya gel roket at. Ama beni burada zor duruma düşürme' diyerek engel olmaya çalıştı. Bu sırada aynı gazinoda başka masada oturan Hakim Sefa Mutlu'nun kardeşi Kaya Mutlu, ağabeyine bu durumu iletince Sefa Mutlu, `Adamsa ateş etsin. O sinemanın Çirkin Kralıysa ben de buranın kralıyım. Hemen tutuklarım' dedi. Hakimin çok alkol aldığı davranışlarından belli oluyordu. Aynı anda Yılmaz Güney art arda üç el havaya ateş etti. Hakim bu duruma çok sinirlendi ve Güney'in yanına gelip küfür etti. Bu arada gazino işletmecisi ve çalışanları araya girip Hakim Mutlu'yu gazinodan çıkartıp sahile indirdiler. Yılmaz Güney ise çok sinirlenmişti tir titriyordu. Ortalık tam yatıştı derken Sefa Mutlu koşarak geldi ve kaptığı bir sandalyeyi Yılmaz Güney'e doğru savurdu. Aynı anda Yılmaz Güney elindeki tabancasını Sefa Mutlu'ya doğrultup, tetiğe bastı. Hakim alnından vurulup yere yığılmıştı. Keşke Sefa Mutlu bu kadar alkol almamış olsaydı. İkisine de yazık oldu."

`BEN ÖLDÜRMEDİM'

Yılmaz Güney'in olaydan sonra ifadesini alan Adana DYP Milletvekilliği de yapan o dönemin savcısı Yalçın Öğütcan ise, "Yılmaz Güney kaçmamıştı. Kendisini jandarma karakoluna davet ettik. Hiç itiraz etmeden geldi. Bana, `Ben hümanist bir insanım. Kimseyi öldürmedim' dedi. Davranışları çok kibar, beyefendiydi. Soruşturma için gözaltına alındı. Ancak, suç aleti tabanca ortada yoktu. Sabaha kadar nezarethanede kaldı. Ertesi gün yeğeni Abdullah Pütün tabanca ile gelip Sefa Mutlu'yu kendisinin vurduğunu söyledi. Ancak, yalan söylediği ortaya çıktı ve Yılmaz Güney `adam öldürmek' suçundan Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkartılıp tutuklandı" dedi.

Öldürülen Hakimin Niğde'de yaşayan kardeşleri ise olayın tamamen kapatılıp, unutulmasından yana oldukları için bugüne kadar konuşmaktan kaçındı. Daha önce yapılan bazı söyleşilerde Utku Mutlu, `tanrının adaletinin tecelli ettiğini' ve artık ne kardeşinin ne de Yılmaz Güney'in hayatta olmadığını söyledi. Sefa Mutlu'nun diğer kardeşi Oktay Mutlu ise, o zamanlar Yılmaz Güney için aile olarak 7 ölüm kararı verdiklerini, subay olan ağabeyi İbrahim'in kendilerini engellediğini belirtti.

İLHAN SELÇUK YAZILARI

1/4/2008 · Kategori: Yorum

24.03.2008 10:17 - Bu haber 1001 kişi, Mynet Haber bugün 3.125.913 kişi tarafından okundu.

Cumhuriyet'in başyazısı: "İktidar ve yargı"  

ANKARA (ANKA)– İlhan Selçuk'un serbest bırakılmasının ardından tüm gözlerin çevrildiği Cumhuriyet gazetesinde bugün “İktidar ve Yargı” başlıklı başyazı yeraldı.

 

Pazartesi günleri köşe yazısı yazmayan İlhan Selçuk'un yerinde Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni İbrahim Yıldız'ın "Cumhuriyet'in Gücü" başlıklı yazısı yeraldı. Gazetenin manşetinde ise Türkiye Barolar birliği Başkanı Özdemir Özok'un açıklaması "Tehlikeli Hesaplaşma" manşetiyle verildi. Birinci sayfada ise tek sutuna "Cumhuriyet" imzalı, "İktidar ve Yargı..." boşlıklı başyazı yeraldı. “AKP iktidarı yargı bağımsızlığına karşı adeta bir savaş açmıştır” ifadesine yer verilen "imzasız" başyazı şöyle:

”İktidar ve Yargı...
Türkiye'de bugün iki dava ülkenin geleceğini belirleyecek kadar önem kazanmış gibidir.
Bunlardan biri 'Ergenekon Çetesi' ya da dosyası diye vurgulanıyor, öteki 'Kapatma Davası' diye anılıyor.
'Kapatma Davası'nın boyutları, içeriği, yapısı, davalıları bilinmektedir. Çünkü iddianamesi yazılmıştır, yetkili mahkemesine verilmiştir; yargıçların dile getireceği hukuk konuşacaktır; sonucu beklemek gerekir.
'Ergenekon Dosyası' ise henüz ilk tahkikat aşamasındadır.
Deliller toplanmakta, dava dosyasındaki belgeler üzerinde çalışılmaktadır. Şüpheli ya da zanlıların saptanması süreci yaşanmaktadır; davanın niteliği, içeriği, boyutları, sınırları, sanıkları zamanla kesinleşecektir.
Kuşkusuz bu konuda kararı verecek olan görevli savcıdır.
Gerçekte yasalarımıza göre ilk tahkikat gizlidir, açıklanması yasaktır; ama, medyamız doludizgin siyasal yorumlarla Ergenekon soruşturması üzerine demediğini bırakmamaktadır.
x
Ancak daha da "vahim" bir tablo ortaya çıkmıştır.
Demokrasilerde üç erk olduğu biliniyor: Yasama - yürütme - yargı.
Yargının tümüyle bağımsız ve tarafsız olması çağdaş demokrasilerde temel kuraldır.
'Yürütme' nin, başka deyişle hükümetin, bir başka söyleyişle de siyasal iktidarın yargı bağımsızlığını 'ihlal' etmesiyle demokratik devlet düzenini kökünden sarsacağı biliniyor.
Bu girişime yönelen bir siyasal iktidar meşruiyetini kendi elleriyle baltalamaya yönelmiş olur.
Oysa bugün Türkiye'de görülen tablo nedir?
AKP iktidarı yargı bağımsızlığına karşı adeta bir savaş açmıştır.
x
Ancak "Kapatma Davası"na karşı AKP Hükümeti'nin ve cephesinin savaş tamtamlarını çalması, Başsavcı'ya saldırmayı yoğunlaştırması, hukuk sürecini kesintiye uğratmak için anayasayla bile oynamaya kalkması olayın bir yüzüdür.
Olayın öteki yüzü belki daha sakıncalı bir tutum sergiliyor.
Hükümetin Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan , Ergenekon dosyasında yine 'taraf' rolü oynamaktadır; yargıyı yine etkilemeye çabalamaktadır.
Tutumu ve konuşmalarıyla, AKP lideri, 'Kapatma Davası'nı ortadan kaldırmaya çabalarken Ergenekon konusunda sonuna dek soruşturmayı destekleyeceğini açıkça söylemektedir.
Oysa Başbakan'ın Ergenekon soruşturmasında destek olması, tahkikatı yürüten savcılığı da müşkül duruma düşürmektedir; sanki yukardan talimat ya da baskı üzerine soruşturmayı yürüttükleri sanısına veya suçlamasına yol açmaktadır.
Sonuçta Başbakan Recep Tayyip'in konuşmaları ve davranışları, soruşturma dosyası üzerinde savcılığı tedirgin edecek bir şaibeyi türetmek ve ortamı yaratmak işlevini göstermektedir.
x
Ergenekon Dosyası'nı oluşturan şüphelilerin sivil ve asker kapsamında gittikçe çoğalan ve daha da artacak gibi görünen listesindeki adlarla Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarındaki üslup yan yana getirilip AKP iktidarının yargıyı etkileme yolundaki pervasızlığı da buna eklenince sonucu adaletin hayrına yorumlamak olanaksızlaşıyor.
AKP iktidarı yargıyı rahat bırakmalıdır.
İster Ergenekon dosyası olsun, ister kapatma davası olsun, bu kurala titizlikle saygı gösterilmelidir.
İktidar yargıyla oynamaya başlamak hevesine kapıldı mı ülkede ne huzur kalır ne de istikrar...
Türkiye'yi bugün bu huzursuzluk baştan sona sarmıştır.”

**************************************************************

Biz mi, - İlhan Selçuk

Mart 25, 2008 - İLHAN SELÇUK

Tümceyi sanırım Marquez’ in bir romanında okumuştum…
Nasıldı?..
“Huanito o gün öğleden sonra yaşayacağı olayı, yıllar sonra idam mangasının karşısında kurşuna dizilirken anımsayacaktı … “
Kim bilir, belki böyle bir tümce yoktur da ben uydurmuşumdur veya değiştirmişimdir; bilemiyorum…

Ama hayat uzayınca ve zamanlarla anılar iç içe geçerek karışmaya başlayınca, düşünmenin dayanılmaz çekimi de yoğunlaşıyor…
 

Bu nedenle Emniyet’te, bir ara, nezarethaneye indirilince, Ziverbey Köşkü’nde kaldığım hücreyi anımsadım; 70′li yıllarda, güncelin dağdağasını sineye çekerken, 21′inci yüzyıl Türkiyesi’nde böylesine ilginç bir olayı yaşayacağımı düşünebilir miydim?..
 

*
 

Aşağı yukarı bir yılı aşkın bir süreden beri tatil yapmadım, bu kez İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terör Şubesi’ne misafir edilip de olayın sonunda salıverilince arkadaşlara dedim ki:
 

- Hiç olmazsa birkaç gün dinlenceye çıkayım…
 

- Peki… dediler.
 

Ama, sonra düşündüm ki okurlar başımdan geçeni merak ederler, sıcağı sıcağına anlatayım, eğlenceli de olabilir…
 

Ve aklıma bir soru geldi:
 

- Peki, kendimden nasıl söz açacaktım?..
 

Bu konuda şu yaşıma dek bir karar verebilmiş değilim. Kimi yazar kendinden bahsederken ‘ben’ der, kimi yazar ‘biz’ diye yazar…
 

Hangisi yakışık alır?..
 

*
 

“Biz, gittik, gördük” diye yazanlar, alçakgönüllülük yaptıklarını sanırlar; çünkü ‘ben ve benlik’ geride kalır…
 

Oysa krallar, sultanlar, padişahlar, imparatorlar da “Biz” diye konuşurlar…
 

Çünkü “Biz” derken bir kral ya da şah, yalnız kendisini değil, devleti ve tebaasını da vurgulamış olur…
 

‘Ben’ demek ise biraz da ‘ben’ i önemseyip öne çıkardığından, kendine önem vermek olmaz mı?..
 

Ben bugüne dek kimi zaman ‘ben’ kimi zaman ‘biz’ diye yazarak durumu idare ettim.
 

Peki, bu kez kısa süren bir Emniyet-Savcılık macerasını anlatırken hangisini kullanacaktım?..
 

*
 

Polisler benim evimi mi aramışlardı?..
 

Bizim evimizi mi?..
 

Emniyet’e ben mi götürülmüştüm?..
 

Biz mi?..
 

Benim ifadem mi alınmıştı?..
 

Bizim ifademiz mi?..
 

Savcılıkta ben mi sorguya çekilmiştim?..
 

Biz mi sorguya çekilmiştik?..
 

İfade ve sorgu tutanaklarındaki sıfatıyla ben mi ” şüpheli ” idim?..
 

Biz mi ” şüpheli ” idik?..
 

Sonra düşündüm:
 

Çok şükür ben ben değildim..
 

Biz bizdik…
 

*
 

Ancak biz, biz olabilirsek, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün aydınlanmış ve bağımsız Türkiyesi’nde yaşayabiliriz…
 

Dün - bugün - yarın üçlemesindeki zamanlama, kimi zaman geçmişle geleceği birleştiren bilincin ışığında aydınlanır; kimi zaman körbilincin karanlığında yitikleşir…
 

Aydınlığın tarihsel zamanlamasında benliğini ışıtan bizleriz biz…
 

Evet, yarın öbür gün, bendeki bizden biraz söz açacağım…
 

Eğer izin verirseniz bizdeki beni de bir yazar olarak gözetmek istiyorum…

Nalları Diksem Çok Sevinecekler… - İlhan Selçuk

Mart 26, 2008 - İLHAN SELÇUK

Mizah dehamızın ve Türkçemizin en güzel deyimlerinden biridir ‘nalları dikmek…’

Anlamını açıklamaya gerek yok, herkes bilir…
 

Diyorum ki:
 

- Nalları diksem galiba kimileri için iyi olacak…
 

Gözaltından sonra dışarı çıkınca gazetelere biraz göz atma fırsatı oldu, gördüm ki en başta dinciler olmak üzere, liboşlardan kimileri, hakkımda çok iyi şeyler düşünüyorlar:
 

- Seksenlik yazar…
 

- Adam 83 yaşında…
 

Ve iktidara akıl öğretiyorlar:
 

- Aman, elinizde kalmasın…
 

Anlaşılan nalları diksem hepsi çok sevinecekler…
 

*
 

Müslümanlık ülkemizde İslamcılığa dönüşüp dincilik siyasetinde koltuk hırsı gözleri kararttıktan sonra ham ervahlık aldı yürüdü…
 

Bizim gençlik yıllarında kıdemli yazarlara bakış, hayatın muaşeretinden süzülmüş nezakete bağımlıydı…
 

Refi Cevat, Refik Halit, Burhan Felek vb. için nüfus kâğıdına dayanarak saldırıya cüret etmek, hele ölmesini beklemek nezaket, terbiye, incelikten yoksun bir saygısızlık sayılırdı…
 

Ham ervahlık mesleği günümüzde epey revaçta…
 

*
 

Oysa İslam kültüründe ham ervahlık değil, incelik makbuldür…
 

Fuzuli, Şeyh Sadi, Ömer Hayyam ve ötekiler hayatın, gençliğin, yaşlılığın, ölümün felsefesini zarafetle özümsemiş bir yaklaşımın dizelerinde mizahla romantizmin kinayeli şiirini işlemişlerdir…
 

Herkes yaşlanacak..
 

Herkes ölecek..
 

Kıdem farkından yararlanmaya çalışan hırtlambalığa ne demeli?..
 

Daha gençliğinde ya da orta yaşlılığında ruhsal bakımdan ölenlere hayattayken Fatiha okumaktan başka çare yok…
 

Bugünkü medyada bunlar özel bir mezarlık oluşturuyorlar…
 

*
 

Yaşamak kolay iş değildir, hayatın sevdasında insanın dokusunu inceden inceye örmek herkese nasip olmaz…
 

Kimi zaman hayat kırkından sonra başlar…
 

Kimi zaman yetmişinden sonra…
 

Seksenini aşan kişinin ayrıcalığı ise bir başka imtiyazdır…
 

Kişi daha çok duyumsar, daha çok görür, daha çok işitir, daha çok algılar, daha çok sever, daha çok sevdalanır, hırpalanır, öfkelenir, paralanır, hayatın imbiğinden süzülmüş yaşamın sıcaklığında mutluluğun bilincini yılların deneyimleriyle değerlendirmesini öğrenir…
 

*
 

Yine de bizim İslamcı ve liboş ham ervahın benim hakkımdaki yazılarını gazetelerde gördükçe, okudukça, kendi kendime soruyorum:
 

- Acaba bunları sevindirmek için nalları diksem mi?..
 

Türk mizah dehasının bu deyimde kullandığı ‘nal’ aynı zamanda ‘uğur’ simgesidir…
 

Kim bilir, şu sırada Türkiye’nin havasında bir uğurböceği kanat çırpıyor…
 

“Seksenlik yazar” diye bana saldıranların daha benden çok çekecekleri var…
 

Ama, ben gidersem, yerimi dolduracak o kadar çok kişi var ki…
 

O kadar güzel insanlar var ki…

RTE Görevini Yerine Getirmeli… - İlhan Selçuk

Mart 27, 2008 - İLHAN SELÇUK

Salıverildikten sonra yayımlanan ilk yazımda, yalnız “biz” den değil, ara sıra “ben” den de söz açacağımı haber vermiştim…

Her koşulda uyuyabilirim ben, bunun çok yararını gördüm…
 

Kimi zaman yüzeyde, kimi zaman da derinleşerek süregelen bu uykularda rüya ile gerçek arasında gidip gelirim…
 

*
 

Terörle Mücadele Şubesi’nde bir masanın önündeki iskemlede oturuyorum, uykum geldi, karşımda bir polis var…
 

Susuşuyoruz…
 

Gözlerimi kapattım, daldım dalıyorum, birden aklıma geldi: Sakın bu görevli polis bana bozulmasın?.. “Herif beni hiçe sayıyor” demesin?..
 

Gözlerimi açtım, gördüm ki o da bana bakıyor…
 

- Acaba ne düşünüyor?.. Ruhsal durumu nasıl?..
 

*
 

Televizyonda, Başbakan RTE ‘yi kürsüde izlerken, kameralar zum yaptıklarında merakla bakarım…
 

- Konuşuyor, ama, acaba ne düşünüyor?..
 

Kafasının arkasında ne var?..
 

Ruhsal durumu nasıl?..
 

Doğrusu son günlerde bu sorulara olumlu yanıt vermek çok güç…
 

Başbakan gerilim içinde…
 

Hem kendisine, hem ülkeye zarar verebilecek bir konuşlanmada…
 

*
 

Ergenekon soruşturması için gözaltına alındığımda bir büyük tepki oluştu, adımı ve kimliğimi sarıp sarmaladı, bu birikim beni düşündürdü:
 

- Ben şimdi nasıl bir tutumu yeğleyeyim?..
 

Birikimi, gerilimi, oluşan tepkileri iktidara karşı haklı bir saldırı kampanyası için mi kullanayım?..
 

Bu yöntemi yakıştıramadım kendime…
 

Ben’i geriye itip Biz’i düşünmek zorundaydık…
 

Dedim ki:
 

“- Ülkedeki gerilimin düşmesi için gerekli uzlaşmayı sağlamak Başbakan Erdoğan’ın görevidir…”
 

Gazetecilerin bu konudaki sorusu üzerine Başbakan şöyle yanıt vermiş:
 

“- İlhan Selçuk bunu söylüyorsa ben de aynı şekilde Sayın Selçuk’a söylüyorum ki yönetiminde bulunduğunuz gazete de dahil olmak üzere medyanın gerek şahsımla alakalı, gerek partimle alakalı şu ana kadar yaptıklarını ne yapacağız?.. Köşe yazarlarının şahsımla ilgili hakarete varan ifadelerini, yorumlarını nereye koyacağız?..”
 

Anlaşılıyor ki Başbakan Recep Tayyip çok gerilimli…
 

*
 

Başbakan gerilim, öfke, tepki yüzünden, konuşmasında mantık sağlığını da koruyamıyor.
 

Bir Başbakan ne demek?..
 

Hükümetin başı..
 

Havada uçan kuştan bile sorumlu kişidir Başbakan; ülkenin “huzurunu, istikrarını, güvenliğini” sağlamakla görevlidir…
 

Devlette ve ülkede huzur Başbakan’dan sorulur…
 

Ama, RTE diyor ki:
 

- Medyada bugüne dek bana yaptıklarını, yazdıklarını, söylediklerini ne yapacağız?..
 

Kısaca “uzlaşmayı reddediyor” Başbakan…
 

Öfkeli ve kızgın…
 

Oysa, medyayı bir yana bıraksın, Cumhuriyet’i de unutsun, ana muhalefet partisiyle uzlaşsın…
 

Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet gazetesini ana muhalefet sanıyorsa, yanılıyor demektir…
 

*
 

Savcının talimatı üzerine polisler sabahın dördünde evimde arama tarama yaptılar, beni gözaltına aldılar; bugün dışardayım, ama, “Ergenekon dosyası” nda sıfatım “şüpheli” …
 

Yargıya güveniyorum…
 

Tayyip Erdoğan’ın adı da “Kapatma Davası” iddianamesinde yazılıdır. İddianame doğrulanır, mahkeme karar verirse hem partisi kapatılacak, hem RTE’ye siyaset yasağı uygulanacaktır…
 

Türkiye’de hukuk, anayasa, yargı varsa, bu süreçler işleyecektir…
 

Ben sinirleniyor muyum?..
 

Başbakan da sinirlenmesin, yargı süreçlerini önlemeye kalkmasın, başbakanlığını sürdürsün, ülkede huzuru sağlamaya çalışsın…
 

Görevi budur!..

AKP-FETO Medyası Kafayı Yemiş… -İlhan Selçuk

Mart 29, 2008 - İLHAN SELÇUK

Laik Türkiye Cumhuriyeti ne durumda diye merak ediyorsanız, bir tek köşe yazısının başlığı bile sorunun yanıtını vermeye yeterlidir…Oray Eğin ‘in dünkü Akşam’da yayımlanan köşe yazısının başlığı:

“Galatasaray’ı Fethullah Gülen ‘e satıyorlar…”

Fenerbahçe’yi de Menzil tarikatına satalım da bu iş bitsin…

*

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan , dün köşesinde, “İktidar yandaşlarının Ergenekon yanlışları” başlığı altındaki yazısının sonuna Doğu Perinçek ‘in gönderdiği bir mektubu eklemişti…

Ne diyordu Perinçek?..

Doğu’nun bilgisayarına Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesi, yayımlanması tarihinden önceki bir tarihle mi kaydedilmişti?…

Hayır…

Dört-beş gün sonra kaydedilmişti…

Ama, Fethullahçı medya sürekli olarak bu tür haberleri ortalığa yayıyor…

Yargıtay Başsavcısı sanki aklını peynir ekmekle yemiş de iddianameyi kamuoyuna duyurmadan önce Perinçek’e, bana, sana, ona bildirecek…

Bu iş çığrından çıktı artık.

*

Fethullahçı medya, Doğan Grubu’nu solladı; dinci gazeteler aldı başını gidiyor, Sabah Grubu’na iktidar el koydu…

Peki, Ergenekon dosyasında durum ne?..

Polis ve savcılık her gün Fethullahçı - AKP’ci medyaya “servis” yaparak talimatını veriyor; bu gazeteler ve TV’ler de elbirliğiyle suç işleyip, polisin ve savcılığın ifade ve sorgularındaki ne idüğü belirsiz bölük pörçük iddiaları yayımlayarak tozu dumana katıyorlar…

AKP-FETO medyası polis bültenlerine dönüştü…

İlk tahkikat yasaya göre gizlidir..

AKP-FETO medyası açıkça suç işliyorlar, ama, artık bu ülkede ne hukuku takan var, ne kanunları…

*

Türkiye mantığını yitirmek üzere…

Ülkenin saygın İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük yapmış Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ‘nu, polisler talimat üzerine gece saat 4′te evinden alıyorlar, polis - savcı faslından sonra karşısına çıktığı yargıç “şüpheli” yi serbest bırakıyor…

Nedir bu?..

Eski rektör Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu teşhisi koyuyor:

“- Bu soytarılık bitsin artık!..”

2008-03-31

Sorunumuz Uluslararası...

Türkiye, artık açıkça belli oldu ki, büyük bir bunalımın içine itilmektedir.

Sorun yalnız iç boyutlarıyla anlaşılacak gibi değildir; konuyu uluslararası çapta değerlendiremeyen her yaklaşım eksik kalacaktır.

İç politikada herhangi bir partiyi suçlamanın ya da tutmanın da anlamı kalmamıştır; çünkü bir devlet sorunuyla karşı karşıyayız; ülkenin çağdaşlıktan koparak İslam coğrafyasında çok görüldüğü üzere hızla karanlığa yuvarlanması söz konusudur.

*

İslam dünyasında gün geçtikçe önüne geçilemez biçimde hızlanan siyasal dincilik Müslüman toplumları gözle görülür biçimde sarıyor, kuşatıyor, etkiliyor. Bu akım Avrupa'da ve Amerika'da yaşayan Müslümanları da kendine bağlamaktadır; uluslararası çapta bir içerik kazanmış, İslamcılığın şeriata dayalı siyasal oluşumunu biçimlendirmiş, ülkemizi kuşatmıştır.

Türkiye'de siyasal İslamın yükselişi, Müslümanlık coğrafyasına göre gecikmiş sayılabilir.

Laik Atatürk Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri tabandan tavana bir dönüşümün etkisi altında tehlikeye düşmüştür.

*

Olayın uluslararası niteliği, ABD'nin ve AB'nin de kendi çıkarları açısından işin içinde bulunmaları nedeniyle oluşuyor. Öyle anlaşılıyor ki Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da sınırlar yeniden düzenlenmektedir.

ABD'nin Ortadoğu projesiyle, AB'nin Türkiye'ye bakışı arasında çelişki kalmayacağı da anlaşılıyor; Avrupa Birliği liderlerinin ülkemize yakıştırdığı 'özel ortaklık' statüsü, Anadolu'da Kuzey Irak'ı da kapsayan eyalet yaklaşımına uyum sergilemektedir.

Üstelik 'Ilımlı İslam Devleti Modeli' tasarımı tabandan desteklendiği için 'demokratik' sayılacaktır.

Bugün komşumuz Irak'ın anayasasında da hem yasaların şeriata aykırı olamayacağı hem de temel ilkenin demokrasi olduğu yazılmaktadır.

*

Özetle Türkiye'ye dış ve iç güçlerin ortaklığıyla yeni bir düzen verilmek istenmektedir.

Karışık gibi görünen çatışmanın, kavganın, tartışmanın esası budur.

Laik Atatürk Cumhuriyeti Batı (Hıristiyan coğrafyası) ile Doğu (İslam coğrafyası) arasında sıkışıp kalmıştır. Her iki coğrafyadaki güçler ve uluslar, doğaldır ki, Türkiye'de laikliği ve çağdaşlığı değil, kendi çıkarlarını izlemekte tarihsel bir deneyime sahiptirler.

İslam dünyasındaki tek Aydınlanma devrimi yalnızlaşmış gibidir.

Bir 'sorun' un üstünden gelebilmek için o 'sorun' un iyice ve gerçekçi açıdan teşhis edilmesi gerekir.

Türkiye bunu yapabildiği gün sorunlarını çözecek.

Cumhuriyet

bir karşılaştırmalı edebiyat uygulaması

23/9/2007 · Kategori: Yorum

20/09/2007
bir karşılaştırmalı edebiyat uygulaması
Mehmet Öner-[memetoner81@gmail.com]
Merhaba sevgili okurlar. Bugün birlikte ilginç bir çalışma yapacağız.
Merhaba sevgili okurlar. Bugün birlikte ilginç bir çalışma yapacağız. Yukarıdaki başlıkta da okuduğunuz gibi, bir karşılaştırmalı edebiyat uygulaması... İki ayrı güzide söz yazarının, iki ayrı çalışmasının birbirlerine benzerliklerini, farklarını ve ortak yönlerini ortaya koymaya çalışacağız. Bunlardan ilki ünlü şarkıcı ve söz yazarı Ajdar Anık. Ki sanatçı “Çikita Muz” adlı şarkısıyla geçen yaza damgasını vurmuştu. Diğer konuk ise ortalığı karıştıran “Plan Yapmayın Plan” adlı şarkının söz yazarı Ozan Arif... Bu iki dev eseri, yani “Çikita Muz” ile “Plan Yapmayın Plan” adlı şarkıların sözlerini, biçim ve içerik yönünden analiz etmeye çalışacağız bugün...
a- Ana Tema ve Yan Temalar
Çikita Muz’un ana teması, her mısrada altı ısrarla çizilen “gurup olalım gurup” sözlerinden de anlaşılacağı üzere “sosyalleşme arzusu”dur. Plan Yapmayın Plan’ın ana teması ise “Bizde varken bu duruş, Emiceniz olsa Bush, Alayınız beş kuruş, Etmez karadeniz’de” dörtlüğünden de anlaşıldığı üzere muallaktır. Dizelerin sonunda geçen duruş, kuruş gibi uyaklı kelimeler, “O duruşa bi vuruş kaç kuruş” biçiminindeki argo tekerlemeyi anımsatmaktadır.
b- Biçim Olaraktan
Çikita Muz, son derece ahenkli bir uyak yapısına sahip olup, dize sonlarındaki “şurup, turp, şap şup, unutup, gurup, haydut” benzeri sözlerle ahenk zenginleştirilmiştir. Plan Yapmayın Plan’ın uyak yapısı ise “a-a-a-b” biçiminde ilerlemekte olup, son dizeler “bitmez Karadeniz’de; satmaz Karadeniz’de; batmaz Karadeniz’de” şeklinde bitirilerek faşist fikirler, ahenk içinde katakulliye getirilip okura/dinleyiciye yedirilmek istenmektedir.
c- İmge Analizi
Çikata Muz’da geçen “Şurup gibiyim şurup, turp gibiyim turp turp” dizesinde “şurup” imgesi bir sağaltım nesnesi olarak çıkmaz karşımıza. Fiziksel bir hastalıktan çok uhrevi bir rahatsızlığın çözümüne dair bir açılım sunar. Turp ise bildiğiniz turp... Biri “Turp gibiyim” dediğinde ne anlıyorsanız o işte! Plan Yapmayın Plan’da geçen “Ne Coni’si ne Rus’u, Pusu kurmasın pusu, Bölücülük borusu, Ötmez Karadeniz’de” şeklindeki dizede geçen “Coni” imgesi “Hey Coni, indir doni, göreyim oni” şeklinde söylenegelen tekerlemeye bir gönderme kisvesi altında, “Ooooğlum, bu Amerika çok güçlü yaa... Bak Irak’ı iki günde darma duman etti. Yok yok, bu Amerika’yla baş edemeyiz biz...” biçimindeki tırt söylemle gizli bir koşutluk taşır. “Pusu” ise sırf “Rus’u”na uysun diye yazılmış bir şey... “Bırakın çan çalmayı, Ermenici olmayı” derken, şairin kime seslendiği belirsizliğini koruyor. “Çan” imgesiyle Hemingvay’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” eserine gönderme yapılmış olabilir... Şaka şaka! Ozan Arif nerden bilsin Hamingvay’i! Bilse bile Türk değil diye okumaz...

Seçim Öncesi Sürpriz Anket

21/6/2007 · Kategori: Yorum

Seçim öncesi sürpriz anket
21 Haziran 2007 Perşembe 00:05
Mülkiyelilerin anketinden çıkan sürpriz sonuç çıktı. CHP, AK Parti’ye yetişti.
Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yönetim Araştırmaları Merkezi (YÖN-ARA) tarafından 15-30 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Seçmen Eğilimleri Araştırması'nın ikinci aşama sonuçlarına göre, seçime yaklaşık bir ay kala

1- AKP yüzde 27
2-CHP yüzde 26.8
3- MHP'nin yüzde 9.5

Araştırma ile ilgili hazırlanan raporda duruma ilişkin şu değerlendirme yapıldı:

"Ağır fakat istikrarlı bir tırmanış içindeki MHP'nin üçüncü parti olarak parlamentoya girebileceği görülmekle birlikte, AKP ve CHP ile arasındaki puan farkını azaltıp azaltamayacağını seçim tarihine kadar yaşanacak gelişmeler belirleyecektir."

DP BİRLEŞEMEMENİN SANCILARINI YAŞIYOR

"Mayıs dönemi anketinde DP yüzde 10 baraj sınırına hamle yapan bir pozisyonda görülmektedir. Bu durumun, 'başarılı birleşme' girişiminin henüz bozulmadığı bir dönemin ürünü olduğu hatırlanmalıdır. DP'nin seçim gündeminin, yüzde 7.2'lik oranı daha da yükseltmekten ziyade 'sağda birlik' girişimiyle yakaladığı ivmeyi ve oy düzeyini korumaya dönük olacağı söylenebilir."

DTP OY ORANLARINI KORUYOR

"
Benzer bir durum seçimlerde 'bağımsız aday' taktiğini güdecek olan DTP açısından da geçerlidir; DTP'nin de yüzde 6 nispetindeki oy oranını artırmaktan ziyade korumaya dönük çaba içinde olacağı ileri sürülebilir. "

Cumhuriyet