Evrensel Kültür, ‘Barışı Anlatın’ Öykü Yarışması’nda dereceye giren öykülere ve sahiplerine yer veriyor

15/7/2008 · Kategori: Haber

11/07/2008
Barış öyküleri Evrensel Kültür’de
Evrensel Kültür, ‘Barışı Anlatın’ Öykü Yarışması’nda dereceye giren öykülere ve sahiplerine yer veriyor
Evrensel Kültür dergisi Tiroj dergisiyle ortaklaşa düzenlediği “Barışı Anlatın” konulu öykü yarışmasını temmuz ayının kapağına taşıyor. Türkçe öykü dalında ödüle değer görülen Seyit Soydan, Mehmet Oğuz Aslan ve Gülsüm Koçak’la yapılan röportajlar ve öyküleri derginin dosya sayfalarında okunabilir.
Yarışmanın Kürtçe öykü bölümünde ödül alan öyküler ise Tiroj dergisinin ilk sayısında yayınlanacak.
“Sivas’ı unutma” diyen Evrensel Kültür dergisi, Sivas katliamının 15. yıl dönümü dolayısıyla Lütfiye Aydın, Serdar Doğan, Hüsne Kaya, Fevzi Gümüş, Ali Balkız ve Pakize Doğan’ın görüşlerine yer veriyor. Madımak yangını sırasında yaşadıklarını anlatan tanıklar ve mağdurlar, başka Sivaslar yaşanmasın diye kamuoyu belleğini diri tutmaya çalışıyorlar.
Ayrıca Evrensel Kültür’de her ay bir fotoğraf ve şiirle okuru selamlayan Ali Öz ve Sennur Sezer, bu ay ‘Çal be kardeş!’ diyorlar. Nuray Sancar, ABD’nin ilk siyah başkan adayı Obama’yı ele alıyor. Ahmet Say ise “Geleneksel Sanat Müziğimiz-1” isimli yazı dizisine başlıyor. Mustafa Köz’ün Rıfat Ilgaz, Tahir Şilkan’ın ise Orhan Kemal yazıları da dergide yer alırken bu yıl yüzüncü yıl dönümünü yaşadığımız Jön Türk devrimi, Mehmet Ergün’ün ‘Jön Türkler’in Gurbet Serüveni’ başlıklı yazısıyla gündeme geliyor. Ergün, Meşrutiyet aydınlarının sürgündeki mücadelelerini anlatıyor. Derginin 199. sayısında ayrıca, Sennur Sezer ‘68 Afişleri’ isimli kitabı değerlendiriyor. Erkan Doğanay ise İstanbulluları mağdur eden kentsel dönüşüm projesinin sanata yansımamasını eleştiriyor. Doğanay, ‘Hopper ve Kentsel Dönüşüm’ başlıklı makalesinde yüzyılın başında, ABD’de endüstriyel değişim dönemine tanıklık ederek tuvaline yansıtan Hopper’in resimlerini tanıtıyor. ‘Jazzistanbul’ isimli albüme imza atan Jülide Özçelik’le yapılan keyifli röportaj da derginin bu ayki sayısında.
Evrensel Kültür’de ayrıca Arife Kalender’in ‘Yontu’, Asım Gönen’in ‘Kanayan Güllerin Bayramı’, Özgür Derya’nın ‘Savaşa karşı’, Ertuğrul Göncü’nün ‘Doğrulamadım’, Halide Yıldırım’ın ‘Denizler Maviyi Geçti’, Fikret Devrim’in ‘Annem Kaybolmuş Bir Cumartesi’ şiirleri yer alıyor. (KÜLTÜR SERVİSİ)

10/07/2008
Nazlı Eray’ı okumak
Şiar Can Şener
Eray’ın öykü ve romanlarında kurduğu dünyaya, insanlara ve yazarın üslubuna yakından bir bakış
Öykü ve romanlarında fantastik ögeleri kullanarak gerçek hayatı kendi tarzında yorumlayan Nazlı Eray’ın kitapları, Nihayet Arslan’ın Phoenix Yayınevi’nden çıkan “Nazlı Eray: Bir Okuma Denemesi” isimli eserinde irdeleniyor.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevlisi Nihayet Arslan, Türk edebiyatında 1980 öncesi yazmaya başlamış, kendine has üslubuyla kurmaca öyküler ve romanlar kaleme almış Nazlı Eray’ı anlatıyor. Öncelikle, “Nazlı Eray: Bir Okuma Denemesi” adını taşıyan kitabın sıradan bir okuma denemesi olmadığını belirtelim. Üç ana bölüme ayrılmış kitapta ilk bölüm “Fantastik ve Nazlı Eray’ın Anlatıları”, ikinci bölüm “Nazlı Eray’da Özgür Bir Anlatım: Rüya Formu” ve üçüncü bölümde ise “Nazlı Eray’da Yaratıcılığın Kaynakları” başlıklarını taşıyor. Arslan, kitabın sonuna iki ek bölüm, kaynakça ve dizin de koymuş. Birinci ek bölümde, Eray’ın bazı öyküleri var; diğer ekte ise Eray’ın ‘kent’e bakışına dair kısa bir açıklama ve “Eski Gece Parçaları” kitabından bir bölüm bulunuyor.
Nihayet Arslan, Eray’ın öykü ve romanlarını incelerken, bir yandan da okuru fantastik edebiyatla tanıştırıyor; psikanalitik edebiyat, varoluş bilimi gibi birçok konuya değiniyor. Ancak Arslan, kitabının başında belirttiği gibi, Nazlı Eray’ın eserini tek bir tanım veya bir kalıba sokarak okuru bu tezine ikna etmekle uğraşmamış: “Fantastiği edebi bir tür olarak kabul eden kuramcıların ve özellikle yapısalcı bir yaklaşımla türün kapsam ve sınırlarını çizmeye çalışan Todorov’un tanımları dışında kalması, Nazlı Eray’ın kurmaca-anlatılarının kendine özgü niteliğini sorgulamayı gerektiriyordu. Çoğu zaman ‘fantastik gerçekçilik’ ya da ‘büyülü gerçekçilik’ olarak tanımlanan Nazlı Eray’ın kurmaca-anlatılarının, bu iki anlatım biçimi dışında kalan ve kendine özgü kurgulanış biçimini ‘rüya formu’ olarak adlandırmamız bu çabanın sonucudur.”
‘Fantastik ve Nazlı Eray’ın anlatıları’
Nihayet Arslan kitabına “Fantastik nedir” sorusuyla başlıyor. Fantastik kelimesinin terimsel kökenine inerek, fantastiğin günümüz edebiyatında bir tür haline gelişine kadarki evreyi kısaca özetliyor Arslan. Ardından, Nazlı Eray’ın öykü ve romanlarında, gerçekdışı, olağanüstü, fantastik ögeleri nasıl kullandığına dikkat çeken yazar, Eray’ın bahsedilen ögeleri okura kendiliğinden kabul ettirdiğini, okurun olayların gerçekte olup olmadığını sorgulamadığını belirtiyor. “Okur burada, bir başka gerçeklik düzleminden, hayatın gerçeklerine başka merceklerden, başka açılardan, başka bir gözle bakmanın baş döndürücülüğünü yaşıyor” diyor Arslan ve Eray’ın anlatılarının sıradan, gündelik kaygılar, ölüm endişesi ve küçük mutluluklar peşindeki insanları farklı açılardan görmeyi sağladığını kaydediyor.
Rüya formu
Eray’ın bazı romanlarını 3-4 hafta içinde, genellikle birkaç ay içinde yazdığına atıfta bulunan Arslan, Eray’ın yazma sürecinin tıpkı uykuya yatma süreci gibi -dış dünyayla ilişkisini keserek- kendiyle baş başa kalarak ilerlediğini belirtiyor. Eray’ın eserlerini kaleme aldığı süreçle ilgili “Zaman ve mekan, nedensellik ortadan kalkıyor, bilinç dışı bir akış başlıyor” diyen Arslan, Eray’ı rüyalardaki gibi çağrışımların yönlendirdiğine dikkat çekiyor.
Arslan, kitabının üçüncü ana bölümünde, Eray’ın yazmaya başladığı 1980 öncesi Türkiye edebiyat dünyasına kısaca değiniyor ve Eray’ın dönemin politik atmosferine karşın, aykırı bir ses olarak ortaya çıkan özgün yazarlardan olduğunu savunuyor. Eray’ın öykü ve romanlarında topluma ya da bireye açık-örtülü eleştirinin olmadığını, özgünlüğünün, “toplumun kültürel kodlarına sadık kalarak okuruyla paylaştığı bir arayış öyküsünün yazarı” olmasından kaynaklandığını aktarıyor. Eray’ın varoluş ve zaman olgularını kullanarak eserlerini ortaya çıkardığına değinen Arslan, yazarın önce kendine sorduğu sorularla işe başladığını dile getiriyor.
Nazlı Eray’ın ‘ben’ derken, gerçek hayattaki ‘ben’ini öykü ve romanlarının değişmez kahramanı yaptığının, doğrudan kendini; Yazar Nazlı Eray’ı anlatıcı yaptığının altını çizen Arslan, Eray’ın bu tutumunun narsistçe olduğunu ama bu narsisizmin “sanatsal etkinlik sayesinde normalleşmiş bir narsizm olduğunu” öne sürüyor, Kohut’un “Kendilik Psikolojisi” kuramına dayanarak. Bununla beraber Arslan, Eray’ın eserlerinde kendi ‘ben’ini içinde taşıyarak başkasının hayatını yaşamak, hayal etmek, öteki olmak için çaba içerisinde olduğunu da vurguluyor.

10/07/2008
Değişik sokakların şair yolcuları
Güngör Gençay-gungorgencay@gmail.com

Aşk Toz ve Melekler (2007) Tuncay Taş
Kullanıma ve içselleştirmeye bağlı olarak, aşk maymuncuk gibi birçok kapıyı açmanın aracı olarak görülür. Hele şiirle ilgili olarak düşünürsek: aşkın olmadığı yerde, şiir gibi ince bir uğraşın altından kolay kolay çıkılamaz. Ancak, aşk ilişkilerle beslendikçe büyür ve yetkinleşir. Şiirle olan ilişkiler de sözcüklerle gerçekleşti-rilir.
1980 yılında Malatya’da doğan, 2005’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre Almanya’da mesleğiyle ilgili çalışmalar yapan, halen Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevini sürdüren Tuncay Taş’ın yeni çıkan kitabının adı da bu tılsımlı sözcükle başlıyor.
Yalın Ses Yayınları’ndan çıkan kitabında yer alan şiirlerde; “hiçbir çiçeği baharından koparmayan” benzeri güzel dizelere rastlansa da, daha önce de belirttiğim gibi bu güzel dizeler şiiri kurtarmaya yetmiyor. Öncelikle şiirlerindeki fazla sözcükleri ayıklaması gerek Tuncay Taş’ın. Örneğin; “aynı azabın rüyalarını görüyoruz aynı anda” dizesinin sonundaki “aynı anda” sözcükleri şiire ket vuru-yor, azabın geniş zaman içinde düşünülmesini engelliyor. Ayrıca, (ve, ama) bağlaçlarını zorunlu olmadıkça kullanmaması, salt ses uyumu sağlamak için uyak peşinde koşmaması ve dinlendirerek üzerinde kafa yorması, şiirinin sağlam bir dokuya kavuşması için öncelikli koşullar oluyor. Kar dergisinin Mart-Nisan 2008 tarihli 14. sayısında yayınlanan “Benim Ülkemde” adlı şiiri, Tuncay Taş’ın bu engelleri aşabileceği kanısını veriyor.

Yeşilırmak Kıyılarında (2008) Neşet Karaçaltı
Samsun’da Barış Gazetesi Yayınları’ndan çıkan kitabındaki şiirlerde, anılarında önemli bir yer tutan Amasya, Ayvalık ve Samsun arasında mekik dokuyor Karaçaltı.
“Sonbahar yağmurları da tükendi bu şehrin/ Bir hüzünlü sessizlik sokaklarda/ Bırakıp gitmek var ya sonunda/ Yaralı bir kuş gibi çırpınır yaşlı yüreğim/ Bütün sıkıntıları yükleyip/ Gitmektir vakit/ Gitmek bu şehirden.//Yitirilmiş bütün anılar/ Hoyrat ellerde ezilmiş onca sevgiler/ Bir yağmur gibi dökülür üzerime/ Hangi evdi doğduğum/ Büyüdüğüm hangi mahalle/ Nereye gitmişler çocukluk arkadaşlarım/ Haydi di-yorum kendime/ Gitmektir vakit” dizelerini oluşturan “Amasya’dan Giderken”de olduğu gibi, bazı şiirlerinde insanların ortak duygularını yakalayıp işlerken bazı şiirlerinde anılarını içeren kentlerle içli dışlı olurken, kişisel sorunlar çevresinde dönenip tıkandığı dikkat çekiyor.
1939 yılında Amasya’da doğan Neşet Karaçaltı, 1953 yılında Türk Sanatı dergisinde yayınlanan şiirleriyle edebiyat dünyasına giriyor. İçten bir anlatım, rahatlıkla okumayı sağlayan düzenli bir akış, şiirinin ilk belirgin özellikleri olarak öne çıkıyor.
Dizelerinde badem çiçeklerine yoğunluklu bir yer veren Karaçaltı, “Aydınlık Sabahları Getirin” dese de çoğu şiirleri az ya da çok karamsarlık taşıyor.
Daha geniş bir perspektiften baktığı zaman, gerek sayılı antik kentlerimizden biri olan Amasya, gerekse Ayvalık ve Samsun hakkında şairin, söyleyecek daha değişik ve geniş kapsamlı sözünün olması gerektiğine, dolayısıyla güzellikleri üretmede daha kapsayıcı olacağına inanıyorum.
İkinci kitabın, ilk kitabı aşması gerektiği düşüncesini, böyle ya da benzeri bir neden üretmiyor mu?

Uzanır Ellerim Kelepçeye (2008) Enver Sipahioğlu
1943 yılında Ordu’nun Alibey köyünde doğan ve öğretmenlik yaptığı dönemden başlayarak şiirlerini uzun yıllar se-verek okuduğum Sipahioğlu’nun bu ilk kitabı da okumaya açık, tanıtmaya yasaklı. İleri Yayıncılık’tan çıkan kitabın künyesinde; “Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz” koşulu yer alıyor. Kerametine bir türlü akıl erdiremediğim bu koşulla ilgili düşüncelerimi daha önce birkaç kez dile getirmiştim. Artık düşünme sırasını, notu koyanların devralması gerek.
Aydınlığa Dönük Yüzler (2008) Kazım Eroğlu
İkinci adı “Arguvan Destanı” olarak da belirlenen kitapta; Ozan Erhan Yılmaz ve Yazar Hatice Eroğlu Akdoğan’ın “Önsöze Katkı” yazılarından sonra, sözü kitabın şairi alıp genel bir bilgi sunuyor. Burada sözü edilen “ezilen, sömürülen, kıyıma uğrayan ama direncini ve umudunu yitirmeyen insanlar”, Kazım Eroğlu’nun; “Kaç göç kaç sürgün/kaç vurgun kaç kıyım/ kaç umut bahar güzelliğim rengim/…/ kaç milyon senenin özüyüm ben/ kaç yüzbin senenin közü/gören gözü/…/ ellerim ateşte// damarım suda/ yastığım yorganım topraktır benim/…/ tarih benden sorulur/ saltanatları kuran da ben yıkan da ben/tanrılar ki/ ben yarattım ben!” dediği dizelerle somutlaşmaktadır. Tarihi süreç ise; “biraz Mevlana’yım dönerim pervane/biraz Yunus’um gezerim divane// Anadolum Anadolum/ uygarlığım beşiğim/ kim sallamış bu beşiği,/ sallanan kim?// Hititler/ Firigyalılar Lidyalılar/ Likyalılar Psiridyaülılar İyonyalılar/ Kayralılar Kapadokyalılar Kimmerler/ Urartular Medler Persler Ermeniler/ Grekler Helenler Araplar Romalilar/ Bizanslılar Selçuklular/ Osmanlılar/ daha kimler kimler sallayıp sallanmışlar/ Türkü Kürdü Ermenisi Arabı Süryanisi/ Lazı Rumu Çerkezi Tatarı Yahudisi,,,/ sallaya sallana bugüne gelmişler” dizeleriyle dile getirilmektedir.
Eroğlu, 1956 yılında Arguvan’ın A. Sürmenli köyünde doğmuş, ODTÜ, Gaziantep Kampüsü’nde Makine Mühendisliği öğrenimini sürdürürken, darbenin hışmına uğrayarak siyasi düşüncelerinden ötürü ‘80-86 yıllarında Malatya Cezaevi’nde hapis yatmış olup, halen İstanbul’da yaşamını sürdürmektedir.
“Sen biraz tanrısın/ tanrı biraz sen işte” diyerek tanrı kavramına akılcı yaklaşan şair, Anadolu’nun insana ilişkin güzelliklerinden kopmadan göçerlikten yerleşikliğe, liberalizmin Londra borsalarıyla ka-villeşmiş sömürüsüne, kadınların ve çocukların düzen içindeki ezilmişliğine, Moğollarla birlik olan Selçukluların Türkmen ve Kürtmen kıyımına, karasabandan makineleşmeye kadar günümüzde de güncelliğini koruyan sorunları, yazdığı destan içinde işlemektedir. Özellikle yönetimlerin yarattığı yapay ayrımcılığa karşı durmaktadır. Yerel sözcüklerin kullanımıyla daha da zenginleşen destandan ne yaptığım ne de yapamadığım alıntılar, kitabı bütünlüklü okumanın tadını vermeyecektir. Ayrıca, dünkü aydınlardan birçoğunun köşe kapma, para kapma uğruna dönüş yaptığı, her gün çürümenin biraz daha dibe yaklaştığı günümüzde, sesini yükselten Kazım Eroğlu’nun destanı, bu bakımdan da ayrı bir önem taşımaktadır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »