26 01 2007

Latife Tekin "Muinar" / Asuman Kafaoğlu BÜKE

Latife Tekin "Muinar" İÇİMDEKİ CADI“Elime, sana her gece bir masal anlatacağım…" İnsanoğlu doğaya hükmetmek istemiş. Hükmedebilmek için de akıl ve emeği ile birlikte gücünü kullanmış. İlk başta hayvanları evcilleştirmiş, kendini rüzgârdan, soğuktan, aşırı sıcaklardan, sellerden korumuş, doğayı kendine uygun hale getirip, hayatını kolaylaştırmış. Maddesel dünyanın ötesindeki arzuları için de dinleri, büyüleri, kehaneti ve sonradan da bilimleri emrine almış.Latife Tekin “Muinar” adlı yeni romanında insanın binlerce yıllık hükmetme savaşını anlatıyor. Roman, bir sabah içinde bir sesle uyanan kadının ağızdan anlatılıyor. İlk sayfalarda şizofren bir ruhun içindeki bölünmeler gibi algılansa da, iç sesin kimliğini açıklaması ile durum aydınlanıyor: “coğrafyası gizli bir kocakarıyım, her kadının içinde benim gibi bir kocakarı uyur derinde, uyanması şans işi, şarta bağlı” diye açıklar durumu. Fakat içine girdiği Elime, hiç sakınmadan küçümser onu “belirtiler kendi dışıma çıkıp senden çok daha üst varlıklarla buluşacağımı gösteriyordu” der.Aslında ilk tümcelerindeki gibi kendini beğenmiş değildir Elime. Daha sonra “belirtilerin” ya da “üst varlıkların” ne olduğunu da açıklamaz, sadece bir beklenti içinde olduğunu, zaten içinde bir ses duymaya hazır olduğunu ama bunun bir kocakarı olmasını beklemediğini anlarız. Elime’nin içinde doğan kocakarının adının Muinar olduğunu da sonra öğreniriz. İki kadın arasındaki ilk diyaloglar hiç korkutucu değildir, aksine Latife Tekin komik bir havayla anlatır, iki kadın hiç durmadan didişir ve birbirleriyle alay ederler. Elime onun konuşmalarını “kanlı canlı rap” müziğine benzetir (gerçekten de romanı sesli okuyunca anlatının ritmi ortaya çıkıyor) o da Elime’ye “kafanı kapatmaya uyanmadım içinde, açmaya uyandım” diye sitem eder. Birbirlerini çok iyi tanıyan anne-kız ya da iki kardeş gibilerdir. Okurun anlamakta zorlandığı yerlerde,... Devamı

26 01 2007

Hazinedeki Paslı Teneke / Aziz NESİN

HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE     Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.    Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.    Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.    Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.    Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.    Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır korud... Devamı

26 01 2007

Koyun Masalı / SABAHATTİN ALİ

Koyun Masalı / SABAHATTİN ALİ   Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun sürüsü yaşıyordu.   Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara, sürünün rahatını tamamlıyordu.   Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler, köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar; iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa, bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi. Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.   Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler, günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa, bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor, çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların sayısı günden güne artıyordu.   Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar, ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla, köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar k... Devamı

26 01 2007

Kapanarak yazdığım gibi...

Kapanarak yazdığım gibi... Feridun AndaçBir ömür boyu kitaplarını yanı başımdan ayırmadığım yazarlardan biri de, Knut Hamsun’dur. Nedensiz bir sevgi bağı, buluşma değildir bu. İlk gençlik günlerime denk gelen tutkulu okumalarımın arasında onun romanlarının ayrıcalıklı bir yeri vardır. Yaşadıklarınızı, okuyup ettiklerinizi bir anda sizin benliğinizde biçimleyen, neye yaradığını, içdenizlerinizde ne gibi tayflar açtığını görebilmeniz için böylesi bir buluşma kaçınılmaz gelir bana. İşte o gidiş/bağlılık bunun için anlamlı, unutulmaz/kopulmazdır. Özcesi bir ustadan el almak gibi bir şeydir. Beni o kıyıya, yani çağımızın çağdaşı romancıları/yazarları okuma çizgisine getirenin ne olduğunu düşündüğümde; arka planda ‘okuma eğitimi’nin olduğunu gözlerim. Halamdan dinlediğim masallar, babamın anlattığı hikâyelerle bilincimde yer eden ‘hikâye’/ ‘anlatı’ kavramı, bir adım sonrasında masal/hikâye kitapları, romanlarla buluşturmuştu beni. Binbir Gece Masalları, Kelile ve Dimne ile bir arada Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Erzurumlu Emrah’ı okumuştum. Annemin amcası İbrahim dedemin okuyup anlattığı Kısas-ı Enbiya, Sadi’nin Bostan ile Gülistan’ı başka bir sesti. Ki; dönüp Molla Cami’yi, Feridüddin-i Attar’ı, Mevlânâ’yı keşfetmemde o sesin etkisi vardır. İçli, duygulu, aşkın bir okuma yolculuğuna girmemde bunların etkisi vardı elbette. Ama İstanbul’dan çıkıp gelen dayımın kitaplarına kavuşmam başka bir ‘cennet’ti bana. Jack London’un Martin Eden’ini elime aldığımda artık okuma uğraşının dışına taşmış, yazarı/yazarlığın ne olduğunu gözlemiştim. Orada ilerlerken işte Knut Hamsun, yapıtlarının gölgesini düşürmüştü masama. Steinbeck, Hemingway, Dostoyevski, Gorki, Çehov ve Gogol’le buluşmam bambaşka bir seyir açacaktı önümde. Hele eşikte beni bekleyen Montaigne; duygu ve akıl yolculuğumda yaşam kitabım olabilecek bir kitabı getirip önüme ... Devamı

26 01 2007

Masalların Masalı / Nazım Hikmet

Su basında durmuşuz, çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor, çınarla benim. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana. Su basında durmuşuz, çınarla ben, bir de kedi. Suda suretimiz çıkıyor, çınarla benim, bir de kedinin. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana, bir de kediye. Su basında durmuşuz, çınar, ben, kedi, bir de güneş. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, bir de günesin. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, bir de güneşe. Su basında durmuşuz, çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze. Su basında durmuşuz. Önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim, kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak; sonra o da gidecek... Su basında durmuşuz. Su serin, Çınar ulu, Ben şiir yazıyorum. Kedi uyukluyor Güneş sıcak. Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.. Devamı

26 01 2007

Atatürk'ten Son Mektup

ATATÜRK TEN SON MEKTUP                                            Halim YAĞCIOĞLU   #news_content a{ color: #0000FF; } Siz beni halâ anlayamadınız . Ve anlamayacaksınız çağlarca da... Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz. Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz . Mustafa Kemâl'i anlamak bu değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil. Bırakın o altın yaprağı artık, bırakın rahat etsin anılarda şehitler. Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin. Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ? Mustafa Kemâl'i anlamak yerinde saymak değil. Mustafa Kemâl'in ülküsü, sadece söz değil. Bana, muştular getirin bir daha, uygar uluslara eşit yeni buluşlardan.. Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ? Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ? Mustafa Kemâl'i anlamak avunmak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil. Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda, halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz . Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın ! Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların.. Mustafa Kemâl'i anlamak gözboyamak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.. Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ; laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil. Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar.. Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar... Mustafa Kemâl'i anlamak ağlamak değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil. Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü.. Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş, birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken. Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ? Mustafa Kemâl'i anlamak itişmek değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil. Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla. Bilime, sanata varılmaz rez... Devamı

26 01 2007

"İlk roman"ınız Everest'ten çıksın

  Everest Yayınları, geçen yıl düzenlediği Everest Yayınları İlk Roman Yarışması’nın ikincisini düzenliyor. NTV-MSNBC Güncelleme: 16:34 TSİ 10 Ocak 2007   EVEREST YAYINLARI “İLK ROMAN” YARIŞMASIKATILIM KOŞULLARI Everest Yayınları, Türk Edebiyatı’na yeni yazarlar kazandırmak amacıyla 2006 yılından başlayarak her yıl bir roman ödülü verecektir. Daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış yazarların ilk romanlarıyla katılabilecekleri yarışmada yaş sınırı yoktur. Yarışmaya gönderilecek roman dosyaları bilgisayarda yazılmış, A4 boyutunda dosya kâğıdına 12 puntoyla 6 nüsha çoğaltılmış olmalıdır. Bu standart dışında kalan dosyalar değerlendirilmeyecektir. Ayrıca her nüshaya, romanın CD veya disket kopyası eklenmelidir. Yarışmaya katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşamöykülerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 53 Cağaloğlu-İstanbul adresine APS, kargo veya kurye ile göndermeleri gerekmektedir. Yarışmaya son katılma tarihi 31 Mayıs 2007’dir. Yarışma sonucu 2007 Eylülü’nde basın yoluyla açıklanacaktır. Ödülü alan roman dosyası Ekim ayı içinde Everest Yayınları’nca kitaplaştırılacaktır. Ödül tutarı 3.000 YTL’dir. (Bu tutar, romanın ilk baskısının telifidir.) Seçici Kurul; Latife Tekin, Semih Gümüş, Oya Baydar, Hasan Ali Toptaş ve Cemil Kavukçu’dan oluşmaktadır. Yarışmaya gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir.   Everest’in 2006'daki ‘İlk Roman’ ödülleri Everest Yayınları’nın “gizli romancılar”a şans tanımak ve Türk Edebiyatı’na yeni isimler kazandırmak amacıyla bu yıl ilk kez düzenlediği Everest Yayınları İlk Roman Yarışması’nın sonuçları belli oldu. NTV-MSNBC Güncelleme: 11:12 TSİ 14 Eylül 2006   Seçici Kurul, ödülün Tarkan Barlas’ın ‘Lanetli Oda’ ile Güldem Şahan’ın ‘... Devamı

26 01 2007

'Karadeniz’in son gezisi...

'Karadeniz’in son gezisi...Türkiye’yi uluslararası alanda tanıtmak amacıyla '20’li yıllarda Avrupa’daki limanları dolaşan Karadeniz gemisi, bir sergi ve belgeselle ölümsüzleşti... 6 Ocak 2007 Cumartesi Aslı Onat Türkiye’nin uluslararası takvim ve saat uygulamasına geçtiği, Medeni Kanun’un kabul edildiği yıl olarak önemli bir yere sahip olan 1926, aynı zamanda ülke tanıtımı için yapılan bir atılımla da hatırlanıyor: Karadeniz gemisinin Avrupa ülkelerine yaptığı yolculuk. Türk toplumunun cumhuriyet dönemindeki yeni kimliğini Avrupa devletlerine tanıtmak amacıyla, Atatürk’ün 'kültür elçiliği’yle görevlendirdiği Karadeniz gemisi, 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan hareket etti. 12 ülke gezdi Gemide oluşturulan satış dairesine Kütahya çinileri, halıları, işlemeler, antikalar yerleştirildi. Gemide Riyaset - i Cumhur Orkestrası’nın konserlerinin yanı sıra 16 tane balo düzenlendi. Karadeniz, 12 Avrupa ülkesinde uğradığı Londra, Helsinki, Marsilya gibi durakların ardından yolculuğunu 5 Eylül 1926’da İstanbul’da noktaladı. Gittiği tüm limanlarda büyük ilgi gördü ve pek çok ziyaretçiyi ağırladı. Karadeniz’in 2. kaptanı Süreyya Gürsu’nun kaydettiği bilgilere göre, gemiyi toplam 65 bin kişinin ziyaret ettiği tahmin ediliyor. Karadeniz gemisinin öyküsü, ortak bir uluslararası çalışma niteliğindeki “Ulusu Tasarlamak: 1920’ler ve 1930’larda Avrupa Devletleri” adlı sergiyle ve “Seyr - i Türkiye” adlı belgeselle ölümsüzleştirildi. 20 Mart 2007’ye kadar Osmanlı Bankası Müzesi’nde görülebilecek sergide Türkiye’nin yanı sıra çeşitli ülkelerdeki kurumlardan alınmış olan görsel malzemeler bulunuyor. O dönemi anlatan kısa giriş filminin yanı sıra, 120’nin üzerinde fotoğraf ve 10 dokümanter filmin fragmanı da izlenebiliyor.“İnşa Etmek”, “Kutlamak” ve “Dönüştürmek” olmak... Devamı

26 01 2007

Cemal Süreya’nın İzindeler

Cemal Süreya’nın izindeler2006 Cemal Süreya Ödülü’ne değer görülen şairler Erol Özyiğit ve Kaan Koç, Milliyet’in sorularını yanıtladı. Kaan Koç, Cemal Süreya için, “Sıkıntılı anlarımda sığındığım şair” diyor 18 Ocak 2007 Perşembe Sema Aslan Aydın Hatipoğlu, Enver Ercan, Haydar Ergülen, Mustafa Öneş ve Refik Durbaş’tan oluşan seçici kurul, Şiir Kitabı dalında “Acemi Irmak” kitabıyla Erol Özyiğit’i, Şiir Dosyası dalında ise “Çok Tanrılı Sular” isimli dosyasıyla Kaan Koç’u 2006 Cemal Süreya Ödülü’ne değer buldu. Törenin hemen ardından ödüllü iki şair, Erol Özyiğit ve Kaan Koç’la buluştuk; Özyiğit, Şirinevler’deki marketinden, Koç da Kocaeli’nden, üniversiteden çıkıp geldiler söyleşiye.1972 Malatya doğumlu olan Erol Özyiğit, 2 yıl öncesine kadar kitapçılık yapıyormuş, ancak iflas etmiş. Şimdi, Şirinevler’de bir market işletiyor. Ama uygun bir yer bulursa ilk iş, hayalindeki şiir evini açacak. Şiiri, yaşamının odağına koymuş. “Erol Özyiğit, eşittir şiir!” diyecek kadar tutkunu şiirin. Liseden sonra pek çok iş yapmış, ama kitapçılığa dönmeye kararlı; “Nokta değil, virgül koydum kitapçılığa” diyor. Şiirle ilişkisi ailesinin yönlendirmesiyle daha okuma yazma öğrenmeden başlamış: “Evimizde kırmızı kapaklı bir şiir defteri vardı. Annemle babam, okuyup sevdikleri şiirleri bu deftere yazmıştı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra evdeki masanın altına girip defterdeki kimi şiirleri kopya ederdim; sonra da arkadaşlarıma hava atardım, 'Bu şiirleri ben yazdım’ diye.” Evinde iddialı bir şiir kitaplığı olduğunu söylüyor Özyiğit. “1900’lü yıllardan günümüze, pek çok şiir kitabı mevcut bende. Aralarında imzalı olanlar da var.” Yaklaşık 2 bin 500 kitaptan oluşan bu kitaplık içinde Orhan Veli’nin 1949 tarihli “Şiir Antolojisi”ni özellikle  önemsiyor Özyiğit: “Orhan Veli, gal... Devamı

26 01 2007

‘Çocuk’ Romanları Rıfat Ilgaz’a!

‘Çocuk’ romanları Rıfat Ilgaz’a! Çınar Yayınları tarafından Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ Yarışması düzenlendi. NTV-MSNBC Güncelleme: 15:05 TSİ 27 Ekim 2006 İSTANBUL - Yarışmanın amacı, “edebiyat çınarı” Rıfat Ilgaz’ın, Türk Edebiyatı’na verdiği emeği, sanatçı kimliğini, özellikle çocuk-edebiyat etkileşimindeki temel sanatsal önceliklerini gelecek kuşaklara tanıtabilmek.  DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ • Liseli 'Hababam'lar aranıyor • Birileri'nden "Aydın mısın?" sorusu Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ Yarışması’na gönderilecek dosyaların 6 eşlem (nüsha) olarak düzenlenmesi ve 1 Nisan 2007 tarihine kadar “Başvuru Adresine” teslim edilmesi gerekiyor. Dosyalar iade edilmeyecek. Seçici Kurul tarafından birinciliğe değer bulunan dosya, Çınar Yayınları tarafından yayımlanacak ve yazarına telif ücreti ödenecek.‘YAPITLARDA ARANACAK TEMEL ÖLÇÜTLER’ Dil ve anlatımın, çocuğun dil evrenine uygunluğu Dil ve anlatımın Türkçenin anlatım olanaklarını yansıtmadaki başarısı Dilsel kurgunun yazınsal özgünlüğü Dilsel kurgunun düzeye uygunluğu (12 - 18 yaş) Dilsel kurgunun çocuğun düş kurmasına, düşünme sorumluluğu üstlenmesine katkısı Kurgunun çocuğun eğlenmesine katkısı Kurgudaki merak öğelerinin okuma isteği uyandırmadaki etkisi Olay dizisindeki çatışmaların çocuk gerçekliğine uygunluğu Olay / olayların geçtiği çevrenin çocuğun yaşama kültürüne katkısı Kahramanın/kahramanların bir/birer özdeşim öğesi olarak niteliği Kurgunun yapılandırılmasındaki başarı/başarısızlık (konunun yapılandırılmasını zayıflatan abartılmış merak, rastlantısallık, duygusallık vb. öğelerin yokluğu/varlığı) Kitabın bir bütün olarak çocuğa göreliği.Seçici Kurul Prof. Dr. Sedat Sever Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün Y.Doç.Dr. Necdet NeydimDr. Kemal AteşZekeriya KayaDüzenleme KuruluProf. Dr. Bahri GökçebaySevgi ÖzelNilgün IlgazKadir İncesuBaşvuru Adres... Devamı