25 07 2011

Türkiye Cumhuriyetini Oluşturan Temel Dinamikler

Türkiye Cumhuriyetini Oluşturan Temel Dinamikler PDF Yazdır E-posta

 

                                                                                       Prof. Dr. Sina AKŞİN  

Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda temel rolü olan dört dinamik, dört etken olduğunu düşünüyorum. Bu, şu anlama geliyor: Türkiye’ye ilişkin çözümlemeler yaparken bu dört etkeni hesaba katmak gerekir. Katmazsak, Türkiye tarihindeki herhangi bir olayı, gelişmeyi anlamamız zorlaşır. Belki de doğru dürüst anlayamayız. Olup bitenleri dört etkenin çerçevesi içine yerleştirirsek doğru çözümlemelere, doğru yargılara daha kolay ulaşabiliriz.

 

Birinci Etken:Türkiye Cumhuriyeti bir iç savaş kazanılarak kuruldu. Herkes I. Dünya Savaşının sonunda Türkiye’nin dört bir yandan saldırıya, istilaya uğradığını bilir. Güneydoğuda önce İngilizlerin, sonra Fransızların istilası söz konusuydu. Doğuda Ermeni ve Gürcüler Türkiye topraklarını işgal etmişlerdi. İstanbul ve Boğazlar İngiliz- Fransız- İtalyan işgali altındaydı. Batı Anadolu ve Doğu Trakya bir Yunan istilasına uğramıştı. Bağımsız bir Türkiye’nin kurulabilmesi için istila ve saldırıların son bulması gerekiyordu. Bilindiği gibi bu iş parlak bir biçimde Yunanlıların ağır bir yenilgiye uğratılmasıyla sonuçlandırıldı. Bu olduktan kısa bir süre sonra İtilafın İstanbul ve Boğazlardaki işgali de kendiliğinden son buldu. Çünkü onlar zaten Yunan istilası sayesinde İstanbul ve Boğazlarda kalabiliyorlardı.

 

Bunlar hep bilinir ve söylenir, yazılır. Ama kimi kez unutulan, göz ardı edilen ya da yeterince önemsenmeyen bir başka savaşım daha cereyan etmekteydi. O da Padişah Vahdettin’in Atatürk ve arkadaşlarının önderliğindeki Kuva-yı Milliye’ye karşı yürüttüğü iç savaştı. İç savaş Ali Galip komplosuyla başladı. Vahdettin’in ilk hamlesiydi bu. Harput Valisi Ali Galip İngilizler ve kimi Kürtçülerden de destek alarak Sivas Kongresini apansız basıp kongre mensuplarını tutuklayacaktı. Ankara Valisi Muhittin Paşa da destek olmak üzere Sivas’a yürümekteydi. Fakat baskın Sivas’ta Mustafa Kemal tarafından öğrenildi ve boşa çıkartıldı.

 

Ardından Marmara bölgesinde, Biga merkez olmak üzere Anzavur’un başlattığı silahlı hareketi görüyoruz. Aznavur geniş alanlara egemen olabilmişti. Sonra Düzce – Bolu ayaklanması var. Adapazarı ve Ankara’nın bir ilçesi olan Beypazarı’na değin yayılabildi. Yozgat’ta Çapanoğlu, Konya’da Delibaşı var. Bu yerlere dikkat edilirse, hareketin Ankara’yı çepeçevre kuşatmak üzere yürütüldüğü anlaşılır. Son olarak Vahdettin’in kurduğu özel bir orduyu, Kuva-yı İnzibatiye’yi (buna Hilafet Ordusu da deniyordu) görüyoruz. Paralı askerlerden oluşan bu kuvvetin görevi Kuva-yı Milliye’yi ortadan kaldırmaktı. İzmit’te üslenmişti.

 

Sivas Kongresinde olduğu gibi önce gizli yürütülen iç savaş, sonra resmî olmayarak sürdü. 4 Nisan 1920’de ise Damat Ferit hükümetinin kurulmasıyla resmen ilan edilen, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendinin fetvasıyla desteklenen bir iç savaşa dönüştü.

 

Öyle anlaşılıyor ki Vahdettin, Meşrutiyeti, yani demokrasiyi getiren İttihat ve Terakkinin (İT) I. Dünya Savaşının sonunda kongre yaparak kendini dağıtmış olmasından cesaret almıştı. İT artık hem yoktu, hem de başlıca önderleri yurtdışına kaçtılar. Üstelik, İstanbul’u işgal eden İtilaf devletleri de İT’ye düşmandılar. Bu durumda Vahdettin Meşrutiyeti kaldırmak, yerine mutlakiyeti getirmek işine girişti. Mebusan Meclisini dağıttı, yenisini oluşturacak seçimleri yaptırmadı.

 

Ne var ki, ülkeyi işgal eden düşmana karşı gelişen ulusal savaşım meşrutiyetçi bir nitelikteydi. Nitekim Erzurum Kongresi Hürriyetin ilanı yıldönümünde toplanmak için büyük özen gösterdi, aldığı kararlarda da seçimlerin yapılmasını, Mebusan Meclisinin toplanmasını istedi. Ardından toplanan ve ulusal ölçekte olan Sivas Kongresi de aynı talebi benimsedi. İşte bunun için Vahdettin Milli Mücadeleye düşmen oldu, bunun için iç savaş başlattı.

 

Bir hükümdar ülkesini meşrutiyetle yönetmeye razı olur, başka bir hükümdar buna razı olmaz, mutlakiyetle yönetmek için çabalar. Hatta bu uğurda silahlı mücadeleye, yani iç savaş çıkarmaya kalkışabilir. Siyasal meşrebimize göre böyle bir şeyi olumlayabilir ya da kınayabiliriz. Ama vatan ihaneti pek söz konusu olmayabilir. Ya da tartışmaya açık bir durumdur diyelim. Fakat Vahdettin’in durumunda bir özellik var. O, bu işe ülke düşman tarafından istila edilirken girişti. Dolayısıyla, düşmandan yana bir uğraş içine girmiş oluyordu. Düşman yurt topraklarında ilerlerken, ümmet-i Muhammet-i kesip biçerken bir kardeş kavgası başlatmak ve sonuna kadar sürdürmek vatan ihanetinin “dik alasıdır.”

 

İç savaşın olmadığı güney ve güneydoğu Anadolu’da Kuva-yı Milliye harikalar yarattı, Fransızlara kök söktürdü. Oysa iç savaş yüzünden Yunan ordusu Kuva-yı Milliye ve nizamî güçleri iskambil kâğıdı gibi dağıttı, çok kısa zamanda Bursa’yı ele geçirdi. Bir ölüm-kalım mücadelesi olan Sakarya Meydan Muharebesinde Yunanistan’ın asker sayısı 120.000 iken, nüfusça çok daha kalabalık olan ama çok yakın zamanda bir kardeş kavgası yaşamış olan bizler ancak 96.000 asker çıkarabildik. Ama onların 3780 subayına karşılık bizim 5401 subayımız vardı. Bu da aydınlarımızın yurtları için kendilerini nasıl feda ettiklerinin parlak bir örneğidir.

 

Birinci etken neden önemlidir? Çünkü vatana ihanet, saltanatı ve halifeliği kaldırmanın, Atatürk Devriminin köktenciliğinin önemli bir gerekçesi olmaktadır. Çünkü padişahın başkanı olduğu feodallik- şeyhlik ve ağalık-orta çağ düzeninin siyasal çıkarları için ihanet derecesine varıncaya değin dış güçlerle işbirliği yapabileceğini bize gösteriyor.

 

İkinci Etken: Bu Sevr Antlaşmasıdır. İtilafın İstanbul Hükümetine 10 Ağustos 1920 tarihinde zorla imzalattığı bu Antlaşma kısaca şu anlama geliyordu: Sizi Rumeli’den kovduk, şimdi Anadolu’dan da kovuyoruz. Atatürk Nutuk’ta Sevr’in yüzyıllarca Türklere karşı yürütülmüş bir suikastın son noktası olarak düşünüldüğünü söyler. Sevr taslağını 11 Mayıs 1920’de Paris’te teslim alan Tevfik Paşa, bunu inceledikten sonra şöyle bir değerlendirme iletti: bu antlaşma bağımsızlık bırakmadığı gibi, devlet de bırakmıyor.

 

Sevr Antlaşması neden bu denli korkunçtur? Çünkü Osmanlı Devletini “kurbanlık koyun” durumuna düşürüyordu. Silahlı kuvvet olarak 50.700 kişilik bir kuvvete izin veriyordu. Böyle küçük bir kuvvet ancak jandarma kuvveti olarak nitelenebilir. Tank, ağır topçu olmayacaktı. İçinde yabancı subaylar olacaktı. Hava kuvvetleri, donanma olmayacaktı. Kısaca, ordu olmayacaktır.

 

 

Osmanlının maliyesi de olmayacaktı, çünkü bütçe, vergi yasaları yapmak, uygulamaları denetlemek yetkileri Maliye Komisyonu denen bir kurula verilmişti. Komisyonda bir Fransız, bir İtalyan, bir İngiliz bulunacaktı. Bir de Osmanlı üye olacaktı ama oy sahibi değildi. Demek ki Osmanlının ordusu ve maliyesi olmayacaktı.

 

Sevr’e göre Ege Bölgesi Yunanistan’a Kuzeydoğu Anadolu Ermenistan’a veriliyordu. Bir de İtalyanlara Antalya ve İç Anadolu’dan İç Ege ve Marmaraya değin uzanan bir “nüfuz bölgesi” tanınmıştı. Fransızların nüfuz bölgesi Çukurova’dan, Güneydoğu Anadolu’dan başlıyor, kuzeyde Tokat’a kadar uzanıyordu. Sanırım İtalyanlar nüfuz bölgelerini ileride Yunanistan olacak biçimde hazırlayacaklar, Fransızlar ise bölgelerini Ermenistan’a katılmak için hazırlayacaklardı. Bu nüfuz bölgeleri Yunanistan ve Ermenistan’a eklendikten sonra, kendilerini hazır gördükleri anda bu iki devlet kalan küçücük Osmanlı Devletinin üstüne çullanıp işini bitirebilirlerdi. Nasıl olsa ordusu ve maliyesi yoktu, kurbanlık koyundu. Böylece Anadolu Yunanistan ve Ermenistan olacak, Batılıların ideali olan 1071 öncesine dönülmüş olacaktı.

 

Peki, İtilaf 433 maddelik bir antlaşma hazırlamak yerine, bu işi kestirmeden çözemez miydi? Bu devletler akıllı olduklarından, herhalde Türklerin can havliyle son bir mücadeleye girmesini istemiyorlardı. Ayrıca Yunanistan ve Ermenistan’ın “sindirim yeteneği” gelişmeden, güçlenmeden bu işi hemen çözmek olanaksızdı.

 

Bütün bu süreç yalnızca Batıdaki Türk devleti Osmanlıyı sonlandırmakla kalmayacaktı, Türklerin ve bu arada Türk olmayan Müslümanların şu ya da bu yöntemlerle “etnik temizliğe” uğramalarına, yani yok edilmelerine yol açacaktı. Çünkü maalesef bu batılılar geçmişlerinde İskender ve Roma İmparatorluğu gibi cihan imparatorluğu örnekleri bulunduğu halde, çağımızda etnosantrikliğe saplanmışlardır. Yani genellikle başkalarıyla birlikte yaşama yetenekleri sınırlıdır. Araplar İspanya’da sekiz yüzyıl kaldıkları halde, bugün orada bir tek Arap mahallesi, bir tek Arap köyü kalmamıştır. Sicilya’da da aynı şey oldu. Batılılardan “ders” aldıkları için olacak, Balkan halkları da Osmanlı egemenliği sona erdiğinde artık Türklerle (Müslümanlarla) birlikte yaşamak istememişlerdir.

 

Böylece etnik temizliğe uğrayan Türklerden pek çoğu durumu anlayıp Anadolu’ya göç etmişler ve burada rahat yaşayabileceklerini sanmışlardır. Oysa Sevr Antlaşması bunun olanaksız olduğunu gösteriyordu. Bu durum Türklerde bir “Sevr şoku” ya da “Sevr travması” yarattı. Çünkü “bu kadarını” düşünmemişlerdi. (Başka yerde Türklerin neden gafil yakalanmış olduklarını açıklamış bulunuyorum.1)

 

Ama Atatürk’ün önderliğinde Türkler Milli Mücadeleye giriştiler ve Büyük Zafer sayesinde Lozan’ı elde ettiler. İtilaf Lozan’ı imzalamak zorunda kaldı, ama Batı Sevr’de çizdiği hedeflerden vaz mı geçti, yoksa yalnızca erteledi mi? Öyle ya, bunlar dünyanın en zengin, en güçlü, en akıllı insanları. Yüzyıllarca güttükleri bir hedefi bir aksilik oldu diye terk etmediler mi?

 

Terk etmemiş olabileceklerin bir işareti Batılıların ve onların adamı olan İkinci Cumhuriyetçilerimizin “acaba Sevr hortluyor mu?” kaygılarının dile getirilmesine gösterdikleri tepki olabilir. Çok sinirleniyorlar ve bunu “Sevr paranoyası” diye niteliyorlar. Yani bu düşüncede olanları akıl hastalığı ile suçluyorlar. Oysa Sevr diye tarihsel, resmi bir belge var. Hepsinin imzaları var. Bu, dedikodu değil.

 

İkinci etken neden önemlidir? Çünkü Sevr batı ile ilişkilerde onların, bugün de bizim için halisane olmayan niyetleri olabileceğini gösteren bir belgedir. Sevr travması Türklerin davranışlarını çok etkilemiş ve etkileyecektir.

 

Üçüncü Etken: Bu, Atatürk Devrimidir. Sevr travmasının doğrudan sonucudur. Ona bir yanıttır. Atatürk’ün Devrimini yaparken güttüğü amaç, Türklerin karşısına bir daha Sevr’in çıkarılmamamsını sağlamak, Lozan’ı sürekli kılmaktı. Bu nasıl olabilirdi? Ancak Türkler her alanda –askeri, teknolojik, iktisadi, ekinsel, bilimsel, eğitsel gibi – onlar kadar ya da onlardan güçlü olurlarsa, bir daha böyle bir durumla karşılaşmazlardı. Toplumbilimsel bir anlayışla, bu, feodal-şeyhlik ve ağalık- orta çağ düzeninden kapitalist- aydınlanmacı- demokratik bir düzene geçmek demekti. Her anlamda toplumsal, topyekün bir devrim.

 

Atatürk Devrimi böyle yaşamsal bir gereksinmenin sonucudur. Şıklık, hoşluk ya da gericilerin ileri sürdükleri gibi, züppelik olsun diye yapılmadı. Atatürk Devrimi Türklerin gelecekte Doğu Trakya ve Anadolu’da güven ve huzur içinde oturabilmelerinin reçetesidir.

 

Atatürk Devriminin ne olduğunu kısaca hatırlayalım. Felsefi bakımdan bir aydınlanma hareketidir. Orta çağa, onun dogmatizmine karşıdır. İktisadi- toplumsal bakımdan bir kalkınma modeli sunmaktadır: bütünsel ya da topyekün kalkınma. Tam bir seferberlik. Akla gelen her alanda kalkınılacaktır – hukuk, spor, tiyatro, kadın hakları, elektrik üretimi v.b… İdeolojik-siyasal program bakımından da Altıok. Altok, içinden seçme yapılabilecek bir demet değildir. Atatürkçüyüm diyen bir insan bunların altısına birden dört elle sarılmak durumundadır. Dört elle sarılmak devrimcili ilkesinin gereğidir. Ben laikliği yeğliyorum, be milliyetçiliği yeğliyorum, ben devletçiliği yeğliyorum…Bu, Atatürkçülük değildir. Başka bir şeydir.

 

Üçüncü etken önemlidir, çünkü Türkiye’nin kurtuluş yolu, umududur. Bugün için umuttur, geçmişte ise Türkiye’yi 1919’dan 1950’ye getirmiş olan somut, görkemli, muzaffer bir devrim ve uygulamadır.

 

Dördüncü Etken: Karşıdevrimdir. Devrimin olduğu yerde karşıdevrimin olması doğaldır. Karşıdevrim, yani feodallik - şeyhlik ve ağalık – orta çağ düzeni 1940’larda iyice zayıflamaya yüz tutmuşken, İsmet İnönü’nün 1945’te zamansız olarak çok-partili hayata geçiş kararıyla birlikte büyük bir canlanma yaşadı.1950’de iktidara geldi. Ve ondan sonra da istisnasız bütün seçimleri kazandı. İsmet İnönü, Ecevit gibi başbakanlar olduysa da TBMM her zaman onun denetiminde kaldı.

 

Karşıdevrim iktidar mücadelesini başarıya ulaştırmak için dört şey yaptı:

 

1951’de Halkevlerini, 1954’te Köy Enstitülerini kapattı, öğretmenliği ikinci sınıf meslek haline getirdi, Necmettin Erbakan’ın daha sonra “arka bahçemiz” diye tanımlayacağı imam-hatip okulları açmaya başladı. Böylece Atatürk Devriminden geriye dönülmediyse de Devrim durduruldu, donduruldu. Onun için bu döneme Kısmi Karşıdevrim dönemi diyoruz. Atatürkçüler tedirgin olmasınlar diye hızlı bir tören Atatürkçülüğü yürütüldü. Anıt-Kabir’in yapımı bitirildi, para ve pullarda Atatürk resmi geri geldi, Cumhuriyetin yıldönümleri, 23 Nisan, 19 Mayıslar tantanalı bir biçimde kutlandı, 10 Kasımlarda büyük yaslar tutuldu. CHP bu olan bitenlere seyirci kaldı. Zaten 1946-1950 dönemi de bazı bakımdan Kısmi Karşıdevrime bir hazırlık niteliğindeydi.

 

O gün bugün bir de kavram karışıklığı yaşandı. Demokrasi çok- partili dizge ile özdeşleştirildi. Oysa demokrasi eşitlik ve özgürlüğü gerçekleştirmeye çalışan siyasal toplumsal bir düzendir. Çok – partili dizge ise birden çok partinin, az çok bir basın özgürlüğünün, dürüst, seçimlerin varolduğu ve seçim sonuçlarında kilitlenen bir mekanizmadır. Seçim sonuçları eşitlik ve özgürlüğe hizmet eder nitelikteyse, demokratik bir sonuçtan söz edebiliriz. Seçimle iktidara gelenler Hitler gibi adamlarsa, ya da orta çağcı adamlarsa sonucun demokratik olduğundan, eşitlik ve özgürlüğe hizmet edilmiş olduğundan söz edemeyiz. Örneğin, tek parti dönemi olmasına karşın, Atatürk döneminin bugünkünden daha demokratik olduğunu düşünüyorum.2

 

Bütün seçimlerin Kısmi Karşıdevrinciler tarafından kazanıldığını söylemiştim. Gerçekten de, patilerin, önderlerin adları değişse de Kısmi Karşıdevrim siyasetleri 1950’den günümüze dek büyük tutarlılıkla sürdürüldü. 1990’larda Karşıdevrimci birikimin çoğalmasıyla birlikte yeni bir gelişmeye tanık oluyoruz. Artık seçimleri Kısmi Karşıdevrimciler değil, Tam Karşıdevrimciler kazanmaya başladı. Bunlar şeriatçı olan Necmettin Erbakan ve öğrencilerinin partileriydi. Niyetlerini henüz apaçık koymasalar da, zaman zaman söylediklerinden, yaptıklarından Anayasa Mahkemesi partilerini şeriatçı diye mahkum etmekte, kapatmakta fazla zorluk çekmemektedir.

 

Tam Karşıdevrim demek, Türkiye’yi İran gibi bir şeriat diktatörlüğüne dönüştürmek demektir. Bugün artık bu yöne gidip gitmeyeceğimiz açıkça tartışılmaktadır. İlginçtir ki Tören Atatürkçülüğü de büyün hızıyla - şimdilik - devam etmektedir. Herhalde Atatürkçüleri uyutmak için…

 

Dördüncü etken önemlidir çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin iki çok farklı döneme ayrıldığını belli etmektedir. Bir yanda 1919’dan 1950’ye değin sürmüş olan Atatürk Devrimi Dönemi, öbür yanda 1950’den bu yana sürmüş olan Kısmi Karşıdevrim Dönemi. Önemlidir, çünkü Türkiye’deki iktidar mücadelesinde temel çelişkiyi bize göstermektedir. O da Atatürk Devrimi ile Karşıdevrim ya da Atatürkçülerle Karşıdevrimciler arasındaki çelişkidir. Demek ki solda soysal demokrasi, demokratik sol, sosyalizm, komünizm gibi hareketler, Atatürkçülüğün dışında kaldıkları ölçüde marjinal, ilgisiz hareketler sayılabilir. Son çözümlemede sağda milli görüşçüler ve demokrat, adalet, anavatan vb. partilerin aralarındaki farklarında çok önemli olmadığını, sonuçta bunların Karşıdevrim rayına oturmuş hareketler olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, çağcıl görünen İkinci Cumhuriyetçilerin Karşıdevrimin hizmetinde olduklarına pek kuşku olmasa gerek.

 

Genel bir sonuç çıkarmak gerekirse, sözü edilen etkenler Türkiye’nin durumunu açıklamak bakımından yararlıdır. İç savaş etkenine baktığımızda, Karşıdevrimin kendi davaları uğrunda ne denli ileri gidebileceğini gösterir. Sevr Antlaşması Batının Türkiye için öngörmüş olduğu ve muhtemelen öngörmeye devam ettiği hedefleri gösteren bir belgedir. Atatürk Devrimi Türkiye’nin çok ağır dış tehditler karşısında güven içinde olabilmesi için izlemesi gereken yolu, programı göstermek bakımından önemlidir. Karşıdevrim ise Türkiye’yi bu yol ve programdan alıkoymak, dolayısıyla varlığımızı tehlikeye düşürecek sürece işaret ediyor. Türkiye 1950’den bugüne dek bu sürecin baskısı altındadır. Dipnotlar:
  1. S.Akşin, “Sancılı Öykü: AB ve Türkiye”, Prof.Dr.Bülent Tanör Armağanı (haz.Mehmet Ö.Alkan)
( İstanbul, Oğlak Y., 2006
  1. S. Akşin, “Atatürk Döneminde Demokrasi”, Atatürkçü Partiyi Kurmanın Sırası Geldi
( Ank., İmaj Y., 2002)            “Sırtımızdaki Yarım Yüzyılık Kambur”, Yakın Tarihimizi Sorgulamak (Ank., Arkadaş Y.,2006)

 

< ÖncekiSonraki >
 

 

166
0
0
Yorum Yaz